Türkçe Şiirlerde Kudüs - Sezai Karakoç’un ‘Alın Yazısı Saati’
TEMMUZ Sayı: 20 - Mart 2018

Şehirler, insanlık âleminin toplumsal ve tarihsel hafızasıdır. “Her şehir kendi içinde bir tarih hazinesidir. Şehir, zaman içinde inşa edilmiş, kesintili bir biçimde de olsa zamanın izlerini taşıyan, insanlık tarafından yapılmış bir nesnedir. Bu açıdan arkeoloji, mimarlık tarihi tek tek şehirlerin tarihi incelendiğinde şehir çok önemli bilgi ve belgeler sağlar.”1

Ölçüye gelmez kentler vardır, mekânın örgütlediği! Tarihin kilim dokulu yüzeylerinde, insanlık tarihi okunan kentler: Asur’da, Babil’de, Mezopotamya’da, Roma’da, Mısır’da…

Maddi biçimlerini aşan, kimliği olan şehirler vardır: Mekke, Kudüs, Atina, Roma, Petersburg, Paris ve İstanbul gibi.

Şehirler, insan ruhunu inşa ederken insanlar da şehrin fizikî, sosyal, kültürel, ekonomik ve tarihî alanlarını tedvin ederler. Yaşadığı zamanın ve mekânın tanığı olan sanatçılar, bütün bu durumların anlam haritalarının çıkarılması için çaba sarf ederler. “İnsanın sosyal, politik, kültürel varlığı, mekânın anlam ve işlevlerini biçimlendirdiği gibi; mekân da insanın sosyal, politik, kültürel ve edebi varlığının niteliklerini etkilemektedir… Edebi eser, mekânla ilişkiye girdiğinde artık mekân yaşanılan bir yer olmanın ötesine geçer ve genişler. Sanatçının bütün yaşantı ve düşlerini, şehirlerin, evlerin, meyhanelerin, dağların ve denizlerin hafızalarında toplayan; aynalarında yansıtan nesnel, simgesel ve imgesel kaynaklar olur.”2 diyen Mehmet Narlı; bize mekâna farklı bir noktadan bakmayı salık verir. Artık, burada gördüğümüz şey, nesnelerin, eşyanın görüntüleri değil; bizimle duyan, bizimle hareket eden, bizimle yeni bir yaratmanın imkânlarını paylaşan bir canlı varlık âlemidir. İnsan burada; yaşanılan, düşünülen, algılanan bir dünyanın eşiğinde gözetlemektedir.

“Bir kentin biçimlediği insan, davranışlarıyla, oturup kalkmasıyla da hemen seçilebilir; ama o kentin insan ruhundaki asıl izleri sanat eserinde gizlidir. İnsanın ve yazarın içsel haritasının çizilişinde, üstünde yaşadığı coğrafyanın, şehrin payı çok büyüktür.

Bugün şehre, sadece eski mimari ve manzaralar şeklinde bir kimlik kazandırılması isteği, modern/post modern sömürge ekonomisinin mekân algısının, kültürel ve turistik olmasının sonucudur. Görüntü çağının başlamasından sonra ise mekân algısı, neredeyse tüketilebilecek malları sergileyen simgesel binalarda kilitlenip kalmıştır… Orijinalin ve sonsuz yenilenenin ne olduğu, mekânların hafızasında durmaktadır. Bu anlamda bütün edebi türler de şehrin peteklerinde sıkıştırılmış olarak bulunan hafızayı işaret etmelidir.”3

Gaston Bachelard, ‘Mekânın Poetikası’ adlı eserinde ev için ‘mutluluk mekânı’ ifadesini kullanır. Sahip olduğumuz, yabancılaşmaya karşı savunduğumuz, bizi daima kendine doğru çeken yerin adıdır evimiz. Bachelard, evin düş kuran çocuk için koruyucu sınırlar oluşturduğundan, anıların ve düşlerin barınağı olduğundan söz ederken en çok da ışık imgesinden yola çıkar. Bu ışık; evden dışarıya sızan, evi; gören bir varlığa, bir göze dönüştüren ışıktır. Penceredeki ışık, evin gözüdür.4 Kudüs de bu çerçevede bizim gözümüzdür, mutluluk mekânımızdır. Düşlerimizin ülkesidir. Göğe yükseldiğimiz yerdir.

Hayatın ve ölümün her cephesine musallat olduğu; özleme, öfkeye, arzuya ve sokakta yürümeye… Herhangi bir yere gitmeye ve oradan geri dönmeye5 duvarlar örüldüğü ülkemizdir Filistin. Orda her çocuğun ayrı bir hikâyesi vardır. Sürgündeki her Filistinlinin, Muhacir her Filistinlinin yaraları ayrı ayrı çiçeklenir. Kudüs özlemi emzirilir gün doğumlarından gün batımlarına.

Kudüs, kozmik olarak doğal, bütünlüklü, kuşatıcı, amaca uygun, fıtratla uyumlu bir şehir. Garaudy’in kitap adından ödünçleyerek ilahi mesajlar toprağıdır, Filistin’in yüreğidir. Göğün yere armağan sağanağından bir parça. Bütün insanlık için bir bilinç şakıması. Direniş bilincidir göğümüzü kuşatan.

Sezai Karakoç, modern Türkçe şiirin sesini kendine döndürürken adeta uygarlığımızın yitik coğrafyasını yeniden inşa eder. Başımız göğe değerken ayaklarımız yere basar onun şiirinde. Kendisi hep aynı insandır ama şiiriyle tüm insanlığın alın yazısına dokunur. Kıyılarımıza vuran metal yorgunluğudur, kan ve gözyaşıdır; oysa şair, bayındır bir dünyadan, gül sağanağı gökyüzünden emmiştir. İhtiyarlatılmış gecelerde sessizce kayboluşlar üretilirken yağmur duasına çıkmayı özlemiştir. Kurtuluşumuzun buna bağlı olduğunu dile getirmiştir. Yağmur duası gibi, yazgımızı doğrudan etkileyen başka bir eylemimiz de Kudüs’e karşı takındığımız tavırdır. Çünkü Kudüs, alınyazımızdır. Zamana adanmış bir hayata, emanet edilmiş sözdür. Bir fısıltı gibi dolaşmaz aramızda; o bir diriliş çağrısıdır. Bundandır ki sesi gürdür. Ve yine bundandır ki onun gölgesi gecemizi aydınlatan eşsiz lambadır.

Ve Kudüs Şehri.

Gökte yapılıp yere indirilen şehir.

Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri.

Altında bir krater saklayan şehir.

Alınyazısı Saati şiiri, bir uygarlığın hikâyesidir.

İnsanlık ailesi bu tanrı kentinde, altında bir krater saklayan bu şehirde, yaşam enerjisini bulur. İçi ateş, dışı ateş, baktığı yer ateş, bastığı yer ateştir. Bir güç itmektedir insanı hep yukarı doğru. Yeniden ve yenilenen bir bakışla var olanı, var etme potansiyeli taşır. Tanrı katından bütün insanlık için indirilmiş rahmettir. Onda, vahyin diriltici soluğu, hece hece dokunan sözleri vardır. Tüm dağılmışlığımızı damla damla toplayan sır ondadır.

Onun bu inşa edici tabiatı bugün biraz uzakta ve mahzundur.

Kalbe bir ağırlık gibi çökmektedir. Sesi, uzaklaşırken ödevimizi hatırlatmaktadır. Şair, “Ne diyor ne diyor Kudüs bana?” derken Kudüs bize hep bir şeyler söylüyor. Örneğin Şam’dan bir şamdan getirecektir; Süleyman Peygamberin kabrini aydınlatmak için. Bu lamba kararan ruhlarımızı aydınlatacak, canavarın ateş bürüyen gözlerini de kendisini de kelimeler öğretilen, insana dönüştürecektir. Sözün gücü, zorun ve tüm hesapların ötesinde bir enerjiye sahiptir. Tanrı, sözünün bir benzerini getirecek, daha iyi bir yaşam modeli önerebilecek herkese açıkça meydan okur; toplayabildikleri tüm ortaklarını da alarak bir benzerini ortaya koymalarını ister. Kitabî, ahlakî ve âdil bir dünyanın mümkün tüm kodları, elçilerin elleriyle sunulur.

“Ve Kudüs’ü terk ettiğin o ikindi

Birinci Cihan Harbi günü vakti

Kan sızdırıyor kaburga kemikleri

Karlı dağlardan indirdiğin atların

Bir evde perdeyi indiriyor bir kadın

Mahşerin perdesini kıyametin perdesini

Ağlıyor yere inen saçları

Göğü yırtan kefen beyaz elleri”

Osmanlının tarih sahnesinden çekilmesi, Müslüman toplumlar için yıkılış, kayboluş demektir. Emperyalizmin bütün ortakları eliyle gerçekleştirilen işgaller, Balkanlar’dan Afrika’ya, Kırım/Kafkas bölgesinden Ortadoğu’ya, oradan Asya’nın içlerine kadar uzayan derin yaralar açmıştır. Kudüs’ü terk ettiğimiz o ikindi vaktinden beri, kemiklerinden kanlar sızan toplumlara dönüşmüşüz. İnsanlık için vakit daralmıştır. Kıyametin soluğu ensemizdedir. Evlerimizin perdeleri bir bir inmekte, kadınlarımız gözleri yaşlı, adeta mahşerin provasında. Her şey, ölümü çağrıştırır; kadınlarımızın beyaz elleri kefendir. İkindi vakti kısalığıyla hem bu izleğin ifadesi hem de içine çekildiğimiz/düşürüldüğümüz acıların da süresinin uzun olmayacağının adıdır.

Sezai Karakoç, son bölüm hariç her bölümün başında “ve” ile başlayarak hem bir bağlantıyı güçlendiriyor, hem de atıfla Kudüs şehrinin göksel olgusundaki devamlılığı işaretliyor.

“Ve Kudüs şehri”

“Ve Kudüs’ü terk ettiğin o ikindi”

“Ve yatırlar patır patır kaçıyor geceleri”

“Ve şehit kemiklerinin bakışı bir başka bakış”

“Ve haksız yere insan öldürenin cezası ölüm”

“Ve fitne, arzı fesada verme, daha büyük suç adam öldürmekten”

Beşinci bölüm “Ve Kudüs şehri” diye başladıktan sonra ara bölümlere leitmotif olarak serpiştirilen “Ve kime karşı bütün bunlar”, “Ve kim tarafından bütün bunlar”, “Ve nice milletlerin zulmünü görenler tarafından”, “Ve artık ne İbrahim ne Yakup ve ne Musa var”, diye devam ediyor. Bölümün sonuna doğru “Ve Kudüs şehri.” ifadesinin yenilenmesiyle sona eriyor.

Bu kutsallığa atıf, garip bir şekilde terk edilen şehir görüntüleriyle birden bozguna uğruyor. Yatırlar şehri boşaltıyor, herkes işgal edilmiş bir şehirden kaçıyor gibi. Lanetli bir şehirden uzaklaşır gibi insanlar arkalarına bakmadan koşuyor. Gazap, ıstırap, taşlaşma, azap; suskun, yıkılmış gibi sözcükler gerilimi tırmandırıyor. Tedirginliğimiz, korkularımız çoğalıyor. Hayalet şehirlerden birden kaçıyoruz. Birden yıkıntıların arasında kalıyoruz. Karanlıklar birden boşanıyor üzerimize. Minareler yıkılmış, cami kubbeleri yıkılmış; şehit kemiklerinden kan sızıyor; bir başka bakıyor şehitler. Taşların bile durmak istemediği bir dünyada, alçalmış bir dünyada, zeytin ağaçlarının ay ışığını özlemediği bir dünyada, yaşamak zorunda kalıyoruz. Yazık ki burada artık ne Zekeriya ne de İsa var! Yükselen Kaya’da miraçtan bir iz kalmamış sanki.

Sezai Karakoç, bugün acı çeken Kudüs’le dün Kudüs’te acı çekmiş kutlu nebileri bir karede zikrediyor. Zekeriya peygamberin hüznünü yalnız Allah’a havale ettiği yaşamından kareler düşüyor kucaklarımıza. İsa, havarileriyle ihanetten önce son akşam yemeğini yiyor. Ölülerin dirilişi şifa veren kelimeler de unutulmaya terk edilmiş. Bu şehrin ahalisi dünde kendisine armağan edilen, ikram edilen ne varsa yazgısını ters yüz ederek geri çevirmiş, Kötü rüzgârlar esmiş göğünde, dizginleyemediği hazların parmak uçlarından asılmış karanlık gecelerine. Kutlu beldenin ahalisi olmak, fiyakalı olmaksa da panayır kültüründen çok öteye gidememiştir. O zaman elinde ne varsa çekip alınmış, neye malikse bir bir yitirmiş bura insanı.

Şiirde sıfatların, sıfatfiillerin çokça kullanıldığını görüyoruz. Bunda hem olumlu anlamda şehrin kimliğine yapılan vurgunun etkisi hem de olumsuz anlamda değer yitiminin sıfatların kaybedilişiyle ilgisi var.

Ve Kudüs şehri.

Artık yer şehri, toprak şehri.

Bakır yaprakların, çelik göğdelerin, acımasız yüreklerin

Demir köklerin, tunçtan ve uranyumdan dalların.

Kurşundan çiçeklerin şehri.

Gülle kusuyor ana rahmi

Bomba parçalıyor beynini bebeğin

Tanklar saldırıyor evlere bir anda ev yok tank var

Uçak var gök yok utanç var

İşgal altındaki Kudüs yer şehridir; göksel armağanlara sırtını dönüp yerin bitirdiklerini arzulayanların toprak şehridir. Modern dünyanın basit metallerinin şehridir. Tüm güzellikler çıkara, endüstriye, kurban edilmiştir. Yapraklar bakırdan, kökler demirden, dallar uranyumdan, çiçekler kurşundandır. Yürekler merhamete yabancılaşmış, insan güllelerin, bombaların darmadağın ettiği bir yapıya dönüşmüş. Uçaklar, tanklar… Batı adamının icat ettiği her şey, utanca dönüşmüş. Bütün bunlar kime karşı, diye sorar şair. Cevabı bilinen bir sorudur: Müslümanlara karşı. İnsan ve tabiat çağına dönüşün savaşımını verenlere karşı. Adaleti ve merhameti şiar edinenlere karşı. Esenlik yurdunun çağrısına karşı. Masum insanlara, binlerce yıl oturdukları yurtlarında kalmak isteyenlere karşı. Ve kim tarafından bu zulümler? Binlerce yıl Roma’nın, Babil’in, Asur’un, Firavun’un zulmüne maruz kalanlar tarafından. Uğradıkları haksızlığın bedelini mazlumlara ödetmek isteyenler tarafından.

Ve Kudüs şehri.

İçiyle ve ruhuyla suskun

Göklere kaçmış hayaliyle

Bir pervane gibi ışığa uçmuş gönlüyle

Bir başka âleme göçmüş hakikati

Tanrı katına varmış

İki elini kavuşturup divana durmuş

Hüküm istemiş

“Ve artık ne İbrahim ne Yakup ne de Musa var.” Tersinden okunur Tevrat hükümleri. Mezmurlar karaya boyanmış, Kudüs şehri içiyle ve ruhuyla suskundur. Bir başka âleme kaçmış, Tanrı katına varmıştır. Divan durup hüküm dilemiştir; haksız yere öldürülmenin, yeryüzünü fesada vermenin hükmünü dilemiştir; bütün insanlık dünyasından, gündüzden daha gündüz, hakikatten daha hakikat Müslümanlardan istemiştir bunu:

وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لَا تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ كُلُّهُ لِلَّهِ فَإِنِ انْتَهَوْا فَإِنَّ اللَّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

Sezai Karakoç’un Alınyazısı Saati şiiri, yukarıda belirtilen ve şiirin bütününe yansıyan şeklinde de görüldüğü üzere vahiyden, onunla oluşan kültürel haritadan beslenir. Arif Ay’ın ifade ettiği gibi onda güçlü bir metafizik vardır.6 O, metafizik oluşu edilgenlik olarak görmez. Onda metafizik fiziği güzelleştirici, iyileştirici, etkin bir güçtür. Karakoç, Alınyazısı Saati şiirlerinde, İslam uygarlığına başkentlik etmiş şehirler üzerinden çağımızı ve çağları sorgular. “Bütün sır İstanbul-Bağdat-Şam çizgisinde ve orta daire Kahire, İslamabad, Mekke’dedir.” Modern zamanların insanların üzerine boca ettiği felaketler, alınyazısı değildir, kaderin üstünde bir kader vardır. Diriliş ruhu ve direniş bu yazgıyı değiştirme bilincidir. Bizi köklerimizden koparan kararmış denizlerin kentleri yakılmalıdır.

Kudüs’te ‘şehirlerin sonsuz uyanışları seyredilir.’ Sabah akşam ağıtlara marşlar karışır; direniş şarkıları dolaşır Kudüs’ün semalarında. Uykusu ikide bir de bölünür çocukların. Sürekli açıktır, ışıkları evlerin, hastanelerin.

Sonuç olarak insanın imgelerle düşündüğü, göstergelerin, ikonların, resimlerin gölgesinde düşüncesini biçimlendirdiği bir çağda yaşıyoruz.7 Kudüs bilincimiz de biraz buradan besleniyor. Bu gösterilenin ötesinde bir bakış açısına sahip olmamız gerekiyor. Görüntülere indirgenmiş ve göstergelerde ebedileşme arzusu peşinde koşan bir çağın Kudüs’ün göksel özelliklerine sırt çevireceği, onu kan içici bir uygarlığın arenasına dönüştüreceği aşikârdır. Var olmayı sahip olmakla eşdeğer gören insanın8 Mekke’nin, Medine’nin, Kudüs’ün, İstanbul’un, Şam’ın, Buhara’nın, Kurtuba’nın, Bağdat’ın ruhunu görmesi mümkün değildir. Oysa buraların ışıklarıyla güzelleşmişti yeryüzü köşeleri. Şimdi öyle ıssız (ki)!


1-AldoRossi, Şehrin Mimarisi, Çev. Nurdan Gürbilek, Kanat Yay., Eylül, 2006,İstanbul, sf.121.

2- Mehmet Narlı, Şiir ve Mekân, Hece Yay., Ankara, Ocak 2007, s. 9.

3- Narlı, age.s.42-43.

4- Nurdan Gürbilek, Ev Ödevi, Metis Yay. İstanbul, 2004, s.61.

5- Fatma Tunç Yaşar, Sevinç Alkan Özcan, Zahide Tuba Kor, Siyonizm Düşünden İşgal Gerçeğine Filistin İHH Kitap, Mart 2011, s.6

6- Fuzuli’nin Yalnızlık Arkadaşı Sezai Karakoç, EOY, Ankara, 2016, s.49.

7- Görmek Göstermek, Hilmi Uçan, İz yay. İstanbul, 2017, s.16.

8-age, s.33.

Erdoğan Aydoğan Arşivi