“Öykü, hakikati kendisiyle mukayyet olan ve kendi şartlarına göre yaşayan bir edebiyat türüdür.”1 “Biçimsel arayışlara yatkın yapısı, zamanın dilini ifadedeki zengin imkânları, yazarına tanıdığı geniş özgürlük alanlarıyla edebiyatın yenilikçi ve hareketli türü olan öykü; insanlara, birikim ve deneyim aktarır.”2
Dünyada bir amaç üzere var olan insanın duyup hissettikleri, yapıp ettikleri, sevinip üzüldüğü, çaresiz kaldığı ve beklediği her şey, onu değerli kılan ögelerin bir parçasıdır. İnsan, güzel ile iyiyi, faydalı olanla zevk vereni birbirinden ayırmaksızın aslî değerlerin birliği ilkesiyle hayatın/varlığın anlamını kavramanın yollarını arar. Yeri ve göğü birbiriyle tam bir uyum içinde yaratan Rahman’ın yaratışında bir aksaklık, kusur olmadığını bilir. Cemal Şakar’ın ifadesiyle “Bu bağlamda sanat, bütünsel bir âlem tasavvuruna sahip insanların, yaratılmışların bütünsellik içerisindeki yerini, anlamını, işlevini anlamaya yönelik kaygının estetik tezahürüdür.”3 Varlıktaki mükemmellik, onu kendi eylemlerini seçerken de en güzeli, en iyiyi aramaya ve gerçekleştirmeye sevk eder. Farklı sanat ürünleri, bu çabanın neticesinden neşet ettiği gibi öykü de modern zamanların çalkantılı ruh hallerinde bu güzelliğin, dinginliğin arayışına katkı sunma çabası olur. Aynı zamanda insanın yatışmayan yapısına ayna tutar.
Necip Tosun, Modern Öykü Kuramı’nın sunuş yazısında bu gerçekliğe işaret ederken şu tespitlerde bulunur: “Öykü, her dönemde, hayatın akışı, anlamı ve ritmi üzerinde söz alır. Bulunduğu coğrafyanın dili, gerçekliği ve koşulları içerisinde değişmez duyguları, o çağın, o anlayışın verileriyle yeniden, yeniden üretir. Çünkü amacı deneyimleri aktarmak ve hayatı, gerçekliği sorgulamaktır. Öykü, insanlığın çalkantılarla akıp giden varoluşsal macerasındaki dönüm noktalarını, kırılma anlarını kayda geçirmek ve bu anlara ilişkin doğru sorular sormak, karanlık yönlerine ışık olmak ister. Amacı her dönemde hayatın gizine ilişkin kalıcı fotoğraflar çekmektir.”4
Hayatın gizine dair çekilen fotoğrafın sahiciliği, bize ait olup olmadığı önemli bir sorunsaldır. Mehmet Narlı’nın “Benim Öykümü Kim Yazacak?”5 sorusu buna bir cevap arayışı niteliğindedir. Bizim öykümüzün izini sürmek; içinde yaşadığımız toplumun rengine, kokusuna, sesine göz kulak olmakla mümkündür. Okuduğumuz her öyküde beni/bizi bulabileceğimiz bir anlatı, atmosfer, kurgu ve dil bulabilmek; uzun vadede kendimizden ve kendiliğinden bize benzeyen ama biz olmayan, “Bu, benim gördüğüm sensin.”6 diyeceğimiz bir öykünün kapısında beklemeyi göze almakla sağlanabilir. Hesaplaşma, arayış, yeni bir yol ağzında nöbetleşmeler; içindeki yaralardan damlayan kanın nedenini anlamaya çalışan bir kapıda -yerli ve sahici bir kapıda- insanı yani kendimizi, hepimizi bulma niyetidir. Bu niyetle yazının divanında durulur, rahlesinde boyun bükülür.
İki kapak arasında tuttuğumuz hikâyeler, yazarların yaşadıkları çağın, kuşağın algısını yarına bir ses olarak bırakabilme çabalarını ifade eder. Kimi zaman bir yeni/yeniden başlama diyebiliriz; üstelik bütün erken yenilgiler heybesindedir. Bu öykülerde, elden ele dolaşır taşlıkta kırılan yanlarımızın haberleri. Sıcak gülümsemelerin yerini metal yorgunlukların aldığı bir çağda yaralarımıza dokunur. Kıyılarımıza vuran dalgalardan bir haber öğrenmeye, toprağın kabarışından duyulacak bir sesi yakalamaya çalışırız. Oysa gecenin sızan karanlığında, kayboluşlar üretilmiştir sessizce. Üstümüzde zehirli bir kara dolaşır. Çoğu zaman yaşananları aklımız havsalamız almaz. Tutunduğumuz, bildiğimiz, kendimizi tanımladığımız değerler, ayaklar altındadır. Sesimizi kaybederiz; her şeyimizi kaybederiz. Günlerce, haftalarca yaşayıp yaşamadığımızı anlayamaz, buna dair hiçbir şey söyleyemeyiz. Sonra iki elimizle başımıza devşirdiğimiz aklımız, sekîneti indirilmiş kalbimizle küflü bakışlara inat, dünyaya merhaba diyen baharların müjdesini alırız. Kafasıyla gövdesi arasında kopukluk olmayan, kökü toprağın derinliklerinde, dalları gökyüzüne uzanmış bir güzelliği yerleştirmek, çoğaltmak için avareliklerden sıyrılmış, diri ve sorumlu bir zihinle insana ait gerçekliği dile getirmeye çabalarız. Bu çabanın sanat-edebiyat dünyasında pek çok adı vardır: Mehmet Âkif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören...
Hüseyin Su da bu öncülerden biridir. Öyküleriyle, eleştiri-deneme yazılarıyla, yayın faaliyetleriyle hikâyemizin izini sürmektedir. 1952’de Kırşehir/Çiçekdağı’nda doğan Hüseyin Su, ilköğrenimini doğduğu köyde, ortaöğrenimini Kırıkkale’de (1972), yükseköğrenimini Ankara’da Dil ve tarih Coğrafya Fakültesi, Yeni Türk Edebiyatı Bölümünde (1980) tamamladı. Hikâyeci ve Romancı Olarak Samipaşazade Sezai adlı bitirme tezini yazdı. Öğrenciliği sırasında memurluk, daha sonra da edebiyat öğretmenliği ve kütüphanecilik yaptı. Yazmaya, Edebiyat dergisinde başladı (1980). İlim Sanat, Mavera dergilerinde ve bazı gazetelerin sanat sayfalarında yazdı. Hece (1997) ve Heceöykü (2004) dergileriyle Hece Yayınları’nın kuruluşuna öncülük etti. Kuruluşundan itibaren de on sekiz yıl boyunca Hece dergilerinin ve Hece Yayınları’nın yayın yönetmenliğini yaptı (1997-2014). Her iki dergide de öykü, deneme, inceleme yazıları yazdı. Öykülerinden “Ateş” Boşnakçaya; “Ana Üşümesi” ve “Giden Gün Ömürdendir” Arnavutçaya, “Gülşefdeli Yemeni” Azerice ve Farsçaya; “Yüzündeki Deniz Duruluğu” da İtalyancaya çevrildi. Türkiye Yazarlar Birliği 6. Edebiyat Mevsimi’nde “2014 Hikâye Ödülü” aldı. Öykü harici kitapları: Bir Yağmur Türküsü, Kalemin Yükü, Yazı ve Yazgı (Deneme); Öykümüzün Hikâyesi, Irmağın İçli Sesi- Atasoy Müftüoğlu Kitabı-, Edebiyat Eylemi ve Nuri Pakdil, Hikâye Anlatıcısı adlı inceleme kitapları; Keklik Vurmak adlı söyleşi kitabı, Nuri Pakdil’in Mektupları adlı eseri ve üç ciltlik Takvim Yırtıkları adlı günlükleri bulunmaktadır.7
İçkanama, Hüseyin Su’nun Tüneller, Ana Üşümesi, Gülşefdeli Yemeni ve Aşkın Halleri’nden sonra beşinci öykü kitabı. Uzun yıllar yayın yönetmeni olmanın sorumluluğu ile kendi kitaplarının neşrini ertelemiş bir yazar Hüseyin Su. Takvim Yırtıkları’ndan sonra suskunluğun kapılarını öyküyle biraz aralamış oldu. Öyküyü, hayatın bize yaptıklarına karşı bir misilleme olarak gören Hüseyin Su, doğru gitmediğini gördüğümüz, beğenmediğimiz durumlarda, öykülemeye başvurduğumuzu; büyük kurgunun içinde, bize tanınan küçük kurgu alanlarında, becerimizi, sorumluluk bilincimizi, nelere meylettiğimizi de sınamak anlamında öyküler kurarak hayata müdahale ettiğimizi; böylece içhikayemizi gözden geçirdiğimizi, solan, çürüyen, dökülen yerlerimizi yenilediğimizi ifade eder.8
Büyük anlatılardan çok, içinden geçtiği sokağın, yitip giden geçmişin ukdesi içinde kalmış insanların öykülerini yazan Hüseyin Su, Ömer Lekesiz’in ifadesiyle bir portre hikâyecisidir. Sessiz, kırılgan, mahcup; olmak istediği yerde bir türlü olamamış, çevresince anlaşılamamıştır onun kahramanları. Onlar da bir türlü kendini anlatma becerisine erişememiştir. Hayatın kıyısındadır hep. Rüzgâr en erken onları savurur. Akşam çabucak iner, göğüslerine çöker; dağ olur. Seslerini kimseler duymaz. Yan yana uzatılmış iki değnek gibidir yaşamları. Çoğu zaman içinden yüzüne karşı konuşur kahramanlar. Bu, iş yerinde, sokakta, ev içlerinde de böyledir. Konuşsa her şey kırılacak, dağılacak gibidir. Sözleri toparlayacak mı dağıtacak mı karar veremez çoğu. Kurgusaldır yaşamları. Doğrular ve yanlışlar; sevgiler ve nefretler zihinseldir, dile gelmez. Dile gelen her şey savrulmuş, çözülmüştür. İlmeği tutturulamamış yaşamlar, iki yanından akar. Yenilginin diplomasisi sürdürülür. Haklı çıkmanın gerekçeleri hazırdır. Hazır gerekçeler, tedirginliğe engel/çare değildir. Susunca bir yol açılır sanki. Arklara hayat veren su gibidir. Arklar emanet aldığı bu hayatı bahçelere taşır, şenliktir yeryüzü. Yeryüzü suskunluğun neşesini taşır göğsünde. Çok sürmez bu neşe, kıraç toprak bütün suyu emer. Nefessiz bırakır özlemleri. Çare, kaçmakta bulunur. Susku, kaçışa; kaçış suskunluğa eklenerek sürdürülür yaşam. Oysa kendinin bile ücrasında yaşayan biri için gidilecek yer ne kadar uzak olabilir?
Altı uzun öyküden oluşur İçkanama. ‘Yemen Treni Gözleri’ öyküsünü dışarıda tutarsak kalan beş öykü tek bir öykü gibidir. Girişte, İçkanama Tanı’sıyla karşılaşırız. Sevgili kızı Cemile Sümeyra’nın acısıdır bu. Kederin tarifsiz yumağı düğüm düğümdür boğazımızda. Dokusu hassas ve yükü dert olan bir hayatta içe doğru akmıştır. İnsan, içini bir kurdun sürekli oyduğunu, bir acının biteviye içini yaktığını bilir de kimselere diyemez, sonra içindeki kan tutar onu, yaşamın öz suyunu çeker; ağır gelir yaşamak.
İçimden Yüzlerine Karşı öyküsünde, işe gitmek üzere durakta bekleyen, otobüse binemeden beş on adım ötelere savrulan, güç bela bindiği otobüste diğer yolcuların tutum ve davranışlarına öfkelenen sonunda delirmenin sınırlarına varan ve topladığı tüm gücüyle içinden geçenleri onların yüzlerine haykıran adamın hikâyesi anlatılır. O; yaptığı, bir iş olarak görülmeyen, yok gibi davranılan, eşine göre müzmin bir tembel; günlerce tarak vurulmamış, iki günlük kirli sakalı, ütüsüz pantolonu ve kırışık gömleğiyle her vakit yorgun ve mutsuz biridir. Herkesin kendine baktığı ve kendindeki zayıflığı fark ettiğini bilmenin öfkesiyle iç sıkıntısı büyüyen kahramanımız ezildikçe herkesten ve her şeyden nefret ediyor. Kendine verdiği teselli çabucak kayboluyor, ne kadar sevimli görmeye çalışsa da bunu, uzun soluklu sürdüremiyor. Kaygısız davranma çabalarına gülerken içinin en derin en insani yeri acıyla yanıyor. Hayat denen arbedenin dilini bir türlü çözemiyor. Güçlü bir gözlemle atmosfer yaratmada oldukça başarılı olan Hüseyin Su, sabah telaşında otobüsün içindeki hareketliliği daha doğrusu hareketsizliği herkesin ötekine bakışını, söylenmelerini, etkili bir şekilde anlatıyor. (age, s.19-21) otobüsün içindeki uzun iç konuşmalar, sorgulamalar bir zaman sonra asıl suçlunun kim olduğu sorusu etrafında kümeleniyor. Ayfer Tunç’un “Kapak Kızı” romanında olduğu gibi asıl suçlu kim? Kötü, suçlu ve günahkâr dediklerimiz gerçekten kötü, suçlu ve günahkâr mı yoksa birileri öyle dediği için mi hepimiz onları kötü, suçlu ve günahkâr mı kabul ediyoruz? “Tacizci benim!” diye dikkat çeken; ardından “Siz beni taciz ediyorsunuz!” haykırışıyla delirmenin sınırlarında, tüm toplumun olan bitenler karşısında kendi sorumluluğunu görmediğini haykıran kahramanın eylemi, kaybedecek bir şeyi kalmayan insanın tavrını yansıtıyor. Onun davranışında, her gün parça parça suça duyarlı yanları koparılıp atılan bir toplumda yaşamanın trajik yönünü görüyoruz. Haber kanalları, gazeteler, marketler, vitrinler, McDonald’slar, yazlıklar, reklam panoları, mega siteler, arabalar, eşyadan içine girilemeyen evler, sanal sevgililer, telefonlar, hepsi ama hepsi taciz ediyor bizi diye haykırıyor. “Atın beni de otobüsten!” diyor. Etrafından kendisine yönelik gittikçe artan, yükselen gülüşmeler; deli bu! tanısıyla otobüsten indirilen kahramanın bu tavrı, sonraki öykülerde görüleceği üzere, bir yaşam şekline, kalıcı bir davranışa dönüşmüyor. O, zayıf, edilgen, yenik ve silik bir kişilikle yaşamaya devam ediyor.
Yemen Treni Gözlerinden öyküsü, tesiri en güçlü öykülerden... Zaman, mekân ve kişi belirsizlikleri içinde, kalbi sökülmüş çağın başımıza her an musallat edebileceği bir zulmü anlatıyor. Başlıkla öykü ilişkisini buluşturmaya çalışıyoruz; çok da başarılı olmadığımızı bilerek. Yemen’in uzaklığıyla, Yemen’de yaşanan acının yakınlığı hâlâ içimizde dolaşıyoruz. Yemen’de niçin öldüğünü, orada ne aradığını bilen insanların yaşadığı acının karşısında burada olanlar bambaşka bir şey. Hiçbir haklı gerekçeye dayanmayan ve ne olduğu belli olmayan bir durumda her şey acının, zulmün kendisine odaklanmıştır. Gördüğümüz sadece zulümdür. Ama niçin? Onu bilemiyoruz. Nurdan Gürbilek’ten ödünçleyerek söylersek; aşağılanmış olmanın insanı bazen nasıl kapanmayan bir yaradan ibaret bırakabileceğini sanki bütün yönleriyle anlayalım diye dokunmuş gibidir,9 Yemen Treni Gözlerinden öyküsü. Aynı zamanda tüm insanlık değerlerini yitirmiş bir halde sadece öldürmek için öldürmek ve sadece başkalarının acılarıyla zevk almak gibi psikolojik hastalıkla izah edebileceğimiz bir durumla karşı karşıyayız. Bir sabah evinden alınıp şehrin dışında askeri bir kamp alanına götürülen kahramanın gördükleri, hissettikleri ve yaşadıkları, son derece trajik. Korkunun türlü renkleri gözler, eller ve vücudun farklı bölgelerinde gezinirken bütün bu acılara nasıl dayanabildiğinizi izah edemiyorsunuz. Zorbanın; yargılayan, küçük düşüren, utandıran bakışının, eyleminin nesnesi oluyor, savunmasız kalıyorsunuz. Ruhunuz hor görülmenin, yok sayılmanın, acısıyla kıyılıyor. Kafes sadece kısıtlanan hareket alanınız değil, küçülen dünyanız, küçük düşürülen kişiliğiniz oluyor. Çok güçlü zannettiğiniz kişiliğiniz, bu aşağılanma karşısında öfkeden, pişmanlıktan için için kendinizi yer bitirirken çözülüveriyor.
Dünya Evinde Ağız Dalaşı öyküsü, konuşarak kendilerini tüketmiş ardından evden çıkıp gitmiş bir adamın bir hafta sonra eve dönüşü sonrası karısıyla ilişkilerini, beraber akan bu hayatın parçalanışını, kuruyup kalmasına dair iç konuşmaları ele alıyor. Ağız dalaşı konuşmaya işaret ederken öykü boyunca susan, iç konuşmalarla söyleyeceklerini dile getiren kahramanlar, eviçlerindeki çözülmenin, gittikçe birbirimizden nasıl uzaklaştığımızın trajik koreografisini şekillendiriyor. Yüzünde acı tarlası, gittikçe uzaklaşan, yabancılaşan sesler; içinde kaynayan bir dünya, biraz sonra seddini yıkacak bakışlarla kuşatılmış bir ev içinde, en iyi anlatış, artık susmak oluyor. Kahramanlar, birbirlerinin sadece omuzlarından aşağısını görüyorlar. Yüzüne baksa konuşsalar tekrar başa dönecekler. En dayanılmaz çığlıklarla susuyorlar. “Susku, bir sona gelip dayanma oluyor. Kendinin, eyleminin, karşısındakinin farkında olarak bilinçle tercih ediliyor. Bir karar olarak ortaya çıkan bu susma, kahramanın aşırıya gittiğini doğrulaması ya da ceza olarak da belirginleşebilir. Aynı zamanda susku, düşüncenin bittiği, tamamlandığı, devam edecek bir düşüncenin sürmesi için zaman sağlamayı ya da düşüncenin yadsındığı bir duruma karşılık gelmek üzere de ortaya çıkabilir. Susmadaki arınma, susmadaki yavaşlık, susanların zihninde akıp giden konuşmalar, en uygun zamanın gözetilmesi duyulmamış bir ezginin sürekli akıp gitmesi gibidir.”10 Öyküde susku, birbirlerine ait olan neydi, sorusuyla içten içe bir korkuyu büyütüyor. Kahramanlar, dünya evinin çetrefilli yollarında kayboluyorlar, hiç yoktan çıkarttıkları hır gürlerle birbirlerini yiyip bitiriyorlar. İçlerinde onulmaz yaralar açıyorlar ve en sonunda dönülmez sapaklara giriyorlar. Daha da kötüsü aynı yoksunluk ve yürek darlığıyla dolaşıp duran ne çok insanla yolları kesişip duruyor sürekli. Üstüne üstlük kimse kimseyi görmüyor, gözetmiyordu. Hep beraber yuvarlanıyorduk. Hem bir yerde buluşamıyor, hem de birbirimizden kopamıyorduk, hayat, ne denli ağırdı böyle; ağır ve acımasız... Bir uyumsuzluk, çatışma ki kimseyi dışarda bırakmıyor. “Yorgun” sözcüğünün ağırlığı düşüyor öyküye. Böyle yaşamaktan yoruluyor kahramanlar. Anlaşmazlığın karanlık gölgesi altında bile yazar, ev içini koruyan, evin hayatımızın merkezi, yapının kilit taşı olduğunu hissettiriyor. “Kapının açılışıyla birlikte evlerinin o bildik kokusunu hissetti ve rahatladı. Ev halinin, insanın iç dünyasını yatıştırıcı bir etkisi vardı ve o buydu işte.” (age, s.57) Kahramanlar öykü boyunca bu duyguya tutunuyor ya da tutunmak istiyor.
Gülümse, Hayat Gülümse! öyküsünde, bir terminalde her zaman olduğu gibi gelmeyecek ve kendisini beklediğinden haberi bile olmayan birini bir saat bekleyen, kendi ağırlığını her geçen dakika daha fazla hisseden, şu hayat, bir kez de bize gülümsese serzenişiyle aldığı üç gazeteyi ilan ve reklamlarına, üçüncü sayfa haberlerine kadar okuyan adamın ayrıcalıklı bir köşe hayal ederken oturacak başka yer yokmuş gibi gelip yanına ilişivermesiyle alt üst olan konforunu(!), hafızanın sıçramaları, zorlamalarıyla, yanı başında kendisine çevrilmiş delici, yakıcı bakışların etkisi altında ürperti, telaş ve iliklerine kadar işleyen korku sarmalında, gözün geçmişle cilveleşen kırpışmalarının da yardımıyla ilkokul sıralarında itişip kalkışarak, küsüp barışarak oturduğu çocukluk; uslanmaz, sorumsuz ve haylaz ikili olarak ele avuca sığmayan gençlik arkadaşı olduğunu anlaması ve onunla evine kadar gidişi ve oradan sebepsiz korkularla habersiz ayrılışı anlatılır. Hüseyin Su, yıllarca görüşmemiş, birbirini arayıp sormamış bu arkadaşların hem zihin dünyasını hem de fiziksel çöküşünü ustalıklı bir şekilde betimliyor: “Yüzü yara izleriyle delik deşik olmuştu. Alnı kırış kırış, çoğu dökülmüş seyrek saçları yağlıydı ve belki de günlerce yıkanmamıştı. Gözleri çürük bir ağacın budak yerleri gibi oyulmuştu.” (age, s.92) “Ağır bir gıcırtıyla açılan kapı, onu takip eden ekşi bir rutubet kokusu, neredeyse eşyasız bir ev, kırık dökük iki kanepe, camları kırık oda kapıları, kırık dökük sehpalara, sandalyelerin üzerine atılmış birkaç parça giyecek, bunların arasında saçları taranmamış, üstü başı dökülen, bakımsızlıkları her hallerinden belli, yalnızca gözlerinin içi gülen iki kız çocuğu, rengini yitirmiş rengiyle duvarlar ortamın hüznünü daha artırıyordu.” (age, s.93-94) Bu ifadeler bize kahramanın arkadaşının nasıl bir hayat yaşadığını yeterince anlatıyor. Oysa adam, kendi küçük meselelerini ne kadar da büyütüyor, hemen zayıflık gösteriyordu. Çoğumuz da böyleyizdir. Etrafımızda olan biteni görmeyiz. Sadece biz öyleyiz zannederiz. Kaybettiğimizi de hep başka yerde ararız.
Sokaklar Boyunca Koşar Adım öyküsünde, yenilmişliğinin yorgunluğunu taşıyabileceği düşüncesiyle defterine çizgiler çeken çocuğun başından ayrılan adamın biraz daha rahat, nefesi açılmış, dünyayı ve içindekileri umursamaz gibi yürüyüşünü görüyoruz. İş, amir, dosya benzeri şeyleri kopartıp atarak defterinden yürüyor. Ama hiçbir duygu onda uzun soluklu olmuyor. Bir türlü akıp giden yolu bulamıyor. Kısa sürede kendisini boğan o girdaba kapılıyor. Dönenip duruyor. Her zaman olduğu gibi her şey, yarım kalıyor. Talihsiz mi denir, beceriksiz mi, uyumsuz mu, bilemiyor. Tutunamayanlar’ın kahramanı Turgut Özben olmadığını biliyor. Hiçbir şeyi kendine itiraf edemiyor. İş yerine gelemeyeceğini haber vermek için telefon kulübesinde beklerken şefini arkasında, sırada görüyor. Merhabalaşıyorlar. Utanıyor, tüm cümlelerini unutuyor. Şefinin evi ara, ifadesiyle elinin tersiyle itilmiş gibi bir duyguya kapılıyor; bir kez daha yeniliyor. Küçülüyor, varlığı buharlaşıyor. Hayallerine sığınıp öylece kalmak istiyor; hayallerin insanı kıstırmayan yanına güveniyor fakat insanlar onu bir türlü kendi haline bırakmıyor. Bir insan gözden kaybolurken nasıl büyür? Bulunduğu yerde derin çukurlar, durmaksızın dönen çemberler, eriyen bedenler çoğalırken sandalyesinden doğrulup omuzlarına dünyanın yükünü alıp giderse kendinden geriye ne kalır düşünmeden yapabilir mi? Oysa “Ne güzeldi insanın açıklanamayacak şeylerinin olmadığına inanması.” Bir kendisi böyle inanıyordu sanki “açıklanamayacak şeyleri vardı ve onlardan kaçıyordu. Hâlbuki kaçamıyor, onlarla kendini boğuyordu.” Hayat karşısında yenilmişti ve yenilgiyi bir kader gibi giyinmişti. Hiç kimsenin, hiçbir şeyin hayatında varlığına da yokluğuna da tahammül edemeyen en zayıf insanî yanına hayıflanıyordu. Ne denli kendinden kurtulmak istese de bir türlü bunu yapamayan kahramanımız, attığı kendi varlığını yine ilk kendisi tutuyor. Kaybolduğunda da kara kaygılar içinde bata çıka kendini arıyor. (age s.102)
Aylarca görmese hatırlamayacağı sırnaşık mı sırnaşık bir arkadaşı dalmaya çalıştığı hayallerinden çıkarıyor onu. Anlamsız bir yığın şeyin içinde buluyor çay içerlerken kendini. Adam, arkadaşıyla oturuyor ama kendi içinde akıp gidiyor. Ona her insanda olduğu gibi kendisinin de küçük, zayıf yanları olduğunu, hayatında çıkarıp atmak istediği şeyleri; öyle büyük ve önemli biri olmadığını, bunu da önemsemediğini anlatmak istiyor ama anlatamıyor. Hiçbir şeyde sonuna kadar gidemiyor. Derinlerde, uzaklarda ve acınacak bir halde. Hâlbuki o da herkes gibi büyük işler başaracak biri olarak görülmekten hoşlanıyor. Dünya dönüyor, insanlar işlerine koşuyor, gazeteler boy boy resimlerle çıkıyor, daha fazla üretmek ve daha başarılı olmak için insanlar birbirini eziyor; daireler açılıp kapanıyor, çaycı boşları alıp dolu bardakları bırakıyor. Gazeteci–yazarlar dünyanın bütün işleyişini sütunlarında, masalarında yeniden yeniden kurguluyorken o sokağa dalıyor. Adeta Stefan Zweig'ın Amok Koşucusu gibi hiçbir şeye aldırmadan içinden geçenleri insanların yüzlerine çarpa çarpa ilerliyor. Son bir çırpınışla kendinden kurtulamadan bunu istemeden asfaltın sıcaklığını duyuyor. Acıyan kalabalığı, üzerine eğilen yabancı yüzleri görüyor. Bedeni soğurken dünyanın yükü hafifliyor. Modern dünyanın cinnetine yenilmiş bir zihin her satırda bizi çarpıyor, sarsıyor. Ya her şeye boş vererek herkesleşerek, sıradan bir dünyanın eteklerine takılıp yaşayacağız ya da yara bere içinde kalarak mücadeleyi sürdürecek, yaşamın kıyılarında yaralarımızı saracağız.
Tasviri Nafile Bir Şehrayin öyküsü, Sokaklar Boyunca Koşar Adım öyküsünün devamı niteliğinde. Hayatla ölüm arasındaki ince çizgide terk edişler, rahatlamalar, hüzünler, teselliler doluşuyor asfaltın üzerine. Giderken fark ediliyor, hüzünlü bir şarkıya dönüşüyor. Hepimizi içine alan kocaman bir boşluk oluşuyor.
Daha önceki öykülerinde olduğu gibi İçkanama öyküsünde de kişi ve mekân adlarına hiç yer vermiyor Hüseyin Su. Bu yanıyla kendileriyle rahatça özdeşleşebileceğimiz kahramanlar ve rahatça içselleştirebileceğimiz mekânlar sunuyor.
Anlatı tekniği olarak çok fazla arayış içerisinde, yeniliklerin peşinde olduğu söylenemez Hüseyin Su’nun. Tahkiyeyi öne çıkardığı, iç konuşmalara, ruhsal çözümlemelere, sorgulamalara önem verdiği bir anlatı evreni var. Kronolojik sırayı esas alan bir yaklaşımla vak’a bütünlüğünü koruyan, başı sonu belli, derli toplu öyküler ortaya koyan Su, anlatıda kopukluğa düşmeden hikâyesini çatıyor.11 İçkanama’da, öykülerin yolları bir yerde kesişir. Başkişi, adeta bütün öykülerin başkişisidir. Bir romanın parçalarında gibi rastlaşırız onunla. İçimden Yüzlerine Karşı öyküsünü 31. sayfada “Kaldırımda yüzüstü uzanmış altı yedi yaşlarında bir çocuk, defterini yere sermiş hem ders çalışıyor hem de kâğıt mendil satıyordu… Eğildi, çocuğun önündeki defterin açık sayfasına ve yazdıklarına baktı. Sayfayı yarılamıştı; kırmızı ve mavi iki çizgi arasına bir satır düz çizgi, bir satır kırık çizgi, bir satır da eğik çizgi çiziyordu.” cümleleriyle bırakır. Sokaklar Boyunca Koşar Adım öyküsünün başında (age s.99) “Yenilmişliğimin yorgunluğunu taşıyabileceğime dair bir duyguyla çocuğun başından ayrıldım. Düz çizgi, kırık çizgi, eğri çizgi, diye kendi kendime tekrar ederek yürüdüm.” ifadeleriyle kahramanımızla yeniden karşılaşırız. Aynı şekilde, Gülümse, Hayat Gülümse! öyküsünde yıllar sonra karşılaştığı arkadaşının evine ürkek adımlarla giden kahramanımız, onu kederli yaşantısıyla, harabe bir evde, annesiz çocuklarıyla bırakıp kaçar. “Arkamdan kapanan kapı sanki benim üzerime kapanmıştı…” ifadeleriyle biten öykü kahramanına Tasviri Nafile Bir Şehrayin adlı öyküde “Arkadaşıma haber vermeden evinden çıkıp gittiğim için kendimi acımasızca suçlayabilirim. Çocuklarını şimdi daha çok sevebilirim.”(age s.123) ifadeleriyle rastlarız. Yine sayfa 91’de Gülümse, Hayat Gülümse! öyküsünde, otogarda karşılaştığı arkadaşının dramatik görüntüsüne bakarken İçimden Yüzlerine Karşı öyküsüne gönderme yapılarak: “Otobüsün kapısından savrulup düştüm diye kaç günümü zehir etmiştim kendime.” diye yazıklanır. Sonra sayfa 139’da şehrin merkezinde kaldırıma boylu boyunca dünyayı iplemeksizin uzanmış, gözlerinde yaşama dair umut olan o çocukla tekrar karşılaşırız. Birbirinden ayrı gibi duran fakat iç içe hikâyelerden oluşan kitapta bazı öyküler (Yemen Treni Gözlerinden), Hüseyin Su acaba roman mı yazacak zannını kırmak için gibidir. Ya da öykünün adı her ne olursa olsun bu kahramanlar, tek bir hayat yaşamaktadır. Sessiz, kırılgan, hep yenilmiş, hiçbir şeyi değiştirememişlerdir. Yoğun bir iç hesaplaşma içindedirler ancak bir türlü değişimi sağlayabilecek bir güce dönüşmemektedir bu. Alınabilen tek risk, Yemen Treni Gözlerinden öyküsünde kahramanın onca acı, işkence ve zulüm sarmalında zorbanın kolunu ısırmasıdır: “Yattığı yerden acı, çaresizlik ve utançla baktı yalnızca. Aldırmadan abandılar üzerine. Boynunu sıkan bir kola ne yaptığının farkına bile varmadan sarıldı, bütün gücünü dişlerinde toplayarak ısırdı. Ondan sonra olanların hiçbirini hatırlaması mümkün değildi.” (age s.53)
Uzun cümleler kuruyor Hüseyin Su. Ama konuşmak isteyen cümleler değil bunlar; susmak, susmak isteyen cümleler. Sonu gelmiyor kederlerin. Yalnızlıklar paylaşılamıyor. Kesik kesik cümleler bir türlü tamamlanamıyor. Sorular, birikmiş. Sorular, dizi dizi fakat yazar, soru işareti kullanmıyor. Virgüller, virgüller, açıklamalar; sayfa yarıya gelmiş nihayet bir noktaya rastlıyoruz. “Bunca evrakın ne zaman ve nasıl biriktiğine, hepsinin de tek tek elden hızla nasıl geçtiğine ve tabi ki neye yaradıklarına, insanların bütün bu kâğıtların ardından ne diye koşturup durduklarına, verilen tarihlerin, sayıların, atılan imzaların, basılan mühürlerin ne anlama geldiklerine, kayıt işlemlerinin neyi kayıt altına aldıklarına, çekmecelerin, dolapların, depoların birer hazineymişçesine neden kilitli kapılar ardında korunduklarına, her görevlinin nasıl olup da büyük bir arzuyla kendinden alttakine karşı tanrı, kendinden üsttekine karşı da kul olabildiğine ve bu durumun, bu gönüllü kulluğun daha kapıdan girer girmez herkese nasıl bir ruh gibi sindiğine bir türlü akıl sır ermeyen o dünya, müdürünün yüzünde ve gözlerinde karşısına gelip dikildi.” (age s.16-17, ayrıca bkz. s.62) Doğrusu garipsiyorsunuz sonu gelmeyen cümleleri. Öykünün üslûbuna zarar gelir endişesi taşıyorsunuz. Duruma ve karaktere dair her şeyi söylüyor Hüseyin Su. Okura boşluklar bırakmıyor. Her şeyin söylenmesi rahatsız ediyor bir bakıma. Sonra sessizliğin telaşında yaşayan kahramanın noktayla sükûna eremeyen ve bir kurallı cümle halinde seyretmeyen yaşantısı da bu anlatımın bilinçli bir tercih olduğunu fark ettiriyor.
Ben anlatıcının kahraman anlatıcı ve ilahi bakış açılı anlatılarıyla kurgulanan öykülerde diyaloglara çok az yer verilmiş. Bu da az konuşan/ konuşamayan kahramanın ruh haline uygun bir tercih. Yer yer bu iç konuşmalar metinde sıklet oluştursa da kahramanın yaşamına denk düşüyor; onun yaşamı da beraberindekileri yormaktadır.
Karakterler, Çehov’un ‘Memurun Ölümü’ öyküsündeki İvan Dimitriç Çerviakov gibi kendini ifadeden aciz, ifade edemediğinden bin pişman; sürekli iç konuşmalarla kendine bir konum biçen; kendi içinde gururlu ama başkalarının tavırları karşısında sürekli küçülen, bunu hazmedemeyen fakat bir şey de yapamayan kişilik özellikleri gösteriyor. “Şefimin bu tavrı, beni elinin tersiyle itmiş gibi dokunuyor. Kendimi ele verdiğimi düşünerek yerin dibine geçiyorum, o karşımda umursamaz bir yüzle bana bakıp dururken kendimi daha da rezil olmuş hissederek tere batıyorum. Güneşin sıcaklığı yalnızca bana dokunuyor… Bir türlü toparlanamadığımı görüyor ve acıyor bana. En küçük bir boş bulunma durumunda ne hallere düşebilen bir insan olduğumu çok iyi bildiği için hiç şaşırmadan izliyor beni.” (Sokaklar Boyunca Koşar Adım, s.107)
Sonuç olarak İçkanama, bizim hikâyemiz. Kıyıya vuranların hikâyesi... Olmak istediğini gerçekleştirememiş, her tarafı yara bere içinde kalanların hikâyesi. Konuşmayı beceremeyen, konuşursa her şeyin kırılıp parçalanacağından korkan susarak tükenenlerin hikâyesi. Adam ezeli bir mağdur gibi çekiliyor hayatımızdan. Anlaşılmadan, bu dünyanın kıyısında kalarak çekiliyor. Onun hayatı bozgunlar silsilesi, yorgun bir acı olarak içimizi oyuyor.
Dipnotlar:
* - Hüseyin Su, İçkanama, Öykü, Şule Yay. 1. Baskı, Mayıs 2018
1- 40 Soruda Türk Öyküsü, Hazırlayan Cemal Şakar, Ketebe Yay. Mart 2018, s.15
2- Necip Tosun, Modern Öykü Kuramı, Hece Yay. Kasım 2011, s.7
3- Cemal Şakar, Edebiyat Ne Söyler, İz Yay. İstanbul, 2014, s.11
4- Necip Tosun, Modern Öykü Kuramı, Hece Yay. Kasım 2011, s.10
5- Mehmet Narlı, Öykü Burcu, İz Yay. İstanbul,2016, s.9
7- Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, , Şule Yay. Haziran 2017, c.5, s.71.
9- Nurdan Gürbilek, Mağdurun Dili, Metis Yay. Mart 2008, s.12
10- Susan Sontag, Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş, Metis Yay. Ekim 1998, s.46, 49,56,59
11- Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Şule Yay. Haziran 2017, c.5, s.77.
