Tutuk bir dildi Âdem; sırrını çözelim diye toprağa bastı, suya vardı. Çırptı kanatlarını derin vadilerde, burçlarına vardı göğün. Duraksayarak yürüdü korku ve yakarış menzillerinde. Dilinde mütemadiyen buzlanma, sırtında ağır yükler vardı. Ellerinde dolmayan kaplarla beklediği mabed kapıları, nazlanır açılmaya. Düz yolda şaştığı vakitlere ulanan gölgeler, gürültüyle büyür. Sesine yankı vermez ulu dağlar, savrulur içinde. Recâ makamındadır; boştur heybesi. Güvenir; yağmurdan ince, merhametten yumuşak sözlere.
Âdem, kelimelerin sıcaklığına sığınır zemheri vurmuş yüzünde. Yüzler; köşe köşe, kanat kanat, kuyu kuyu Âdem’in ülkesinde. Âdem, gözlerinde sürekli serpilen umutla neşe, kederli güneşlere. Atların yelelerine bürünmüş rüzgârlara kulak verir Âdem. Toynaklarından sıçrayan alevlerde görür İrem ülkesini. Belkıs’ın saçlarında yağmur damlaları, eteklerinde incidir. Kenan’da kıskançlık ve ihanet... Mısır’da buğday başaklarına gizlenmiş rahmet... Lut’a ihanet ev içlerindedir; kederli hikâyesi Nuh’a benzer. Çocuk, topuklarında Hacer’in tesellisi; toprağı eşelemektedir. Eteğine çamur bulaşmaz Meryem’in; bahçıvan Zekeriya’dır. Kuş olup göklere çekilmiştir İsa. Hira dönüşü teselli; Hatice’nin örtüsüdür. Rahmet üstüne rahmet: Bir gece kulunu götürür Aksa’ya, oradan yedi kat semaya...
Âdem’in topuklarında, Şahmeran’ın dişleri... Âdem, bekleşir ölümsüzlük ülkesinin gölgesinde; bilmez ayak oyunlarını. Kaybetmenin telaşını rivayetlere karışan fısıltıların ellerinde düğümler. Geceyi hep boğulduğumuz denizlerde hatırlar Âdem. Sırtında paslı bıçak, bulmağa gider; o insan ve tabiat çağını.
Hikâyesinden ne korkar ne de utanır Âdem. Demiştik ya tutuk bir dildi o, sırrını çözelim diye toprağa bastı, suya vardı. Bir rüyanın terkisinden indi, kan ter içinde dağlara vurdu kendini. Deli poyrazlar karşıladı onu. Başlangıcın telaşsız kıyılarında durup uzaklara daldı. Bekledi, yerle gök arası. Nefes nefese atlar, kılıç şakırtıları, kapıları yerle bir eden gürzler arasında koşturdu. Sabahladı sayfaların ezgisinde. Çelikleşen ahdin ardında, izini sürdü Söz’ün. Tarihin yazgısı değişti. Taştan bakıra, ardından demire evrildi dünya. Altın çağın tacı, makineye verildi. Buharla boynumuza geçirilen ilmek, gün gün kalınlaştı; urgana döndü. Sıkışıp kaldık çarklar arasında. Dünya sesini yitirdiğinden beri bir gürültüdür başını alıp gitti. Her nefessiz kalışında yağmurlar yıkadı yüzünü Âdem’in. Kuşlar kanatlandı ılık esen rüzgârla. İçini kaldıran pis kokuları bastırdı kır çiçekleriyle.
Sessizliği geri çağırmalıydı Âdem. Yankısız ünlemelerine bir yenisini ekledi. Bir daha, bir daha seslendi güneşin tüm renklerine. Suyun şırıltısını istedi. Baharda karlar erirken ufka baktı yılkı atlarından zafer takıyla gelenler olur mu diye. Olmadı! Elindeki tele makara bulmanın sevinciyle avluda koşuşturan, gözleri ışıl ışıl çocuğun başını okşamaya uzandı; kayboldu çocuk. Yer yarıldı, göğü sis kapladı. Rüzgâr, sisi alıp götürdü; tahtadan atların yerinde, beton kuleler, boy verdi. Ne yana koşsa duvara çarptı Âdem. Bir avuç gökyüzü için Rabb’ine yakardı. Kovulmuşların dünyasından merhamete çıkış yollarını sordu. Hep ötekileştiren; toprağa, suya, havaya yabancılaştırılan dünyadan öze dönüşün imkânlarını araştırdı. Yorulmayan, yıkılmayan, umudunu kaybetmeyen oğullar, kızlar diledi Tanrı’dan. Körelmez vicdan lazımdı çağa; ince bir sızıdan, kapanmayan yaralara. Özgürleştirici ruhlar... Mesela, Ömer bin Abdülaziz’den MalcolmX’e; Şeriati’den Aliya’ya. Sehpasında Ömer Muhtar gülümsüyordu hayata, Ahmet Yasin gülümsüyordu tekerlekli sandalyesinde. Yürüdü bir müddet geçitlerde, Sartre, Fanon ve Said’le. Biraz ilerde eşlik etti kendisine Sontag, Rosa Park ve Şirin Ebadi. Paletlere karşı sözün gücüyle dimdik duruyor Rachel!
Dünya ağrılarının dayanılmaz bir hal aldığı çağda Âdem, dijital saldırılara maruz kaldı. Yan yana geldikçe arttı mesafeler. Evini defalarca başına geçirecek imkânlara erişti oğulları, kızları. Saldırgan eğilimler, donuk bakışlar eşlik etti kendisine. Nesneler dünyasının galibiyetini onadı, alkışlarla karşılandı her yerde. Büyük sözler işitti, küçük adımlar gördü. Artık, sımol bir gösteri salonuydu yeryüzü. Simülasyon tek gerçeklikti. Çok acılar gördü saramadığı, onaramadığı çok yaralar. Tutamadığı bedenler gördü, uçurumlardan yuvarlanan. Ekşimiş suratlar gördü, dağılmış tespih taneleri. Arsız gülümsemelere eşlik etti, geri dönüşüm kutularına atılmış dostluklara bakarak. Her gece yeni bir acı rahme düştü. Suyu bağlanmış ırmaklara dönüştü Âdem, artık denizlere ulaşmak umudu kalmamıştı. Anlama problemi edindi. İletişim çağında, iletişimsizlik, en belirgin vasfı oldu. Tuşlara dokununca biten olaylar gördü, başka çağlara benzemeyen. Ekran kapanınca unuttu hepsini. Nereye gittiğini merak etmedi. Ağır geldi yaşamak. Yok gibi yapmayı öğrendi zamanla. Zaman ona bambaşka şeyler öğretmişti.
...
Birlikte içilen çorbaya tat veren sıcaklığı çok özledi Âdem. Zarif insanların yumuşak sözlerini duymak diledi. Kardeş olmak genişletir dünyayı, dedi. Toprağın yeniden maya tutacağına olan inancını yeniledi. Kuş sesleriyle yıkansın gökyüzü, salınsın dallar rüzgârla kayıtsız, diye yüz sürdü Kutlu Ev’e. Bir çocuğun yüzündeki gülümsemeye değişti tüm dünyayı. Yıldızları çağırdı rüyalarına eşlik etmesi için. Kuyular kazdı, kuruyan gözyaşı çeşmeleri için Afrika’da, Asya’da. Bir yol vardı iyiliğe; hatırladı. Döndü ateşin berisinden korku dolu gözlerle. Döndü falezlerden, burgaçlardan, kısırdöngülerden, tekasürden. Yüz çevirdi yağmurda ıslanmayan kentlerden. İnsana değen cümleler düşürdü gönlüne. Bir tarağın dişleri gibiyiz, dedi, petrol kokulu tezgâhtarlara. Irmağı geçmek için gereken bir avuçtu. Tıpkı bir avuç olduğumuz günler gibi; göklere sığmayan bir avuçtu. Çoklukla oyalanmadı; emeğini adalet ve liyakat teknesinde merhametle yoğurdu.
Yineledi çağrısını: فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ
