Sokağın tam ortasında durdu. Ortasında dediysem sözün gelişi! Sokaktaydı. İlginç hiçbir şey yoktu. Tuhaf sayılabilecek bir şey de olmamıştı. Durmuştu. Siz, getirip oraya kondurmuşlardı da diyebilirsiniz. Masa gibi, koltuk gibi... Kimse tuhaf karşılamadı, tek söz etmedi. Neden, niye diye sormadı. Korkulacak bir şey de yoktu. Duvarda asılı çerçeve kadar zararsızdı. Başkaları onun için bir şeyler düşünüyor muydu, bilmiyordu. Hem başkaları onu niye düşünsün, niye merak etsindi ki? O bile kendini merak etmemişti, yıllarca arayıp sormamıştı. Hani insan, sabahları aynanın karşısına geçer, şöyle yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı kendine bakar; saçlarını tarar, saçlarındaki aklardan, burnunun kenarına davetsiz gelmiş sivilceden, gözlerinin altındaki şişlikten canı sıkılır; sonra kıyafetini düzeltir; giydiğini çıkarır, bu mu, şu mu der, çıkardığını bir daha giyer, bir daha çıkarır, bir daha giyer; başa döner falan. Yok, o bunların hiçbirini yapmamıştı. Evdeki aynaların hepsinin üzeri örtülüydü. Şal, masa örtüsü, kanepe örtüsü gibi şeylerle örtülmüştü aynalar. Hem ne bilsin canım aynaya ne örtülür? Sonra ayna, aynaysa niye örtülür? Evde ayna var mıydı, yok muydu onu da bilmiyordu ya neyse... O, bunları düşündü. Bunları düşündüğünü düşünmüş de olabilir. Bir düşüncenin gelip kendinde eğleşebileceğine ihtimal vermediğini de düşündü. Tüm bunların hepsini aynı anda düşünemeyeceğini düşünerek düşünmekten vazgeçti. Bu düşünce onda ne zaman başladı, niye başlamıştı düşünmedi. Düşünmeyince hafifledi. Başının ağrısı geçti. Kuşların sesini duydu. Çocuklar, çağrışıyor, çember çeviriyor, saklambaç oynuyorlardı. Topları komşunun bahçesine kaçınca aralarında kura çektiler, kim gidip isteyecek diye. Kura, her zaman olduğu gibi ona çıktı. Yazık ki bunları da düşündüğünü düşünmüş olduğunu anladı. İki damla gözyaşı yanaklarından sıcacık süzüldü.
Sokaktaydı. Ağzını açıp tek kelime etmedi. Kendi içinde kayboldu sanki. Paltosunun iki yakasını yukarı kaldırıp bir müddet polisiye filmin setinde gezindi. Mevsim rüzgârının soğuk esintisine aldırmadı. Saçlarını tarayan rüzgâra gülümsedi. Savrulan yaprağı, havalanan kâğıtları izledi; gözlerinde eski bir parıltı... Taş plaktan yayılan sese karışan arabesk kederler, kasaba, otobüs garı; Harem, Sirkeci... Yüklü omuzlar, ellerinde bavul; umut dermeye gelmiş insanlar... Bir bir savruldu. Evlerden, arabalara; arabalardan, insanlara, hayvanlara her şey, bağlarından kopmuş durmaksızın dönüyordu. Bir kendi öyle durmuş, kıpırtısız bakıyor. Korkuyor adım atmaktan. Korkuyor kaybolmaktan, alıp götürmesinden kötü rüzgârların. Durduğu yeri yarı beline kadar eşiyor. Bir ağaç gibi ayaklarını yere salıyor. Kökleri uzuyor şehrin ta öte yakasına. Korkular, rahat bırakmıyor; içinde huzursuz taylar... Çocuk kuyuya düşüyor. Çığlıklarında boğuluyor kuyu. Herkesin ve her şeyin kendisini bırakıp gideceğini anlıyor. Etrafında savrulan ne varsa gökyüzünü de alıp gidiyor. Sezeerr! diyor Recep Amca. Sezer’in saçları pırıl pırıl, Sezer’in yüzünde kan lekeleri, kolları öylesine yana salınmış... Sezer, Recep Amca’nın umutlarını da alıp gitti ıslak, beyaz gömleğiyle.
Sokağın bir kenarına tutunmuş yürüyor muydu? Birkaç kez gidip geldi mi hatırlamadı. Elleriyle vücudunu yokladı. Başını iki elinin arasında bırakmamacasına tuttu. Büyüsü bozulmuş bir dünyada sen yoksun demişlerdi, o da yok olmuştu. Kuyulara fısıldanan tılsımları ne Ali Baba ne de Kırk Haramiler fark etmişti. Bir gölge gibi geçmişti hayat üzerinden; koyu bir sessizlikti her yanını kaplayan. Ayakuçlarında tedirgin gölgeler, çekmecesinde kilitli oyunlar, öfkeden deliye dönen düşler... Kimseler bilmedi orada kimin ağladığını, kimin güldüğünü. Sen yoksun demişlerdi; yok olmuştu. Sabır olgunlaştırır, acı güçlendirir diyenler kaç acının düğmesini ilikledi ya da iç içe geçen karanlıkların kapısında devleşen sabırlar gösterdi bilmiyordu. Her şey, uzaktan güzeldi; uzaktan gülümsüyordu bulutlar. Oysa dokunsan... Herkes ondan kendi dedikleri gibi olmasını istiyordu; nasılsa olacak bir kendi yoktu. Onlar, ağulanmış bir dünyanın eteklerine sarılmıştı. Bilmiyorlardı ‘yağmurların gövdesinden yağdığını.’ Kapanan kapının gölgesinde duranlar gibi sokağın ortasında kalakalmıştı. İçeri giremiyordu, oradan bir yere de gidemiyordu. İlaç kokuları, iniltiler, ahlar ortasındaydı. Uzaktan, siren sesleri geliyordu, hiç kesilmeyen alarmlar... Kuşlar, susmuş, yerini bağrışmalar almıştı. Kapıdan sesler geliyordu; acıyla yoğrulmuş cümleler yankılanıyordu koridorda. “Bırakın geçeyim, ne olur bir şey söyleyin; ben, annesiyim.” diyordu. Sirenler, susalı çok olmuştu. Adını soruyorlardı; söylüyordu, duymuyorlardı. Şokta, diyorlardı hâlbuki değildi.
“Değildim. Duyuyordum. Konuşuyordum. Duymuyorlardı beni. Sesler içindeydim. Sesler, içimdeydi. Artık birbirinden ayırt edemediğim sesler, gittikçe bir uğultuya dönüşmüştü. Ellerimle kulaklarımı kapatmaya çalışıyordum. Ellerime gücüm yetmiyordu, kilitlenmiş gibiydi ellerim, açamıyordum.”
Sokakta mıydı, anıların kırık dökük sandığında mı; bir önemi yoktu, umursamadı. Biri çekti götürdü; ‘Şurada dur.’ dedi. Biri aldı geri yerine bıraktı, -Orası artık onun yeriydi- dili varmadı ama onun sen de kurtul biz de kurtulalım dediğini anladı. İçi acıdı. Sesler, karıştı. Bir sabah uyandı; yoktu. Yok olduğunu, yani olmadığını biliyordu; öyleyse bir kere daha niye yok olduğunu anlamadı. Kesik kesik sesler, kesik kanlar, kesik bedenler... Kesik ruhlar toplantısında, puslu kıtalar atlasının kenarına iliştirilmiş büyük insanlık ideali söylevler... Bu söylevlere kurt geldi, kuş geldi, üstüne Züleyha da geldi. Alnında eriyen buz kalıpları, kırkı çıkmamış eylüller, paletlerde pusuya yatmış şubat ayazı da... Kar yağıyor, buz tutmuş kardan adamlar. Annem bir elinde su satırı bir elinde gazeteye sarılmış ekmekler, pınarın sıcacık nefesi atkısında, ağır adımlarla geliyor, telaşsız, pür tevekkül ve hep erkenci, önce bakkala sonra pınara varmış; bıkmadan usanmadan, yağmura, kara aldırmadan her sabah başlarımızı dualamış, düşlerimizi hayra yormuş. Çocuk, adamın paltosunu çekiştiriyordu. Baktı ses gelmedi; şekerli ellerini paltosuna sürdü. Gene ses gelmeyince “Annee, bu adam neden yolun ortasında duruyor hep?” dedi. Anne, “Hangi adam?” dedi. “Ha! O mu?” dedi. Başka bir şey demedi. Demeye gerek yoktu. O, kendisi için bir cümle kurmaya gerek görülmeyendi. Öyle de oldu. Göz ucuyla baktı. Bakışları sıyırdı geçti. Her şey, hızla çürümeye başladı. Mabetlerin derin sessizliğine yordu aldanışını. Katil benim, dedi. Siyah beyaz ekranın camında, frekans tutmayan radyolarda da tekrarladı: Katil benim! Kimse inanmadı tabii. Köşe başında bekleyen paltolu adam o, olamazdı. Bir silah kendi kendine ateş alır, patlar ama onun ellerinde mürekkep lekesinden başka leke bulunmazdı. Delilleri karartmaya tenezzül etmedi, karanfil acısı dudaklarındaydı. Sular tutuşmuş, güneş karaydı. Çok sesli bir ölüm olmuştu. Kırlangıç fırtınası, zemheri soğukları ikindi gölgesi gibi uzuyor; cemreler düşmüyordu. İçinde kor ateşler, kıyamet mevsimleri geçiyordu gözlerinden. Kıyamet, Halepçe’nin sokaklarında zehir çiçekleri... Elleriyle ceplerini karıştırdı, bir fotoğraf... Uzun uzun baktı fotoğrafa. Çiçekler zehirli, dedi. Sular zehirli... Nefes alamıyordu; bulutlar zehirli! Elleri, boğazında; tutuyor mu sıkıyor mu: nefes alamıyor. Hırıltılar, boğuk boğuk sesler geliyor adamdan. Kadın, ilk defa endişeleniyor adam için. Yazık, ilk defa varlığı değer kazanıyor adamın. Korkuları, kadının sesine yansıyor; “Yüzün, ellerin ne kadar beyaz!” diyor. Adam bir ellerine bir kadına bakıyor; “Ne kadar beyaz!” diyor. Her şey, bembeyaz oluyor.
Sokağın içimde çoğaldığını duyuyor, anlatılmaz olanın eşiğinde bekliyordum. Çocukluğumun coşkusunu elimden almışlardı. Sokak, benimle duruyor; uygun adım yürüyordu. Gözümün önünde durmaksızın akıp giden yazgılar; huzursuz, kıpırtısız; korkulu, pürdikkat… Elim sende oynuyorduk. Kaçıyorduk yakartopun önünden. Sekerek çizgilerden, taşları sürüklüyorduk. Mendili en hızlı kim kaparsa soluğu kale çizgisinde alıyordu. Bunlar kaygılı, çapraşık düşler değildi. Başka bir şey daha vardı; beni biteviye rahatsız eden. Hiç bitmeyecek gibiydi. Ben, hiç sobelemedim, ilk önce çıkarıldım saklandığım yerden. Saat çalıyordu, acılarımın sonuna geldiğimde gong vuracak diyordum; vurmuyordu. Kendimi toparlayamıyordum. Başımda dünyanın uğultusu… Seçimi sana bıraktık, deselerdi de bende değişmiyordu hiçbir şey. Kimi sözler ertelenemezdi, kuşların kanat çırpması, daireler çizmesi gibi gökyüzünde. Ben de ‘avuçlarında güneş taşıyan çocuklara’ selam göndermeliyim. Sokağın hemen önünde durmuş beni bekleyen yağmura da… Gönderememiştim, olmuyordu. Mümkün bütün sorulara, olası cevapları vermiştim ama gene de olmamıştı.
Sirenler çalıyordu. Hep sirenler çalıyordu; durmadan çalıyordu. Her şey, savrulurken ben kıpırtısızdım. Beyaz gömlekli adamların yüzünde bir telaş yoktu. Acele etmiyorlardı nedense. Oysa sirenler çok acı çalmıştı. Birbirine bakıyor, baş sallıyorlardı. Cep telefonlarına mesajlar yağıyordu; bana baktılar, tuhaf bir gülüş kapladı her yanı. Biri ambulansın önüne doğru yürüdü sonra. Diğeri, cep telefonuna gelen mesajlara bakıyordu. Hadi, gidelim dedi daha yaşlı olanı. Yanlış çağrı, burada bizlik bir şey yok diye ekledi. Vaktiyle komşunun bahçesine topu kaçmış olan; “Görmüyor musunuz lan, adam, kaskatı kesilmiş, sürekli boşluğa bakıyor!” dedi. Ben de onu görmüştüm. Nasıl sevindim beni anmasına. Elleriyle kollarımı kavradığında gözlerindeki yaşı gizlemeye çalışıyordu. İçimde kuşlar; kanat şakırtıları gökyüzüne yükseliyor. Toprak kabarıyor, güneş saçlarını okşuyor salkım söğütlerin. Kollarımı vücuduma bağlıyorlar, sımsıkı sarıyorlar beni beyazlara. İtiraz etmiyorum ambulansa bindirilirken. Bir yolculuğa uğurlar gibi su döküyor ardımdan Zeliha Abla. Su gibi git, su gibi gel diyor, bütün mahalle. Arkama dönüyor, kafesli camlardan bakıyorum; başları öne eğik komşuların, ırmağın yatağı çoğalıyor. Sirenler susuyor. Bir kendime bir kadına bakıyorum; her şey, ne kadar beyaz! Ne kadar beyaz her şey! Bembeyaz…


