Kimse yoktu. Haliyle sessizlik her yandaydı. Uzaktan böyle durumlarda köpeklerin sesi duyulurdu. Duyulmadı. Birkaç evin birkaç kapı lambası yandı, söndü. İki cümle önce: Evlerin bahçeli olduğu zamanlardı. Sık sık elektrikler kesilirdi. Sokak lambaları... Eğer çocuklar, sapan taşlarına hedef tahtası yapmamışsa yanar; sönük, fersiz gözlerini kırpıştırırdı. Kısa öksürüklerle orda kimse var mı makamında bir adam geldiğini haber verdi. Tuvaletlerin evin içine taşınmadığı vakitler; bilirsiniz. Takırtılarıyla gölge olmuştu ki adam, karanlığa karıştı. Şaşılacak bir şey yoktu, tuhaf değildi. Bir an ortaya çıkması önemliydi. Çıktı. Ses oldu, omuz verdi. Sesinden gelen güven yayıldı karanlığa. Sonra gitti.
Adımlarımı sıklaştırdım. O vakitler, ansızın bir şeyler olabilirdi. O vakitler, yani bundan kırk yıl evvel, ansızın beklenmeyen haberler gelebilirdi. Ansızın kalp atışlarınız hızlanır. Ansızın sevinciniz kaygıya, korkuya, acıya, öfkeye dönüşüverirdi. Ansızın duvarda gölgeler sessiz adımlarla yanaşır, kaldırım taşları ansızın yerinden sökülür; ansızın bir dal kırılır; kurşunlar çatılardan seker, yolun tam ortasında arkanızdan birden saplanırdı. Mertlik söylemleriyle kalleş eylemler birbiriyle yarışırdı. Ama duvar yazıları ansızın yazılmazdı. Bir kalabalığın sesinde çoğalır, marşlara eşlik eder; eli zincirli, beli tabancalı gözü pek gençler göstere göstere gelirdi. Renkler harmanlanır, siyah ve kırmızı tek tercih işaretlenirdi. Duvarlarda karşılıklı cenkleşirdi; katil oligarşiye geçit verilmez; tek yol devrim olurdu. Tanrı, Türk’ü korur ve yüceltirdi. Elbette, kanımız aksa da zafer İslam’ındı. Mahallemizin caddelerinden yüzünüzü kıbleye vererek çarşıya doğru inerseniz ortada ve onun solunda Mahir Çayan Mahallesi, sonra nereye giderseniz Gün Sazak Mahalleleri sizi karşılardı. Böyleydi işte o zamanlar. Anama bakarsanız adı batsındı, bir daha gelmesindi o günler. Ama biz; her köşede, meselesiz insanlarla karşılaştığımız sonraki zamanlarda o günleri, hep özledik... Sözün başında adımlarımı sıklaştırdığımı hatırlıyorsunuz. Ani bir durumda kaçmaya hazırdım yani. İyi koşardım. Bu kez öyle olmadı. Koşamadım. Dizlerimin bağı çözüldü. Sen de amma ödlekmişsin demeyi düşünmüyorsunuz sanırım. Bu saatte dışarıda olduğuma göre... Biz de herkes kadar cesur, herkes kadar korkaktık. Hangi filmdeydi hatırlayamadım bu cümleyi. Neyse kahramanlığım sinemada kaldı. Film bitince de her zaman olduğu gibi hemen eve dönmedik. Orda burda biraz sürttük. Memleket davasına adanmış cümleler ekledik çıkardık. Ardından derin bir sessizlik oldu. Sustuk, sonra gene sustuk. Ta ki M’lerin fırınına gelinceye dek. Babası yoksa ki genelde yoktur, saat bire ikiye kadar her zamanki konuşmaları tekrar eder dağılırdık. Bu kez de öyle yaptık. Tüm cümleleri yeniden sıraladık. Birimizin atladığını birimiz tamamladı. Ben, oradaydım ve öyle dememiştim. İtiraz uzamadan düzelttik. Türküler söyledik, şöyle bir bağlama çalanımız niye yoktu lan, diye beceriksizliğimize sövdük. İlerde birbirimizi çok özleyeceğimiz günler hatırına geceyi demledik, ortalığı topladık; bir kendimizi toparlayamadık, iki yandan aktı sel gibi fenerler, sesimizi aç köpekler işitti; etkili, yetkili merciler kör, sağır kaldı. Boşuna bekledik yaralarımızı sarmalarını. Ne ülkümüzün sesini işittiler, ne emeğimizin teri kurumadan omuzumuza dokundular. Bırakın saflarımızdaki boşlukları kapatmayı, birbirine selamsız yeni saflar dizdiler. Çok sonraları işittikleri bazı sözlerin hesabını sordular. Başka sesler işittirdiler bizlere. Anne, eş, sevgili, arkadaş seslerinden itiraflar devşirdiler. Elleri hep kemerlerindeydi. Hatırı sorulmadık, sayılmadık bir şey kalmamıştı. Hepimiz insanlığımızdan utanmıştık. Karanlıkta söylediler, karanlıkta geldiler. Karanlıkta biri tuttu, biri bıraktı. Kaç kişi tuttu, kaç kişi bıraktı bilemedik. Tutan, bırakanın; bırakan tutanın dostu düşmanı oldu. Bir sabah bir kapıya bırakılmış oldu; kiminin canlı, kiminin cansız bedeni. Soluk alan; aldığı nefesi, duyduğu sesi tanımadı. Uykulardan sıçradı, ansızın çığlıklara, ansızın gözyaşlarına boğuldu. Kimi kendini düşlere saldı, kimi uzun uzun baktı tüm gidenlerin ardı sıra.
Durdum. Ses bekledim. İçim kurudu. Bir el boğazımı sıktı, bıraktı. Gökyüzünden bir soluk bekledim. Allah’ım, dedim. Ayaklarım yere değdi. Kanımın aktığını duydum. Ayıpladım kendimi. Toparlandım. Hemen etrafımda biçimli taşlar aradım. Karanlıkta biçimli taş aramak da neyse? Taştan çok ne vardı. Hemen birkaçını ceplerime soktum, iki elime de dört taş aldım. Ansızın gelecek tüm saldırılara hazırdım! Yürümeye devam ettim. Tüm günahlarım başıma toplandı. Gök gürledi. Şimşek çaktı. Ya da ben öyle zannettim. Bir devinmedir gitti karanlıkta. Bildiğim tüm duaları okudum. Bu sefer başka bir şey oldu. Ne yapsam sakinleşemedim. İşte, gene; bir şey böyle yukarıya doğru saldırıya geçiyor. Kaçış yollarını kapatmış. Boğulacak gibi oluyorsun. Tüm odunları sırtında kırmışlar gibi çöküyorsun. Kasıklarına sancı yürüyor. Karanlığın kimsesizliğinde, gene de etrafına bakarak işiyorsun bahçe duvarına. Duyduğun rahatlama kısa sürede seni terk ediyor. Köpekmiş meğer çalıların arasından fırlayan. Köpekle göz göze geldik. O benden ben ondan... Arkamda biri var sandım. O kısacık anda köpeğin gözlerinde görmüştüm. Dönemedim. Kımıldayamadım. Bir filmde de böyleydi: Dark Horses. Atlar soluk soluğaydı. Nefesleri ışık sağanağıyla dalga dalga yayılıyor, sonra kayboluyordu. Bir adam ağaçların arasında, yüzünde korkunun her çeşidi... Düşüyor, çarpıyor, doğrulamadan kaçma çabasında. Elinde, yüzünde kan izleri. Yüzümde bir sıvı akıntısı. Kan mı? Elimi kaldıramıyorum. Sıvı boynuma doğru iniyor. Havada kurşun sesleri. Ayrı ayrı görmeyi düşlediğim gruplar birlikte geliyor. Kahrolsunlar, yaşasınlara karışıyor. Kanı yerde kalmayacak ve kökü kazınacaklar. Ayak sesleri. Telaş ve korku kol geziyor. Ş.yi düşünüyorum. Sloganlarda cesaret arayışları...
Biri yere düşüyor. 79’da. İlçenin tek lisesinin bahçesinde kaçışmalar. Herkes sinmiş, muhtemel saldırıya karşı korunaksız. “Ergün!” diyor, Necati. “Ergüüün!” diye üzerine kapanıyor, Kemal. Anne komşunun çağrısını duymuyor. Elindeki küreği ne yapacağını hatırlamıyor. İnip kalkıyor göğsü. Çabuk, diyor bir ses. Araba, ambulans, diyor bütün sesler. “Kaçın, saklanın!” çağrılarının arasında. Kızı kolundan tutup salkım söğüdün gölgesindeki mindere oturtuyor anneyi. Annenin göğsü inip kalkıyor. Nefes almakta güçlük çekiyor anne. Hiç kimse görmüyor, herkes, sesin geldiği tarafa bakıyor. Ajanslar, Ç.nin okul bahçesine rastgele açtığı ateş sonucu diyecek sonra... Annenin ellerinde bir avuç güneş, gözleri uzaklara çivili. Kuyudan kitaplar, defterler çıkarıyor anne. Siliyor kalan tüm karanlık cümleleri. Havuzun içine bırakıyor kitapları; kelimeler, sözcükler ak güvercinlere dönüşüyor. Gökte kanat sesleri, bir bir sela sesleri duyuluyor. Kıpkırmızı oluyor çeşmenin havuzu. Anlam veremiyor kendine ne olduğuna dair. Su getiriyor gören komşular. Bir telaşla doluşuyorlar avluya. “Anam, noluyor bana?” diyor. “Kötü şeyler düşünme, içini ferah tut. Hele euzu besmele çek, diyor yan komşu? Kızım, baban nerde, kardeşin gelmedi mi okuldan?” diyor. Ç. namlunun sıcaklığı teninde, hızla sokaklara dalıyor. Sokaklar, evler üstüne kapanıyor Ç.nin. Girilmeyen mahalle, sokak kalmıyor; herkes bir yana koşuyor, bir iz, işaret arıyor. Güneş kızıllığına büründüğünde evin önündeki insanlardan korkuyor kadın. Komşular birbirini sorguluyor, kalabalık çoğalıyordu. Ambulanstan indirilen ortaokul öğrencisinin bedeni, omuzlarda taşınırken annenin feryadı yeri göğü acıya boğuyordu. Ergüüün! Yavruuum!
Çekerek Caddesi’nin Garajlar mevkiinde biriken öfkeli kalabalık yağmura aldırmaksızın çoğalıyordu. Onlarca insan, sıkılı yumruklarını daha da sıkarak ilerlemeye çalışıyor, önlerindeki jandarma barikatını aşmaya çalışıyordu. Birbirine kenetli omuzlar, kederli yüzlerini ıslak bedenlerine gömüp ara sokaklardan karşıt görüşlülerin bulunduğu yere yöneliyordu. Gök çatırdıyor, jandarmanın, polislerin sesi tehditten uzlaşıya; kızgınlıktan merhamete dönüyor; lakin kimseyi eylemden vazgeçiremiyordu. Ofisin arkasını dolanıp Yenidoğan Mahallesi’ne giden sokağa geldiğimizde kurşunlar yağmura; yağmur öfkeye karışıyor; taşlar sağanak halinde bir o yana bir bu yana düşüyordu. Kurşunlardan, taşlardan sakınanlar kaçışıyor, yere düşenler sürükleniyor; açıkta olanlar birbirini siper ederken duvar diplerine sinenler, başlarını ancak kurşun sesleri kesilince kaldırıyordu. Hava karardıkça karardı, göz gözü görmez oldu. Rüzgâr fırtınayı kolundan tutup meydana bıraktı; her şeyi savurdu; sokaklar taştı; su, içindekilerle beraber caddeyi bir baştan bir başa aldı götürdü.
Sürünerek bir duvardan diğerine yanaştım. Atladım. Köşeye sindim. Nefes almıyordum adeta. Cebimdeki taşlardan biri düştü. Eğildim. Burnuma ağır bir koku geldi. İçim kalktı. Tüh lan, dedim; pisliğe mi bastık ne? Tam bu sırada bekçi düdüğü geceyi ikiye böldü. Kimse tınmadı. Bekçiden de ses çıkmadı. Eve daha çok vardı.

