Graffiti / Kabahatin Tümü
TEMMUZ Sayı: 16 - Kasım 2017

Cortazar’la birkaç akşam yemekteydik. Bazı günler mırıldandığı öykülerle sokağı sarıp sarmaladığımız oldu. Zeytinli Park’taki ins ü cin, börtü böcek; aralardan uğuldayarak gelen rüzgârlar tanıktır. Özgüveni yüksek, derinlikli cümleler değdi kulaklarımıza.

Tomris Uyar’a kulak verirsek anlatılmayı sevmeyen yazarlardanmış Cortazar. Sözlerin büyüsünde kaybolmak istemiyor gibi. Yersiz yurtsuz bir entelektüel de denebilir Edward Said’i hatırlayarak. Tek kare fotoğrafla gülümsüyor hayata. Onaylanma kompleksinin yozlaştırıcı etkisine karşı duruyor. Sahiden yaşayan şeylerin basmakalıplaşmasına, değersizleştirilmesine şiddetle karşı çıkıyor. Cinayeti Gördüm adlı eserini okumuştum. Filmi de yapılmış siyah beyaz ama henüz izlemedim. Ben daha çok Mırıldandığım Öyküler’de tutuklu kaldım. Daha doğrusu kitabın içindeki bir öyküyle parklarda dolaştım, kuşların cıvıltısını, yaprakların arasından serpilen ışığı topladım. Yeryüzü genişledi, ağırlıklarından kurtuldu; söz, imbikten süzüldü, kelimeler özgür koşukların kokusuyla yundu yıkandı. Ballandı tüm meyveler. Fiilen tam iki gün iki gece evirdim çevirdim o öyküyü okudum. Öykü hangisi mi? Hangisi olacak canım: Graffiti! İşte öykü dedim. Yazınca böyle yazmalı, diye de ekledim.

Dört başı mamur bir öyküydü Graffiti. Ne fazla ne eksik, olması gerektiği kadar... Şurası kulağı tırmalıyor, akmıyor bir türlü satırlar, şu bölümlerde sıkleti artışmış diyeceğiniz anlatı yok. Kişiler, bir başınalık eylemleriyle ikinciye rastlarken aslında sokak, cadde, bütün şehir öykü kahramanı oluveriyor. Caddeden geçerken duvarlara, kapılara çevrili her baş, hikâyeyi kendi zihninde uzaklara taşıyor. Başkasıyla buluşturuyor. Birer sessiz gölge olarak geçtikleri sokaklardan çoğalarak denize karışıyorlar. Mekân, bizim sokağın üç beş evi, üç beş de iş yeri hadi üç beş de kuytu köşesi. Düello sahnesi gibi. Daralırken arkasındaki kocaman dünyayı görüyorsunuz. Ne olacaksa orada olacak, dikkat kesiliyorsunuz. Gerilmiş sinirleriniz, yüz hatlarınızda korku, merak, mutluluk sürekli yer değiştiriyor. Seğirmeler, kalbinizin ritmini kontrol edemiyorsunuz. Kapı kapı açılan, duvar duvar sahnelenen acılar, anlamsız yasaklar ülkesi görüyorsunuz... Sorgular, karanlık yüzler, akıl tutulmaları, saçmalıklar, çığlıklar, kırılan, moraran bedenler, örselenen, iğfal edilen ruhlar düşüyor ayaklarınızın dibine. Acı tanımsız. Öfkeler kabarık. Yine de hayat, devam ediyor. Böyle durumların en ağır yükü, sizi de yakalıyor. İçten içe, görmeden, bilmeden, eli eline gözü gözüne değmeden seviyorsunuz. Sevildiğinizi anlıyorsunuz/hissediyorsunuz küçük işaretlerde.

Graffiti bilir miyim? Uzaktan, duvarların dostluğuna güvenen birkaç genç arkadaşı görmüştüm. O kadar! Gençken, sokakların tekin olmadığı zamanlarda, yazılar karalamıştım duvarlara. Başka başka yazılar: yaşasın ve kahrolsun söylevleri. Ama hiç çizmedim resimlerle dünyayı. Küçük dokunuşlarla sayfalar dolusu bildiriler! Bir çizgiyle yüzü renkten renge giren beyefendiler... Saatler süren konferansların her cümlesi, bir karenin içinde. İşte bu, sensin. Bak, bu da o! Sahici ve rahatsız edici!

Cortazar’ın öyküsünde, çizginin dilinden direniş güncesini okuyorduk. Ama bundan mahrum sokaklar da vardı. Öksüz duvarlar, yoksul meydanlar. Yıllar eskiyor, bazı şeyler değişmiyordu. Farklı coğrafyalarda, düzenli aralıklarla bu sahneyi her kuşak izliyordu. Fonda tanklar ve uçaklar, geçit resimlerinin eşliğinde gece yarısı bildirileri, memleket türküleri... Tekrar edip duruyordu. Sayın Ömer Erinç dediği gibi kabahatin tümü; bilgininin gücüne, sanatın imkânlarına sırt çevirmekteydi. Toprağın kokusuna, rüzgârın sesine yabancı oluştaydı. Sessiz kalıştaydı. Öncülerden kopuştaydı. Bir adım ötedeki fırsat denizlerinde boğulmaktaydı. Bencil ve haris ruhların emeksiz, sevgisiz dünyalarına mahkûm olmaktaydı. Ömer Erinç’le kaç kez dolaştık şehrin sokaklarını. Duvarların önünde, kapıların tam karşısında, meydanlarda saatlerce durduk. Bir renk, bir koku, bir işaret... Hiçbir şey yoktu. Hiçbirimiz yoktuk! İşaretlerin dilinden anlayan diğer yanımız da yoktu. Dokunuşundaki sır, çizgilerin kıvrımlarından fısıldayan sözcükler, onlar da yoktu.

Graffiti öyküsüne kocaman bir dünya sığmıştı. Çizgiler, nakış nakıştı; sözcükler, dirençli, lirik... Bir öykü okuyunca hayatımız değişmemişti. Ama kaygılar sahiciydi, korkular sahici; sahiciydi, sevgisi. Seven bir kalbin endişeli yüzünde gölgeler geziyor, boğazında bir hırıltı çırpınıyordu. Her satırında biz, her çizgisinde biz; oturuyor, kalkıyor, dişlerimizi, yumruklarımızı sıkıyor; ellerimiz biteviye başımızda saçlarımıza işkence ediyordu. Bir kere dur deyince sarsılan tüm düşünceler... Bir kere dur deyince telaşlanan planlar... Bir kere dur deyince korkunun şahlanan atları... Bir kere yürüyünce savrulan, sarsılan, gezden, gözden, arpacıktan düşen tüm sözler... Sahnede yanıp sönen ışıklar kadar ilginç değil elbette nesnel gerçeklikler. Vaktinde orada olmayı göze alsaydık... Her şey böyle farklı olacaktı. Oyun değildi ki bitmesini bekleyelim. Sayın Erinç’in dediği gibi tasarladıklarımız sokağın renklerine denk düşüyor mu? Yaşamanın enine boyuna gerilmiş ağlarına şöyle naif bir çizgi de biz çizebilseydik. Bunca söze gerek kalmayacaktı. Şimdi çözülecek ilmek, ayağımızdaki mi ağın üzerindeki mi?

Cortazar’la akşam yemeği, meyan şerbeti tadındaydı. İçtikten sonra bıraktığı tadın etkisi sürüyor. Bir bakışı özlüyor, bir bakışa değiyor; parmaklarımda bir sızı. Gecenin rahmine, sabahın aydınlığına şiir düşüyor, insan kendini ele veriyor toprakta.

Erdoğan Aydoğan Arşivi