Düşüş
TEMMUZ Sayı: 17 - Aralık 2017

Çocukluğunda hep bir harita metot defteri olsun isterdi. Çizgisiz harita metot defteri... Ona kendi el yazısıyla şiirler, hikâyeler karalayacaktı. Kahramanlarının çarpan kalbi, titreyen dudakları, yürümeyi unutan ayakları olacaktı. Onların düşüncelerini güneşe serecek, karanlıkta çakan şimşekle onlara yol gösterecekti. Şehrin caddelerinde, her bir yüze tek tek dokunacak, varoşlarda buz tutan kırık camlı pencerelere kabanını örtecekti. Gün olacak alıp başını gidecek, onlarla yağmurlarda, sırılsıklam ıslanacaktı.

Sonra kurgular, birden değişecek; her kavşak noktasında kararsızlıkla kalacak; eylemlerinden pişmanlıklar, kaygılar; yazıklanmalar, yırtık yakalar kalacaktı geriye. Tüm kaybedişlerin ardından aydınlık bir sabaha erişecek; günün aydınlığı gözlerini kamaştırırken sıcacık bir dokunuş tüm vücudunu saracaktı. Ama olmadı, olmamıştı işte! Takvimler yırtılmış, yer başka yere, gök başka göğe çevrilmişti.

Kader!

Bugün kalabalığın arasından çıkıp geldiğinde elinde bir harita metot defteri vardı. Sıkı sıkıya tuttuğu bu deftere uzun zaman sadece baktı. Nihayet sararmış yapraklarına, kalın kalın çizilmiş sayfalarına dokundu. Günler, geceleri; mevsimler, yılları çekiştirdi. Pişmanlıkları ortalığa dökülmeden defteri kapattı. Dilinde kırık dökük bir ezgiyle meydanı bir baştan bir başa dolaştı. Durdu sonra, kaçış olmayan zamanda. Durdu, tanımadığı yüzlere dokundu; kimse dokunduğunu hissetmedi. Harun dedi... Sena dedi... Gökçen dedi mi bilemedi. Anne derdi hâlbuki en önce. Onu deyip demediğini de bilemedi. Bir vardılar bir yok.

Gölgesiz bir ağacın altında, defterini yeniden açtı. Kalbi yorgun bırakan cümleler düştü kucağına. Yazının geri bırakmayan şahitliğine şaşırmadı. Başını kaldırdı; makine dişlisi aralığında konaklamış acılarını gördü. İnce bir sızı çizdi bedenini boydan boya. Gözleri doldu. Hiçbir hayalin ardına düşemedi. Öylece kaldı. Diline güç yetiremedi. Sesi değişti, boğazında bir kuruluk, tıkanma oluştu. İçinde oyuklar... Boşluk duygusuna kapıldı birden. İnsansızlaşıyordu, soluksuz, dilsiz; hiçbir şeye benzetemediği yüzlerle dolu fotoğraflar açıldı ekranında. Donuk, korkulu; kahkaha sağanağında tutuklu maskeler arasında masalını yitirdi. Besmele çok uzağındaydı. Çılgın ışıklarda tükettiği nefesi kesik kesikti adamın. Sarp yokuşlarda soluksuz kalan umutları daha da ötelere savrulmuştu. Taşlar tutuşturulmuş, gözler yuvalarından fırladı fırlayacaktı. Geriye dönüşün hiçbir yolu görünmüyordu.

Parmak uçlarında tutuşan ateşle sayfaları çevirdi; tanıklar, tanıklar... Hiçbir şey gizli kalmamıştı; hiçbir şeyden yana.

Yıldızlar, gökte ışıdığı gibi ışımadı adamın yüreğinde. Gecenin nefesinin tutulduğu anlarda, şehirlerin bedenine ne’ler biçilmişti? Bilemedi. Fecir çok uzaktı. Kim farkındadır, acep kime teslim olunur secdelerde? Kudüs, Srebnenitsa, Kırım, Soçi, Felluce, Halep’in onuru kirletilirken soramadı. Cep telefonuna gelen “Bunca çığlığa karşılık bu donuk ve boş vermiş dünyaların elbet bir sorgusu olur! Ey insan, üstün kerem sahibi Rabbine karşı seni aldatıp yanıltan nedir? İgterabe linnasi hisâbühüm...” gerisini getiremedi. Sözün ağırlığı altında ezildi. Kaçtı kendinden. Kaçtı herkesten ve her şeyden. Kaçtı yalnızlar ülkesine, kaçtı yalın ayaklı çocukların oyunlarına, kaçtı merdiven altlarında makine başında yorgun başlarını süzgün ışıklara uzatanlara... Utandı. Ezildi. İki büklüm dizleri üzerine çöktü. Bu halde ne kadar kaldı bilemedi. Bir an kendine gelir gibi oldu. Boşlukta savrulan bedeni güzel vakitlerin anısında bir yol buldu. Bir ışık... Yağmurun altında geceden kalmış bir rüya... Sevindi. Gözleri ışıdı bu sevinçle; ağladı, ağladı...

Adamın gözlerindeki yaşı sakladığı zamanlar, erişilmez huzurun, iç erincin müstesna vakitleriydi. O an yükselen aydınlıkla sarkıtılmış bir ip gördü adam, hüznün tam orta yerinde. Bir sese tanık oldu, en saf haliyle çağıran. Keder ve rahmet tohumları rüzgârla harmanlanıp ümitle bütün katılıkları çatlattı. Şaşkınlığını gizlemedi adam. Bir telaşa tutuldu, çöktü… Kalktı sonra. Sevinç ve ümit parıltıları gözlerinden okunuyordu. Bir yenileniş olarak algıladı. Sevgi ve özlemlerine tutuna tutuna kirli sokakları geride bıraktı. Bir dostun ayak sesini duyarak heyecanla titredi. Adam, ‘sarkıtılmış ip’ ve ‘içinden en saf haliyle gelen ses’ten yitik düşlerini istedi. İstedi ki Yasin okunan odaların pencerelerine güvercinler yine konsun. Şehirler yok edilmesin. İnsanlar, sürülmesin yurtlarından. Alın teri ihanete uğramadan, insan tuğyan etmeden önce imanlarına zulüm karışmasın kadının, erkeğin. Aklın imkânlarına kulak verilsin, ses verilsin! Omuz verilsin her hayrın yüküne. Coşkuyla karşılansın iyiliğe çağrı.

Öncekiler gibi adam da unuttu. Unuttu kendini. Unuttu gizlide açıkta söylediklerini. Karaya ayak basmıştı. Değerli yalnızlıklar satın almıştı: Yükselen grafikler, hesap ekstreleri, borsa tahvilleri, digital medusalar; yoksul umutlar, bağış çekleri, saygı ve tazim geceleri, protokol mâbedler, nâlin-i şerifler, kutsal ruhların dolaştığı mezarlıklar...

Adam, kabardıkça kabaran dev dalgalar gördü, suların tutuştuğunu gördü; çarpan, savuran, yutan denizlere kılıç çekti; kurşun sıktı geleceğine. İç içe geçmiş karanlıklar kusuyordu deniz. Dağlar atılmış renkli pamuklar gibiydi. Şehvetin çıldırtan fısıltılarının sarhoşluğu bedenini sarıyor, bir kıstırılmışlık ruhunu akrep gibi sokuyordu adamın. Korku lime lime dökülüyordu gözlerinden. Kısır zamanlara gebe bırakılmış acıları kanıyordu. Gözleri kan çanağıydı. Vazgeçemiyordu. Tutkulu ve cesurdu. Hesaplı ve korkaktı aynı zamanda.

Harita metot defterinin sayfaları tükeniyordu. Kardan örtüsüne bürünmüş çöllerde adamın nefesi donmuştu. Adam, tahterevalli; bir yerde, bir gökte… Eteklerinde çamur, yüreğinde karanfil kokulu dünya… Gözlerinde erişilmez güzellikler; Adn cennetleri... Adamın gözünde fer, dizinde derman tükenmiş; kaçıyor en sevdiklerinden. Bakamıyor eşinin, çocuklarının yüzüne. Adamın etrafındaki her şey uçuyor. Ellerini boğazına götürmek istiyor adam, sözü geçmiyor bedenine. Adam savruluyor boşluğa, karanlığa, hazların ateşli gölgesine...

Adam, gidiyor, geliyor gözleri kan çanağı... Uzaklaşıyor Nil’den. Uzaklaşıyor Mekke’den, Kudüs’ten. Uzaklaşıyor Mostar’dan, Üsküp’ten, Kırım’dan. Uzaklaşıyor Kabil’den, Bağdat’tan, Halep’ten, İstanbul’dan.

Adam gitti bir ses kaldı ondan geriye:

“Ya leyteni kuntü türaba!”

Erdoğan Aydoğan Arşivi
17 Sayı: 17 - Aralık 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler