Şairin Filistin’i
TEMMUZ Sayı: 18 - Ocak 2018

El öpmeyen şiirler yazar Nizar Kabbani. Doğrusu der; “Sultanlara düşer benim şiirlerimin ellerini öpmek.” Kıyısız yaraların, içinde biteviye süren sürgünlerin dile gelişidir Gazaba Uğramış Şiirler’i.

İnsan haklarından sürekli sınıfta kalan bir dünyanın bedelini ödemek de şaire/şiire düşer. Bu acıyla kanar her dize. Şiir, yasaklanmıştır bu döneklik çağında; yasaklandığı gibi yağmurun, güneşin! Yöneticilerin ödü kopar, kuş seslerinden, çiçeklerin kokusundan; uçurtmalarını gökyüzüne salan her çocuktan. Denizin coşkusu çok görülür kıyılara. Kalemle, iktidarın dostluğu zor bilmecedir.

İlahi armağanlar toprağı Filistin’de bilgi ve hikmet yerini sloganlara, afişlere ve cinayetlere terk etmiştir. Gönül yüceliğine, direnişe dair bunca söz, söylentiden ibaret kalmıştır.

İşgal altındaki bir toprağın ozanı olarak Kabbani, bir yankıdır, çığlıktır, vicdandır. Gerilla bildirileri asar İsrail’in duvarlarına. “Bizim halkımızı asla Kızılderili halkına döndüremeyeceksiniz!” der. Onun merhamet çağrısı; Sur’un, Celile’nin yosun kokulu sokaklarını kuşatır iktidar savaşlarına karşı.

Toparlanın hiçbir yere gitmiyoruz, ünleyişiyle; biz burada kalacağız, der. Burası, ömrün şafağından beri Filistin toprağıdır. Burada oyunlar ardında koşulmuş, burada sevmiş sevilmiş; şiirin, hikâyenin saçları burada taranmış, örülmüştür. Filistin’in ekmeğine kök salınmıştır, zeytinine kök salınmıştır. Kök salınmıştır; nisanla, On Emir’le, Kur’an’la vicdanına.

Nizar Kabbani, İsrail’in Duvarlarına Gerilla Bildirileri’nde, zafer sarhoşluğuna kapılan Yahudi’yi uyarır: Halid’i öldürdüyseniz Amr gelecek/ Verde’nin/ Gül’ün kanını döktüyseniz Itr/Reyhan kalacak! Mescid-i Aksa yeni bir şehittir, eski söyleve ilave edilmiş. Renklerle ve seslerle yoğrulmuş; mushafa, suya, rüzgârlara karışmış Filistin ruhu her yanı kuşatmıştır, İsrail için kaçıp kurtulma imkânı kalmamıştır. Nil’den Fırat’a kadar onları izleyecek, yüreklerine korku salacak direnişçiler onları gözetlemektedir. Ölüm onları beklemektedir; her yüzde, her beldede. Onlar için saklanmış ölüm; her kadının tarağında, saçının perçeminde. Bekleyin! der şair, sürekli bekleyin bizi; “Randevusuz gelir erkeklerimiz/Gök gürlemesinin ertesinde, yağmur sağanağında/Gelirler Rasul’un abasında, Ömer’in kılıcında.”

Vatanı çalınmış bir şair olarak Kabbani, bitmeyecek de olsa bir savaşa koyulur. Oruçlar gibi uzun kurtuluş savaşlarına. Mermerlerdeki nakış gibi izimiz kalacak, diyerek bu topraklardaki kalıcılığa vurgu yapan şair, bir sonraki randevuyu Telaviv’e verir. Sorgulama odalarındaki çocuklar, büyüyecek ve Filistin’in bütün kapılarından girecek: Nasrun minelallahi ve fethun karib!

Hüznün çocukları var, büyüyecekler

Uzun acının çocukları var, büyüyecekler

Toprağın,

mahallelerin

kapıların çocukları var,

büyüyecekler.

Onların hepsi

otuz yıldır toplandılar

sorgulama odalarında,

polis merkezlerinde, hapislerde.

Gözlerde yaş misali toplandılar.

İşte onların hepsi

bir an gelecek, bir an gelecek

Filistin’in bütün kapılarından girecekler.

Kabbani, Beşinci Güney Senfonisi’nde, gök devrimine bitişen yer devrimi çağrısını yinelerken ‘adını güney koyar’ söylevinin. ‘Direniş ve doğruluş’tur da adı. Gemiler, denizler; şairler; türküler; minareler; duvar gazeteleri; aşûrâ günleri; Fatıma’nın gözünde doğan ay; düğünlerdeki mermi tarrakası... direnişe can atar. “Adını güney koydum senin/ Sular ve başaklar koydum adını/ Çarpışan tütün fidanı/ Akşam yıldızı/ doğumu bekleyen tan koydum adını/ Şehadete susamış beden/ Devrim, dehşet, değişim koydum adını... Ey öfkenin toprağında kişneyen tay!” dizeleri, onun içinde çağıldayan, suskun ve öfkeli ruhunun muştulu bir geleceğe ayarlı sesidir. Bu ses; bilincin, kararlı adımların, özlediği dünyanın bedelini peşin ödemiş bir ruhun öfkeli ve umutlu yankısıdır.

Kişiler tanrılaştırılırken sözcükler kazığa vurulur. Sloganlar, adaleti bir türlü mülkün temeline yerleştiremez. Kabbani’nin dizelerinde ileti de, ironi de gizlenmez. Nebi’nin evinden Fatıma’yı çalanlar, “Ali’nin gözlerindeki hüznü de satar.” Açık artırmada tüm kutsallarını pazara çıkaran bu aşağılık zihin, Şam’ı fethettikten sonra işten çıkarır Halid’i. Onu fötr şapka giydirerek Cenevre’ye elçi olarak atar. İsrail’i gülle karşılayanlar Tarık’ı güvenlik mahkemelerinde yargılar. Artık güneş, tefeciye rehin verilmiş, Ömer’in kılıcı kırılmıştır. Gecenin yıldızlarını, ağaçların yapraklarını; bedevilerin gözlerindeki karalığı satanlar, Filistin’i de satarlar. Oysa

“Hanzala, bir Walt Disney kahramanı değildir!”

Kabbani’nin Kudüs şiiri, bu konuda yazılmış şiirler içinde, söyleyiş, duyarlılık, insanlık için gelecek umudu olması yönüyle fark edilir. Kudüs’e peygamberlerin kokusu sinmiştir. Yerle göğün kardeşlik ahdi, esenlik bildirisi Kudüs adıyla kayıtlara geçilmiştir.

Ey Kudüs ey peygamberler kokusu

Ey yerin göklere en yakın avlusu

Ey Kudüs ey yolların ışığı

Ey parmaklarını yakan güzel çocuk

Ey peygamber’in geçtiği gölgeli ova

Hüzünlü gözlerinle ey kentlerin incisi

Acıdır cadde taşları

Acıdır müezzin sesleri

Ey Kudüs ey sevdaya bürünen güzel

Bir yakarış güzellemesi gibidir ey nidaları. Çocuk, ışık, avlu, cadde, kentler arasında hüzünle dolaşılır. Acıdır cadde taşları. Peygamberlerin geçtiği gölgeli ovalarda, müezzin sesleri de keder yüklüdür. Kıyamet Kilisesi’nde çalan çanları Pazar sabahları kim çalacaktır? Zeytinin ve limon ağaçlarının serinliğine yaslanmış huzura kast edenler, çocuklara oyunları kimin getireceğini söylemelidir. Çocuklar, yeryüzüne Tanrı armağanıdır. Ve Tanrı onların gözlerinden bakar, der bir başka şair. Kudüs için rükûda, namazda, tan ağarıncaya, gözyaşları tükeninceye kadar ağlayan şair, İncil’i, Kur’an’ı kimin kurtaracağını, duvar taşlarından kanı sileceğini sorar. Kim? sorularıyla yeryüzünün her köşesine çevirir bakışlarını. Yankısı olsun ister çağrısının. Çünkü Kudüs’ün kurtuluşu insanın kurtuluşudur.

Kabbani, şiirin sonunda; özgür bir Kudüs’ü muştular. Gözlerin güldüğü, masmavi gökyüzünde güvercinlerin uçuştuğu, çocukların oyunlarına döndüğü, babalarla çocukların buluştuğu, zeytin ağaçlarının arasından güneşin gülümsediği Kudüs’tür bu. Selam yurdudur.

Ey Kudüs ey sevgilim

Yarın çiçek açacak limon ağaçları

Açılıyor yeşil sümbüller zeytinler

Gülüyor gözler

Dönüyor giden güvercinler gene

Tertemiz masmavi göklere

Dönüyor çocuklar oyunlarına

Babalarla oğullar buluşuyor

Senin çiçekli tepelerinde

Ey zeytin ülkesi ey selam ülkesi

Sonuç olarak, bugün bize ait bir hayat biçiminden söz edemiyoruz. Fikirlerimiz, olaylara verdiğimiz tepkiler, duygusal ilişkilerimiz bize ait bir değer içermiyor. Şehirlerimiz de tüm değer yargılarımız gibi ellerimizden ufalanıp düşüyor. Mekke, Kudüs, iktidar hesaplarında, ucuz pazarlıklarla tezgâha sürülüyor. Şam’ın, Bağdat’ın, Gazze’nin gözyaşları vicdanlarımıza damlamıyor. Modern, post-modern, yeni kolonyalist anlayışlar bizden kendilerine benzememizi, otantik, ontolojik özelliklerimizi melezleştirmemizi, pazarlığa konu edilemeyecek, göreceleştirilmeyecek hiçbir değer/özelliğimizin kalmamasını istiyor.

Bütün olumsuzluklar içinde, yürekli birkaç insanın çığlığı dolaşıyor gök kubbemizde. Korkulara esir düşmeden, aldatan dünyanın süsüne esir olmadan hakikat bilincinin ışıklarını açık tutmaya çaba sarf ediyor. Onlardan birisi olarak Kabbani de niteliklere yabancılaşan bir dünyada, koşullara teslim olmadan ilkeli, ödünsüz bir tavrın izini sürüyor. Modern zamanlarda, Filistin’in maruz bırakıldığı emperyal kuşatmaya, siyonist işgale karşı bütünlüklü bir dille, sahici çabalarla köklü karşı duruşlar istiyor. Direniş ruhu, hayatın her alanında yüksek sesle dile gelmeli, Kudüs bilinci, bir insanlık ve barış bilinci olarak haykırılmalıdır.

Kudüs bilinci dünyaya ama’sız ve yalın bir bakıştır.

Erdoğan Aydoğan Arşivi