Kente Karşı Atlar -Hüseyin Atlansoy’un Şiirlerini Okumaya Giriş-
TEMMUZ Sayı: 29 - Şubat 2019

“Hüseyin Atlansoy’un şiiri bir şey söylemeyen şiir midir? Atlansoy, anlamlarından soyulmuş kelimelerle yeni bileşenler mi kuruyor, hiçbir şey söylemeyen sözcüklerle konuşma dilinden ayrı yeni bir şiire mi varıyor?”1

Turgut Uyar’ın bu sorusunu Hüseyin Atlansoy’a yönelterek Yüzümdeki Eşik2 kitabını okumaya başladığımızda hemen söyleyelim ki Atlansoy’un şiirlerinde sahipsiz anlatılar yok. Göndermelerin izini sürebiliyor, kendi dokusu içinde şiirini izleyebiliyoruz. Şüphesiz kendini hemen ele vermiyor, son dizeye kadar soluduğunuz, kamçıladığınız bir anlatı var. Kavranabilir olması, sınırlılığa ve yüzeyselliğe karşılık gelmiyor. Çok katmanlı söyleyiş, izlenebilir bir ufuk çizgisi var. Tıpkı o halde olduğu gibi, ufkun ötesi de var. Onun şiirlerinde, renklerin dokunduğu bir kilim tezgâhı, görüntülerin kare kare yerleştirildiği yapbozlar karşılar bizi. Atlansoy, bir bütünsellik içerisinde, insanın iç sesini, kozmik sesle sarmalayarak şiirine yerleştiriyor. Her görüntü, her ses; diğer görüntünün ses ve açılımı, gerekçesi ve ilmeği olarak koreografik bir serpilişle yerini alıyor. İnce bir tabaka halinde ironiyle kaplıyor dallarını.

Hüseyin Atlansoy kendisiyle yapılan bir konuşmada3; “Şiir soyutlamadır. Öyle bir soyutlama ki, sizi dünyadan da yaşadığınız da koparmayacak. Başınız göğe değerken ayağınız da yere basacak. Şiiriniz içinde de tutarlı olmak zorundasınız. Şair, şiir serüveni boyunca hep aynı insan kalacak fakat kendisine dışarıdan gelecek müdahalelere karşı şiirde, sözle tavır alacak. Şiirini sonuna kadar savunacak, inatçı bir tabiata sahip olmalıdır. Onun şiirini savunması ve şiiri konusunda inatçılığı kendine karşıdır, kendi sorumluluğudur.” der.

Atlansoy, şiirlerinde, umut sesleyen gülüşler biriktirir. Kalbi, özelde Filistinlilerle genelde bütün halklarla beraber çarpar. Ona göre eşyayı isimlendiren Âdem’le başlayan yeryüzü uygarlığı, bu keşifler çağında insanı bir kere daha keşfetmekle yükümlüdür. Yüzümdeki Eşik’te; kente karşı, denize karşı konuşlanmış atlar, bu uygarlığı yeniden taşır.

Atlansoy’un şiiri, arkadan yırtılan gömleğin saklanmış iffetidir. Güzellik adası, kanayan parmaklarda neş’et eden adalet ve çokça rahmettir. Onun şiiri; gök yarılınca tufan, deniz yarılınca vadedilmiş topraklardır. Bıçağın keskin ucunda yatan teslimiyet; İsmail’dir. Filistin’dir. Bir fısıltı gibi iner göğsümüze hırıltıya dönüşür; yangın yeri kızıllığında kalbimize gömülür.

Kendini yenileyebilen şiirlerden oluşur Yüzümdeki Eşik. İçimizi acıtan, esenleyen, hüzünlü bir göçmen ezgisi sayfalara serpiştirilmiş. Kıstırılmış bir kentli isyanı emzirilir metropollerde.

Atlansoy, artık babaların gördüğü rüyalarla çocukların gördüğü rüyaların farklı olduğunu bilerek modern hayatın keşfiyle eşya ve olaylar karşısında duyguların da farklılaştığını biliyor. Bu rahatsız eden bilgiyle yere, göğe; rüzgâra, atlara kulak veriyor. Şiirinin yaşamla irtibatını bu noktalarda somutluyor. Anlatının sınırlarında geziniyor. Öyküler devşiriyor, gizli açık telmihlerle. Çağını dile getirme gücünü yitirmeden çabasını sürdürüyor Atlansoy. Duyarlılıklar dünyasından beslenen hayretini, tetik durarak basmakalıp söylemlerden koruyor. Didaktizme düşmüyor, şiire özgü konu sınırlamasına hapsetmiyor kendini. İnsanı ve hayatı kucaklıyor. Lirik bir söyleyişle belli bir yaşama düzenini, onun öğretisini alışkanlıkların ötesine çıkarmaya çabalıyor. Aşkın şiirini yazınca dün de bugün de, adı Leyla olsun, diyor.

Atlansoy, taşradadır. Metropol, onun içindedir. Modern kentlere itirazlı ama mahkûmdur. Yenilmiştir metropolün karşısında. Taşra, mecburiyettir. Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer düşündedir. Sıkılı bir yumruğu vardır seslerden örülü. Ne söyleyecekse Âdem’in mirasından insanın yüzüne bakarak, ellerini sıkarak söyleyecektir. Batıyla hesaplaşacak dil; gözüyle, kulağıyla metropollere dikkat kesilmelidir. Metropol insanı korku ve endişelerin insanıdır. Belirsizlikler, şoklar karşılar onu. Metropol karşısında şairin yüksek bir bilinç sahibi olması gerekir. Şiirinin imkân ve sınırlarını bilmelidir. Mustafa Uçurum, Atlansoy’un bilinçli olarak metropollerden uzaklaşmış olabileceğini söyler4. Ona göre Atlansoy bilir metropollerde bozulan ilk şeyin ses olduğunu. Ses, sesle savaştadır metropolde. Uğultular arasında sesinin kaybolmasını istemez.

Turgut Uyar’dan esinlenerek söylersek gününde yazılmış5 şiirlerdir Atlansoy’un şiirleri. Vaktinde verilmesi gereken sadakalar gibi geciktirilmemiş, tam zamanında kaleme alınmıştır. Çağının tanığı olmuştur. Üzerinde yarım yüzyılın ışığı, rengi, kokusu vardır. Yüzyılların esintisiyle kucaklaşmış, zamana direnen ve insanı öğüten fırtınalarla karşılaşmıştır. İçinde dolaşan bir ses, tedirgin kelimeler, biriken bir öfke, kederli bir dua formunda günışığına serilmiştir. Bizi durmadan yanıltan, aldatan, tembelleştiren alışkanlıklarımızı, hayatımızdan dolayısıyla şiirimizden kovmaya çalışmıştır. Bu, belki de kutsal bir bahane, kendine bir sığınak arayışıdır.

Atlansoy, şiirlerinin kitaplaşmasında acele etmemiştir. Acaba bu tutum onun şiirlerini eskitmiş midir? Hiç zannetmiyorum. Bir kere kendini tekrarlayan bir şair değildir Atlansoy. Şiirinin beslenme kaynakları, içinde bulunduğu dünyanın uygarlık katmanlarıdır. Amerika, Hindistan, Afrika; Kolomp, Evliya Çelebi; Kudüs, İstanbul üzerinde çizdiği geniş kültürel etki felsefik bakış açısıyla derinleşir, kendini diri tutar. Şiirinin eskimeyen yüzü biraz da az görünürlüğündendir.

Yağmur bu kadar inceyken

Ağır açan bir gül kadar hafifken merhamet

Ölüm çok ağır Allah'ım

Ölüm çok ağır affet

dizeleri Zarifoğlu’nun Acz şiirini çağrıştırır. Bu yakarış onun şiirlerinin leitmotifi gibidir.

Batıda Kan Var, hesaplaşmanın adıdır. Batı, rengi ve kokusu kirlenmiş; ateş ve kül sağanağına dönüşmüş bir coğrafyadır onda. Sabırla aşılacak Batı’nın insanlığımıza ördüğü engeller. ‘Sabret gönlüm fırtınaya vakit var / Biz her çağda Kızılderili / Biz her yerde hep yerdeyiz’ dizelerinde dile gelen Kızılderili oluş; her yerde ve hep yerde oluş hali, içimizi sızlatır. Ne varsa alınması, elinden insanın; evlerimize buyurduklarımızın toprağımızı yağmalaması... Yüzümüzde sürekli kanayan bir eşiktir. Bütün sürgünler, bir bakıma Kızılderili. Tüm kıtalara bu alınyazısıyla gideriz. Ölüm, ateş, kül; yakan ve acımayan eylemlerin adresi kitaplardan avuçlarımıza düşer. Kaderine pusu kurulmuş, dayatılmış zamanların elbisesini giymeye icbar edilmiş dünyanın insanı Kızılderili’dir. O, hep yetimdir.

İlmühaber’de, karanlık ve zehirli harflerle dizilmiş lügatçemize bakarız. Rahmete dönüşmeyen yağmur kirli zamanların ruh haline tercüman gibidir. Mezar taşlarına bırakılan öykümüzden yeni yaşamlar uyarlarız. Ama göğe ermeyen tomurcukların acısını ısırarak, bir yanımız hep bahara ayarlıdır yine de... Küflü bakışlara umarsızızdır. İlmühaber, devraldığımız mirasın tapu senedi gibi sandıklarımızda gizlidir, vakti gelince sırlı dünyasını aralayacağı bir umut gibi saklanır. Döner tekrar ederiz, lügatçemizdeki bütün elif’leri. Söz dizimi, yeniden başlamaktır; bütün yenilgiler heybemizde. Elden ele dolaşır taşlıkta kırılan billur kâsenin haberi. Üstümüzde zehirli bir kara dolaşır, sorumlusu hep bizizdir. Küflü bakışlara inat, dünyaya merhaba diyen baharlar bizimdir.

‘Siz

sürekli nisan yağmurlarıyla hatırlanan

kuşların kanatlarındaki beyazlığa ilk adım

Siz geç kalınmış bir dönemin çocukları

yağmurda bile ıslanmayan mahmur dünyalılar’

dizeleri metropol insanlarının trajik halidir. Sıcak gülümsemelerin yerini metal yorgunlukların aldığı mekânlara doğuyoruz. Hep bayındır ve mamur bir dünyanın geleceği, muhtemel bir acının kolonlarına yükletilmiş. İnsan, sahip olamadığı, avuçlayamadığı her şey için öfkelenmektedir. İğreti gülümseyişler, takma dişler; yağmuru eteklerinde gönendiren Önder’e karşılık şemsiye kalkanıyla ötelenen gök sevinci bu insanların azığıdır. Ne kıyılarımıza vuran dalgalardan öğrenilen bir haber ne de toprağın kabarışından duyulan bir ses vardır. Yağmur kaybedilir, duyulmaz içimizi şenlendiren şakırtısı. “Yağmuru fark etmezsiniz vursa da köpüğü iskeleye” der şair. Gece, kayboluşlara rehin bırakılır.

Şiirin sonuna geldiğimizde, “Denizin üstünde yağmurun yükselen müziği / kanat sesleri ve sis” karşılar bizi. Soluksuz kalırız. Şiirin estetik formu, ulaştığı lirizm, müzikale dönüşür. Tüm güzellikler, sisin ardındadır. İçimizde bitmesinden korktuğunuz sesler, düşler kaynaşır; kanat sesleri duyulur her yönden. İmgenin saçları uzar müziğin yanı başında. Kımıltısız seyre dalarız aşkın bin bir rengini. Duygu, ses, ritim, fotoğrafik imge lirizmi şiirin başka bir şeye ihtiyaç hissetmeyen iletisini oluşturur.

Sesin çağıran, ruhu dizginleyen yapısına aykırı olmaklık: Metropol-İten Şarkı. Metropol, aşklara azık sağaltmayan dünyanın yeni yüzü. Aparılan içtenliklerle ayakta kalmaya uğraş. Maskeli yaşamlara, neon ışıklarına ısmarlanan gülüşlere yaslanarak uygun adım yürüyüş korosuna uygarlık koşuşturmaları... Kendisiyle kavgalı, kendisi kalmak kaygısında doğulu bir aralık ayazında sahte ayinlerin yüzünü kesiyor. Kan sızmaksızın kesik dünyamızda saat camlarında kırılan ve bir başka siste doğulan ürperen kahkahaların yankısı, gökyüzüne yanlış yaşanılmış bir müzik; metropol şarkısı...

Sanatsever bir dünyanın(!) şeritli alanlarında, elbet öz ülkenin konukseverliğine ulaşılamayacaktır. Kolomp ve Macellan gibi uygarlığın eski emektarları trafiğin akışından çıkıp denizlere açılamayacaktır. Evliya Çelebi’nin bir güzelliği daha bir güzelleştirip taşıdığı şehirler, albümümüzde hiç yer bulamayacaktır. Hem bulmasını isteyen kim? Yorgun gözlerinde güneş şavkıyınca siperlik arayan çağ insanı mı? Hiç zannetmiyorum.

Yağmur damlacıkları usul akarken sözlerime

gülüşümü saçlarıma iletiyorum ellerim ıslanıyor

her şehir bandosuna uymaz adım şarkılar söylüyorum

Rutubet, başlıklı şiirde, uymazadım şarkılar söylüyor şair öyle her şehir bandosuna ekleşmeyen. Başka bir diyarın çağrısı gibidir şehir bandosu ve her zaman mutlu bir azınlığın sesi. Buna karşılık düne ait izler taşımasa da sivil bir arabesk çalınır mahalle bakkalında, halk otobüslerinde, halkın pazarında... Ölesiye ölünür “he” gözlerinde yârin, uğruna bela dua edilen Leyla gönüllerin mirasçısı olarak. Yağmur yağar onun şiirlerine. Şair, yağmur bilmez merkezüstü insanları yakıştırmaz İstanbul’a. Laleli’de bir Buharalı; kaosa karşı sükûnettir. Ve asla yenilir yutulur cinsten değildir: Herhangi bir gün gökyüzünü taşımıyorsan yanında. Şair, sevgiliye gözlerinin he’mi olduğunu sormaktadır. Bu, evet sesiyle beraber çekilen sıkıntıların sonuna gelindiğini, acılarla olgunlaşan ruhun bu acıları artık duymayacağını ifade ediyor. Sevgili, yağmur prototipidir; gözleri he’dir. Ferhad’ın çektiği acı da Mansur’un çektiği acı da bitmiştir. Gökyüzünü kuşlarla tamamlayan kız, yaşamanın yaşmağına vurulmuş şairin umut sesleyen gülüşünü görmelidir. Görmelidir, çünkü bir “he” gözlerini yumar uğruna bir “elif”in ve o olmasa her sabah yüzü yıkanmamış bir gökyüzü karşılardı bizi.

Atlansoy, günlük konuşma dilinin ifade kalıplarını şiirinde ustalıkla kullanıyor. Sana inanmıyorum der gibi Batı’ya inanmıyorum diyor. Laf aramızda, şimdi güzelce söyle he’mi gözlerin, var mısın ölesiye ölmeye, sahi neden panaljin, yağmur benim hakkım, varsın etsin, söylesene he’mi gözlerin, hiç tanıdık yok, yenilir yutulur cinsten olmasa da, bilirim, unuturum sanma, hepsi bir yana, şunu söyleyeyim, her ne kadar, bir bilseler, zaten gereğinden fazla güzelim, eh şimdi söyle gibi sadece bir şiirin içinde geçen söyleyişler bile onun hayatın içinden seslendiğini, bunu gayet doğal bir söyleyişle yaptığını anlamaya yetiyor.

Ha İçi Boş Ha Dolu Dışı Maun Bir Tabut’ta, hep kazanan beyazlara karşılık hep kaybeden bir ben düşüyor yağmur damlalarında. Devlet opera ve balesinde Kuğu Gölü’nü yüzer gibi yürüyen bir kızı, Lady İsabel’e gösteriyor şair. Aslanağzı-Krizantem bize ait yerli oluşla dünyamıza giydirilmiş unsurları göz önüne bırakıyor: Eğreti duruşların dünyasında yitik dünyamıza bir Amerikan yerlisi, kovboy filmlerinin korkulu yürekleri, vahşiler düşüyor. Şiir kovboy salonlarından aşina olduğumuz bir sahne ile başlıyor ve yine orada bitiyor. Bir hesaplaşma, restleşme sahnesi. Mağrur bir gülümseme kaplıyor ekranı ve ardından yanılsama. Cezayirli Hasan Paşa, yanında arslanıyla mert ve yiğit duruşu ifade ediyor; şuh ve içten pazarlıklı gülüşlere karşılık. Şair, gökyüzünü kuşlarla tamamlayan, yüzünü kuşlara bakarak denizden aldığı, gözleri bir güvercin kanadında kan kırmızı gülüş olan, yüzünde kuşlara şadırvan sunduğu; o, nar eziği, gül eşiği, bahar yüzünden kuşlar ağan kıza: Esmerliğime aldanma ben bir zenciyim, derken Lady Isabel’den de kendisini özlemesini bekliyor. İkisinde de ortak nokta beyazlara karşı şairin esmerliği, başka dünyalara ait olduğudur.

artık kimseler gelmiyor; cezayir yabancı dil kursu

parmaklarını tıklatınca kuşları havalanmıyor bella’nın

...

aslı bilinmeyen fransızca şarkıları dinlemekten yorgun

kekeme gülümsemelerin mahmur yüzü Ortadoğu

...

bitiriyorum

işte boynumuz vurun efendiler, yaşıyoruz

ölü toprağı dökülüyor üstümüzden

bir kumarbaz şansı ile çay içmeye geliyoruz

Uzun bir şiir Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi. Üç bölümden oluşuyor. Böyle birkaç bölümden oluşan pek çok şiir (Kedi Tırnağında Nar Çiçeği, İntihar İlacı, Şapka Uçuran Rüzgâr) var kitapta. Bir hikâyenin etrafında dolaşıyoruz. Dünle bugün arasında geriliyoruz. Yenilgi kader değil ama olmuyor nedense bir türlü. Yalnızlaşıyoruz, yabancılaşıyoruz, yorgun düşüyoruz, üstümüzde ölü toprağı; sonumuzu en kötüsüne bırakıyoruz. Bilincimiz işlemiyor, edimsiziz. Kumarbaz şansı ile çay içmeye geliyoruz.

İçimizi onaran su seslerini yudumlarken gece saatlerinin değişen ve solan yüzüne bakıyoruz Şapka Uçuran Rüzgâr’da. Saat nedir bilmeyen sevgilileri arayışımızın çıkmaz sokaklara vuruşuyla karşılaşmak istemiyoruz. Zamanı kaybetmenin telaşını peygamber kıssalarına karışan rüzgârın ellerinde, dizginlemek arzumuzu yineliyoruz. Geceyi hep ayaklarımızın bizi götürdüğü, boğulduğumuz son denizlerde hatırlıyoruz. Geceyi giyinirken sabaha bigâne kalmak istiyoruz. Kayıtsızlığı bir mavi bir zenci İstanbul: Geceyi sevişi O’ndan...

gece! terkisiz

kıratı ölçülemeyecek bir kır at gibi süzülüyor!

...

Şapka uçuran rüzgâr!

saçlarımı sana yöneltiyor!

kendimi gülüşüne ayarlıyorum!

Atlansoy, sevgiliyle açılan kapıların eşiğinde dolaşıyor. Yüzü yaralı, gönlü gibi... Bir yere kadar geliyor, sonra oradan hızla uzaklaşıyor. Yeryüzündeki hikâyesinde buna yer yok gibi. Lirizmin yükseldiği yerde, araya yitirilmiş coğrafyamız sorumluluğu ya da matmazel giriyor. Matmazel başka bir yerde doğrudan şiirin adı oluyor. Matmazel’e yaklaşmaktan korkuyor şair. Matmazel, bize Sezai Karakoç’un Ötesini Söylemeyeceğim şiirini hatırlatıyor. Bay yabancıyla tırnaklarını törpülerken görüyoruz onu ve bizim için hiç iyi şeyler düşünmüyor. Elimiz, ayağımız, birbirine karışıyor; dilimiz, düğüm düğüm oluyor. Ayrılıklardan bir dünya kurmaya teşne tüccarlar beliriyor sokak başlarında. İçimizde çeşmeler kuruyor. Matmazel’le Bay Yabancı içimizdeki şeytanı emziriyor. Yağmura, toprağa nasıl dokunacağını bilmeyen Matmazel, gösterişlidir. Elinde hep Matmazel kartıyla dolaşmaktadır. Kışkırtılmış arzulardan geriye boş gözler kalır. Sezai Karakoç’ta Matmazel’e karşı kesin bir tavır alış vardır. Atlansoy, sanki kararsızdır:

Matmazel kollarımı iki yana aheste size uzatamam

...

size susarım bir güzel tırnaklarımı yer konuşamam

bir kızın

işte böyle başlıyor yakılmış anılarını aramak

Kente Karşı Atlar’da uygarlığın başlangıç hikâyeleri arasında geziniyoruz. Sütle başlayan uygarlık; canlı isimlerden, gece mavisi, nur gecesi, kaburga kemiği ve emzirilmiş çocukların güzelliği bir Havva kızın sütünden alıyor tüm saflığını. Hicret gemisi, Nuh ustanın ellerinde yapılırken tufan gözlerimizi yıkayacak, gönüllerimizi onaracaktır. Hep ertelenir sabah yürüyüşlerimiz, kuş sesleri konukluğa gelmez. Göğe ısmarlanan nefesimizin kanatları açılmaz ve biz her dilden anlayan Süleyman’ımızı bir köşede yetim bırakırız.

Uygarlık; öğretilmiştir, isimlerden, tütün gövdelerden süzülen gözlerden, buğday tanesi, yılan derisi yaprak tanesi ve kadın bedeninden. Tabiatımızda uygarlığın diş izleri unutulmuş mudur? Canlının, eşyanın hakikati; bir peygamber dikkati, vahyin nihayeti... Sartre’da bulantı, Camus’de intihar; var oluş sırrı, tanrı yakınlığı; asla yalnız bırakılmamıştır İsa. Kuş olup göklere çekilmiştir İsa.

Ortadoğu’nun tarihi peygamberlerin tarihidir. Âdem’le başlayan uygarlık; yırtılan gömleğin güzelliği, kanayan parmaklar bıçağın adaletidir. Yusuf önsözüdür, Mısır tarihinin. Sepette başlayan yolculuk, suyu yara yara vadedilmiş topraklara ulaşır. Filistin her türlü oyunun bozulduğu yerdir. Şair, vatanı kalbine gömülmüş Filistin’le beraberdir. Şiirin ikinci bölümü; ölüme, dirime dair dizelerden oluşuyor. Fatiha, rahmet canlar için; ölüm, bir melek adı; ruhsatı kuvvetli yerden. Sonra Yusuf’un rüyası, düşü görülen bütün güzel günler için. Üçüncü bölüm dört dizede kümelenmiş. Denize karşı, kente karşı atlar koşturuyor şair. Keşifler çağında, en büyük keşif için koşturuyor atları. Büyük fetih insanın fethi! Onun için yaşasın atlar!

Sonuç olarak Hüseyin Atlansoy, biçimsel arayışlara gitmeden kuruyor şiirini. Sözcükler, imgenin tutsağı da değildir. İroniyle desteklenmiş dizeler anlam katmanları arasında geziniyor. Belki daha çok metinler arasılık bağlamında telmihler dikkatimizi çekiyor. Buraya kadar yol aldığımız şiirler, Doğan Hızlan’ın Behçet Necatigil şiiriyle ilgili yazdıklarından6 ödünçleyerek söyleyecek olursak bir rötuş şiiri özelliği taşıyor. Her şiir, bir öncekinin gelişimi gibi. Atlansoy’un şiirinde büyük değişiklikler yok. Baştan beri poetikasını kurarak işe girişmiş bir şairin davranışını gördüğümüzü söyleyebiliriz. Atlansoy, onca ciddi şeylerin arasında espriyle de çıkıveriyor karşımıza. İroni vazgeçilmez bir öge durumunda.

Atlansoy, sesli bir şair; mırıldanmıyor, konuşuyor. Çağa itirazını açıkça dile getiriyor. Esmerliği, komplekse dönüşmez. Metropolün baskısı hissedilir şiirinde. Bütün ilişkilerde bir yabancılaşma görülür. Batıyla hesaplaşma; yitik insanlığımızı aramadır. Onun şiiri, insanı rahatsız eden, düşünen bir şiir7dir. Ancak bu, düz yazıdan farklı, şiirin kendine özgü (spesifik) bir düşünme biçimidir.

yarın! belki yarın herkes annesini unutacak/

kork! birdenbire kıyamet, muhakkak olacak

ölümü öp!


1- Turgut Uyar, Korkulu Ustalık, YKY, 2016, Şubat, s.43

2- Yüzümdeki Eşik, Hüseyin Atlansoy, Hece, Ocak 2016

3- Ali Yakın, Hüseyin Atlansoy ile Şiir Üzerine Konuşma, Hece, 2004, sy. 86, Şubat

4- Mustafa Uçurum, Bir iç geçirme gibi kanatlandırdı sözcükleri, Dünya Bizim, 09.03.2013, http://www.dunyabizim.com/huseyin-atlansoy/12663/bir-ic-gecirme-gibi-kanatlandirdi-sozcukleri. ET: 17.06.2018.

5- Turgut uyar, age, s.261

6- Doğan Hızlan, Şiir Çilingiri, YKY,İstanbul. Ekim, 2010, s.139.

7- Cemal Süreya, Şapkam Dolu Çiçekle, YKY, İstanbul, Ocak, 2007, s.243.

Erdoğan Aydoğan Arşivi