Haydi Abbas, vakit tamam. Yeni yıl diyordun, işte oldu yeni yıl. Bugün heyecanla(!) beklediğin yeni yılın ilk günü. Bu sene kötü bir yıl oldu diyordun, yeni yıl bir an önce gelsin diyordun. Al sana sıfır kilometre bir yıl. Kur bakalım çilingir sofranı, pardon yaşa hayalini kurduğun hayatı. Dinsin artık bu kalp ağrın, bitsin acıların. Beyaz bir sayfa mı açıyorsun, hayatında güzelliklere yer mi açıyorsun, bilemem artık. Sen karar ver.
Sabah uyanınca bütün odalarını dolaştım evin. Her şey, geçen yılda bıraktığım gibi. Kös kös oturacağıma, yeni yılda neler değişmiş(!), gidip bir göreyim deyip sokaklara atıyorum kendimi. Bakalım yeni senemiz bize neler getirmiş. Bugüne geçmeden önce bir sitemde bulunmak istiyorum. Dün gece çok bekledim. Belki gelir diye Noel Baba(!). Galiba bacamızda bir sorun var. Yöneticimizle konuşayım bir ara. Şaka bir yana, yılbaşıların standart bir karşılığı olmadı hiç bende. Sizler gibi sessiz ve sıradan bir gece yaşadık. Dışarı çıktım diyordum. İlkin elimdeki çöp poşetini bırakıyorum çöp kutusuna. Atarken on beş yaşlarında, çöp toplayıcısı bir çocuk yaklaşıyor. Tatil matil demeden rızkının peşinde koşuyor. Yeni yılda da çöp toplamaya devam ediyor anlayacağınız. Hayat da kaldığı yerden.
Eskiden salı günleri burada pazar kurulurdu. Ama artık yok. Dolayısıyla caminin hemen yanındaki markete uğruyorum. Bugün halk günü olduğundan kim bilir ne kalabalıktır diyorum. İçerisi beni çok şaşırtıyor. Çünkü topu topu dört müşteri var. Sevgili halkım gününü unutmuş galiba. Dünkü geceden kalan uykusuna devam ediyor gibi. Uyan uyan ey halkım, kaçırma indirimleri. Piyango sonuçlarını veren gazeteler kısa sürede tükenmiş. Kasaya yaklaşıyorum. Kasiyer kız, iki parça ürün alan önümdeki müşteriye sırıtarak, “Poşet ister misiniz?” diye soruyor. Poşetler artık ücretli ya, “Hadi şimdi bol bol alın!” der gibi söylüyor sanki. Buna da alışacağız elbet.
Marketten çıkıp iki yanı ağaçlarla dolu caddedeki kafeye doğru yürüyorum. Sokaklarda pazar sabahlarının sükûneti var bugün. Telaşın, koşuşturmanın unutulduğu günlerden bir gün de diyebiliriz. Hava ayaz mı ayaz. Ellerim ceplerimde, bir türkü tutturmuşum. Anlıyorsunuz değil mi? Hangi türkü mü? Pencereden kar geliyor. Her zamanki gibi aklım bir karış havada. Yüzümü koyu gri gökyüzüne çeviriyorum, kar geliyor mu diye. O da ne? Yüksek bir ağacın dallarında şirin, sarı bir kedi. Öylece durmuş, etrafı izliyor. Belki de tefekkür ediyor. Resmini çekerken poz veriyor hem de. Kedinin durduğu yerde, kamyonetin arkasında balık satan iki balıkçı olurdu hep. Bugün onlar da tatil yapıyor. Kediler aç kalmamıştır inşallah. Tabiatıyla trafik de gayet sakin. Karşı kaldırıma çok rahat geçiyorum.
Kar diyordum. İki yıldır İstanbul'a yağmıyor maalesef. Geçenlerde beş on dakika yağar gibi oldu ama sonra bir daha gören olmadı. Kar olmadığı için ne etraf beyaza bürünüyor, ne de dışarıda kartopu oynayan çocuklar görebiliyoruz. Hani bugün yağsa diyorum, bir kahve yapıp lapa lapa yağan karın düşüşünü seyretsek. Fonda güzel bir şarkı olsa hem de. Sevincimize hâkim olamayıp sokağa atsak kendimizi. Kardan adam yapmayabiliriz belki ama kartpostallık fotoğraflar çekebiliriz mesela.
Her zaman gittiğim kafenin bahçesine adım atar atmaz şok oluyorum. Çünkü kafe kapalı. Hemen az ötedeki diğer kafeye yöneliyorum. Orada ise oturacak yer yok. Öyle ki, iğne atsanız yere düşmeyecek. Hafta sonları da böyledir. Herkes evinde derken, sevgili halkım kafeleri doldurmuş. Halk kafelere akın etti, vatandaş oturacak yer bulamıyor demiyorum elbet. Soğuk moğuk demeden dışarıda oturanlar da yok değil. Bir süre sahile vuran dalgaları dinliyorum. Genç bir kız dürbünle karşıya -muhtemelen Tevfik Fikret müzesine- bakıyor. Ya da Rumeli Hisarı'na. Belki de her ikisine. Hemen arkasında kahverengi şallı bir kadın kocasını selfie çekmeye zorluyor. Somurtkan kocası zorlama bir gülümsemeyle poz veriyor. Tam o sırada bakandan mesaj geliyor: “Her an yeni bir başlangıçtır.” El hak doğrudur.
Başka bir kafeye adım atmaya çalışırken, bebek arabalı bir kadın, yakını olduğunu düşündüğüm kadına, “Biz çıkıyoruz. Yer yok ki!” deyip geri geri geliyor. Ümidimi kaybetmeden aramaya devam ediyorum. Biraz daha yürüdükten sonra, şunu diyorum: Sanki herkes bir yerlere kaçmış da bazı dükkânlar, kafeler bugün tatil yapıyor. Bayramlarda böyle olurdu hâlbuki. Değişmeye devam ediyoruz.
Tekrar göğe, daha doğrusu sakinlerine bakıyorum. Deminden beri çok farklı kuş sesleri şenlendiriyor semayı. Şaşıracak bir şey yok. Her gün böyle değiller mi zaten? Dere kenarındaki ilkokulun çatısında yüzlerce martı sanki derin bir uykuya dalmış. Öte taraftan süzüle süzüle uçuşan martıların çığlıkları, kargaların çirkin sesine karışıyor. Bir leylek tek başına uçuyor onca martının arasında. O da kış gelmesine rağmen yurdunu terk etmeyenlerden. Boğazın buz gibi soğuk sularına dalıp çıkan karabataklara hayran oluyorum. Metruk bir ahşap evin çatısında iki güvercin hem yiyor, hem de muhabbet ediyor. Ara sıra gördüğüm ama adını bilmediğim bir kuş viyaklayarak uçuyor oradan oraya. Yeni yıl coşkusu herhalde diyorum.
Asırlık çınarın altındaki ufak, ahşap kahvede de oturacak yer bulmak imkânsız. Ama sonunda, bu soğuk havada sığınacak bir kafe buluyorum. Buğulanmış camından bakınca ikisi hariç bütün masaların dolu olduğu fark ediliyor. Olsun, en azından içerisi sıcak. Çay da içerisi de hemen ısıtıyor kemiklerimi. Ellerim o kadar üşümüş ki bardağı tutmakta zorlanıyorum. Yan masada oturan, kırk yaşlarındaki kadın telefonla konuşurken iki arkadaşı geliyor. Birbirlerine “İyi seneler olsun!" dedikten sonra dün gece yaşanılanlar anlatılıyor. Sarı saçlı olan, dörtte uyuduğunu anlatıyor. Ömürden bir yıl daha gitti deyip muhasebe eden yok. Gece oynanan tombaladan, amorti çıkan biletlerden, hindilerden, "Paylaştığın fotoğrafları gördük!" muhabbetinden öteye gitmiyor konuşmalar. Yeni yılda, yeni şeyler söylemek lazımdı, değil mi? Ama nerde?
Yeni bir yıla girdik diye sevinmedik. Lüzumu da yok zaten. Bu yıl da göz açıp kapayıncaya kadar geçip gidecek. Biliyoruz, yine güzel ve yine kötü günlerimiz olacak. Hayat zaten ne sadece sevinçten ibaret, ne de sadece hüzünden. Her sevincin içinde bir parça hüzün, her hüznün içinde bir parça sevinç var hatta. Yeni yılda da -Allah ömür verirse- her şeyi göreceğiz. Ne diyordu Turgut Uyar: “Ne kadar hüzün geçmişse dünyadan / Ne kadar acı geçmişse yaşayacağız / Hepsini yeniden, bir bir dünyada...”
Umutsuzluk kitabımızda yazmaz ama yine de kendimizi kandırıyoruz gibime geliyor. Son sözü Bukowski söylesin: “Nice mutlu yıllara demeyeceğim, çünkü değişen bir şey yok. Günler aynı, insanlar aynı, yalanlar aynı, dekorlar ve sahneler aynı, kandırılanlar aynı. Ve yine aynı olacak; sahte kahkahalar, sıra dışı böğürmeler. İyi kusmalar...”
