Kaçtım. Evet, kaçtım uzaklaşmam gereken her şeyden. Hızdan, kalabalıktan, kaostan, gürültüden, denizden... Kimsenin aklına getirmeyeceği, tavsiye etmeyeceği, bilinen yerlerin aksine unutulmuş ama yüzyıllardır yaşayan bir kasabaya kaçtım. Bir sahil kasabasına değil elbette. Sahiller malum. Hele de yaz mevsiminde.
Şehirden biraz uzaklaşmaktan başka çare yok gibiydi. Atmam lazım kafamdaki her şeyi. Ama bu kez kültür turları düzenleyen acentalara ve “Şurası çok güzel, tam senlik!” diyen arkadaşlara itibar etmedim. Müşterilerine bir sürü şey dayatan, hızlandırılmış kurslar gibi çabucak gezdiren, hiçbir şeyden tat almadan yoran turlara da artık kanmıyor bu gönül. İnternetten yaptığım ufak bir araştırmadan sonra biletimi aldım, ardından oteli ayarladım. Kaç gün kalacaksınız diye sorulduğunda "Bilmiyorum," dedim, “içimdeki arzuya bağlı!” Sordum da, cevap alamadım maalesef. Hele bir gideyim, paşa gönlüm ne isterse artık.
Bir sabah, kimselere haber vermeden otobüse binip yola çıkıyorum. Sırtımda çantam, içinde birkaç parça kıyafet, kitap, şarj aleti vs. Sakin geçen bir yolculuğun ardından tek başıma iniyorum muavinsiz ve yarım otobüsten. “Buradan aşağı yürürsen, görürsün......’yı.” diyor şoför. Öyle yapıyorum, yemyeşil dağlar arasındaki tarihî kasabaya doğru adımlarımı atmaya başlıyorum. İçimde tarifsiz bir heyecan, sevinç, umut... Acele etmeden, rahat rahat gezecek, yorulduğumda mola vereceğim. Rehber de benim, keyif de benim, kaybolacak olan da. Kim ne karışır! Unuttuğum bir şey var bu arada. Yürüyüp fotoğraf çekmeye başladığım anın ikinci dakikasında telefonum çalmaya başlıyor. Uzun süredir görüşemediğim bir arkadaşım bana gelmek istediğini söylüyor. “İstanbul'da değilim, uzaktayım! diyorum, “Ne zaman döneceğim ise meçhul!” “Yalnız mı gittin, nereden çıktı bu yolculuk, neden şurası değil de orası!” İşin yok, tek tek cevap ver.
Telefonu kapatır kapatmaz bir köpek düşüyor peşime. Kahverengi benekli, ilk başlarda biraz korkutucu, boynunda halka bulunan bir dost. Ben nereye, o oraya. Durup fotoğraf çekiyorum, o da durup bekliyor. Yanıma yaklaşınca korkumu yenip başını okşamaya başlıyorum. Aslında oldukça sevimli. Ah bu önyargılar, korkular... Kasabanın girişinde asırlık çınar ağacı karşılıyor beni ilkin. Ama daha öncesinde, kırk beş elli yaşlarında bir kadın çınara sarılıyor. Annesinin bu hareketine anlam veremeyen genç kızı, "Anne ne yapıyorsun?" diye soruyor. “Ağacı öpüyorum,” diyor anne, “700 yıllık ağaç, şunun güzelliğine bak ya!” Anne kızıyla fotoğraf çekerken, birkaç metre ötede bulunan çeşmeye dalıyorum. Kare şeklindeki çeşmenin suyu ağır ağır akıyor. Acelesi olan kentli insana sanki bir şeyler anlatırcasına.
Kasabayı dolaşırken, iki şey dikkatimi çekiyor. Birincisi bahçeli ve geleneksel Türk mimarisine uygun inşa edilmiş güzel evler, ikincisiyse derin bir sessizlik. Hani çok sesler duyup birçoğunu duymazlıktan gelirsiniz ya, burası çok şükür öyle bir yer değil. Şehrin aksine yavaşlığın kitabını yazıyor bu kasaba. Hava çok sıcak olmamasına rağmen dışarıda bir Allah'ın kulu yok. Peşimdeki köpeklerin sayısı ikiye çıkıyor birden. Evlerin bir kısmı metruk ve harabe halinde. Ha yıkıldı, ha yıkılacak. Bazısının tavanı ve duvarları çökmüş maalesef. Her şeye rağmen bakımlı evlerin sayısı az değil. Bahçesindeki gülleri sokağa taşan, dutları yere düşen evlerin yanından geçerek geziyorum kasabayı. İki kadın bahçede bir şeyler yapıyor ama tam olarak ne yapıyorlar, belli değil. Oysa ne bulgur kaynatmanın mevsimi, ne de salça yapmanın. Biraz çekingen ve ürkek, biraz da mahcup bir edayla yanlarından geçiyorum.
Birbiri ardı sıralanmış tarihi konakları geçerken kalabalık bir gruba rastlıyorum. Yaklaşınca mevlit okutulduğunu öğreniyorum. Nasipleniyorum haliyle. Kasabanın tenha ve dar sokaklarında yürürken son derece estetik, restore edilmiş, bir kısmı butik otel olarak hizmet veren güzelim konaklar dikkatimi çekiyor. Zaman durduğu gibi, sokaklar geçen asırda hatta on dokuzuncu asırda kalmış. Çay ocaklarının önündeki iskemlelere oturanların vakitle bir derdi yok bence. Az ötede dükkânında yorgan kaplayan adamı seyrediyorum bir süre. Taşımaya üşenmesem bir yorgan alıp çıkacağım buradan. Peki ya o tarihî cami? On altıncı asırda inşa edilen caminin yan tarafında medfun şahsiyetlerin bulunduğu hazire ilk bakışta fark ediliyor. Fatiha okuduktan sonra camiye giriyorum. Asırlara meydan okuyor adeta. Beyaz gömlekli bir genç sessizce Kur'an okuyor. Pencereler açık, öyle bir rüzgâr esiyor ki dışarıda, alıp beni uzaklara götürüyor.
Karnım zil çalmaya başlayınca, gözüme kestirdiğim ilk lokantaya giriyorum. Ufak, üç dört masanın anca sığabildiği, emekli bir polisle, üniversite sınavına hazırlanan kızının işlettiği bir köfteci. Buram buram köfte kokuyor. Köftelerim pişene kadar diğer müşteriler birer ikişer çıkıyor. Tek kaldığım sırada köfteci Ali Usta nerden geldiğimi soruyor. İstanbul diye cevap veriyorum. “Üşenmedin mi, yol uzun gelmedi mi?” deyince “Hayır.” diyorum, “Öyle çabuk ve rahat geçti ki anlamadım.” Şaşırıyor. İstanbul'da saatlerce trafikte kaldığımızı ve çektiğimiz çileyi anlatıyorum. "Çanakkale'ye gittim bir ay önce, bana çok geldi." diyor ardından. Edip Cansever'in bir dörtlüğü geliyor o an aklıma: “Güz ve kış ve ilkbahar geçti / Yaz çarçabuk geçti / Hepsi tekrar tekrar geçtiler / Bu bana uzun geldi.”
Laf lafı açıyor. Ali Usta'nın muhabbeti ve ikram ettiği çayı sarmalıyor beni. Sanki uzun yıllar buraya geldiğim için hiç yabancılık çekmiyormuşum gibi. Saate bakıyorum, bir hayli zaman geçmiş. “Yeter bu kadar, hadi bana eyvallah!” diyorum. Kaleye çıkan yokuşu tırmanarak bu güzel kasabayı yukarıdan seyredeyim diyorum. Kalenin arka tarafı yemyeşil bir vadi. Kale dediysem de pek bir şey kalmamış aslında. Dalgalanan ay yıldızlı bayrağımız, gelincikler, patika yollar, sağa sola kaçışan kertenkeleler ve de aniden durmama sebep olan karınca sürüsü. Ağustosböceği seslerinin arasında durup bir süre onları seyrediyorum. Yarın kış geliyormuşçasına hazırlık yapıyorlar. Hani karınca gibi çalışıyor derler ya, işte tam da öyle. Yeri gelmişken diyeyim, burada insanlar tabiata hükmetmeye değil, tabiatın bir parçası olmaya çalışıyorlar. Evler de hayat da tabiata uygun.
Kaleden inince kalan sokakları dolaşıyorum. Ağır ağır, sindire sindire hem de. Kimseye bağlı kalmadan gezmek ne güzel şey. Yaşlı bir teyze çorap örüyor çiçekli balkonunda. Diğer sokağa sapıyorum. İkindi serinliği yavaş yavaş çökerken, ihtiyar bir amca evinin önünde kitap okuyor. Selamlaşıyoruz, hoş geldin diyor. Ayaküstü de olsa muhabbeti uzatmayıp kitapla baş başa bırakıyorum kendisini. Kasaba meydanına inene kadar yürüyorum. Etrafı birbirinden güzel evlere çevrili meydandaki kahvenin önünde durup günün yorgunluğunu atıyorum. Saçlarına epey kır düşmüş, yara bandı, Ayete’l-Kürsi, Cevşen kitapçıkları satan bir adam yaklaşıyor yanıma. Duaları tavsiye ediyor, ondan var diyorum. “Ben yara bandı alayım, yaralarıma iyi gelecekse eğer.” Bir şey demiyor, çay ısmarlamak istiyor bu güzel adam. Teşekkür ediyorum.
Telefona gelen bildirimlere bakarken birinin gölgesi düşüyor masama. Başımı kaldırdığımda şok oluyorum. İşyerinden bir arkadaşım beni burada görünce hayretle yanıma gelmiş. "Ben de çok şaşırdım." diyorum. Herkesten kaçıp sığındığım, beni kimse tanımıyor diye sevindiğim bu kasabada bir arkadaşa rastlamak oldukça ilginç. Dünya küçük diyenler haklıymış meğer. Bir kez daha anlıyorum ki, kaçış yok. Daha doğrusu, insan her şeyden, herkesten kaçmak isteyebilir; ama yılkı atları gibi özgürce koşmak da bir yere kadar...
