Yaralı Yazılar
TEMMUZ Sayı: 27 - Aralık 2018

“Yoksulun evi uzaktadır, kimseler görmez. Yoksulun sesi kısılmıştır, kimseler duymaz. Yoksulun yüzü soğuktur, kimseler bakmaz; bakan olsa da başını çevirip gider.”

Mustafa Kutlu, Rüzgârlı Pazar

Bir hüzündür yaşamak, sırrı gözlerde saklı. Ağlayabilseydik anlayabilirdik onu. Düğümlenmiş acılar yumağıdır boğazımızda; çözebilseydik bir boynu, su yürürdü kalbimizin çatlaklarına.

Düşleri vurulmuş yaşamlar inliyor pencereleri şeffaf evlerde. Gözleri uzaklara asılı bir kadın dövünüyor yazgısından şikâyetle. İç odalara konuk oluyor sert yüzüyle karayel. Yalnız ve yoksul ayrılıklar, unutulmuşluğumuzu kaynatıyor bir Ömer beklentisine.

Denizlerin yükü gün gün ağırlaşıyor. Hiç bu kadar acı taşımamıştı Akdeniz! Çölün, kum tepelerini böyle çaresiz savuruşuna tanık olunmamıştı. Muhacir kampları; güneşe dargın, bulutlara küs, rüzgârın serinliğine kayıtsız. Kendine yabancı yetim çığlıkları çoğalıyor. Sessiz elemler, kırık sırçalar bölüşülüyor sofralarda.

Adımların yetim sofralarına ayarlı saatlerinde, telaşlı koşuşturmalar görülür; bütün sözler tutuk, tasarlanmış tüm cümleler eksiltilidir. El dolaşır, ayak karışır; her şey, bir şeye eklenir; orda kalır, çıkamaz yerinden. Bu halde; mahcuptur, kırılgandır, tutsaktır insan kendinde. Ürkek bakışlarını gezdirir ırmak boylarında. Kendine yeni pencereler açamaz; bir türlü erişemez kendi geçekliğine; araları kapatıp boşluksuz konuşamaz. Kopar sayfalar, dikiş tutmaz sözcükler savrulur kitaplardan. Ağaçların yaprakları dökülür istemsiz. Yerinde bulamazsın hiçbir şeyi. Yollar tutulur, ağır uykulara dalar yorgun evler. Resimler, mesajlar, anılar eşlik eder dinlediğimiz türkülere. Sabırla beklenir gecenin ağrılarından kurtulması.

Kalbi gibi yüzü de kara kentlerin meydanlarında dönenip duruyoruz. Başımızı kaldırıp gözlerine bakamıyoruz hiçbir ananın. Örtüsü yok kentlerin. Kan sızıyor sokaklarından. Her yan irin, her yan kusmuk kentte. Bir annenin bakışları asılı kalmış torunun gözlerinde. Bir taş düşüyor kubbeden; aynı saftaki kardeşini aldatıyor biri, küçük bir hesaptan. Tüketmenin türlü yolları sarmış ekranları. Cumanın hayrı, zikre koşarak değil; alışveriş merkezlerinin kapısından deriliyor. İnsanlar, izinsiz giremiyor sitelerimize. Steril evlerimiz gün gün daralıyor kardeşlerimize. Dargın bize dualar; oturulan tüm sofralarımızda. Kızıl bir kâbustur üzerimize çöken, lekeli yağmurlarda.

Ekini yok edenler de, neslimize pusu kuranlar da eşiklerimizde eğleniyor. Toprağımıza acının tohumlarıyla ihanet ve nefrete sırtını dayamış öfkenin tohumları da ekiliyor. Paçavralar altındaki hiçbir yoksul yaralamıyor içimizi. Pınarlarımızın gözeleri kurumuş; kardeşlik nehirleri akmıyor vadilerimizden. Küresel zorbalık, eviçlerindeki hesaplaşmada kartları hep yeniden karıyor. Masada hep biz bölünüyoruz. Evdeki yabancı, ekmeğimizi bölüyor, otlaklarımızı peşkeş çekiyor; mülkün ebedi sahibi olmak için.

İnsanî endişelerin yerini ahlaksız bir tüketim hırsı almış. Sıkıntılı, sorumsuz bakışlar edinmişiz. Dayatılan araçsal unsurların bağımlılığı karşısında çaresiz izleyicilere dönüştüğümüz günler, yerini hırslı, hevesli kullanıcılara bırakmış.

...

Gelin, gönülden gönüle bir yol bulalım; içten, paylaşımcı, merhamet dolu. Tozlansın ayaklarımız; kardeşlik ve esenlik yolunda. Nefesimiz tükensin donuk elleri üflemekten. Tersine dönen dünyaya cepheden yürüyüşümüz konuşulsun. İçimizin unutulmuş köşesinden bir merhamet, bir şefkat doğsun; güneşi uzak ülkelerin atıklarında karşılayanlara. Sımsıcak bir dost yüreği erişsin, can gözeten üst geçitlerin basamaklarında, market önlerinde kaderine ağıt yakanlara.

Akıl ve bilginin iradeyle çelikleşen gücü, ahlakımız olsun. Yüzümüzü ak edecek direniş günlükleri tutulsun büyük haberden önce. Yaklaşan güne karşı omuzlarından sarsılsın dünya. Yeniden kurulsun pazarımız; aldanmadan, aldatmadan. İki eli kurusun; terazinin altından girip üstünden çıkanların ve yoksullar görmeden ürününü devşirme telaşına girenlerin.

...

Yetim çocuğun gözbebeğinde, yoksulların efendisi konuktur. Şu titreyen eller, meleklerin kanatlarıdır. Bu kederli yüz, şu çıkılmaz kuyu, karanlık ve soğuk zindan, dağ dağ ateş; Eyyüb’dur, Yusuf’tur, İbrahim’dir; yüzünde hasırın iziyle Muhammed’dir.

Kimsesizlerin hayatı da ölümü de sessizlik; unutulmuş, derin bir sessizlik olmasın. Bilelim ki, Bu kahreden sükût bizi boğar.

- “Sabah yakın değil mi?”

Erdoğan Aydoğan Arşivi