Memlekete her gelişimde eksilen, kaybolan bir şeylerin olduğunu görüyorum. Evvela sokaklardaki ruh, izler, renkler yok olmaya başladı. Sözgelimi, şehir betonlaşıyor her geçen gün, göğe yükselen evlerin sayısı artıyor. Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar derken, hızla ev üstüne ev kuruluyor. Farkında mısınız bilmiyorum ama şehirleri birbirinden ayırmak zorlaşıyor.
Aslında, Anadolu şehirlerinin de kaderi İstanbul'a benzemeye başladı. Eski mahalleler, sokaklar, evler, komşuluklar kalmadı. Bırakın yıllar öncesini, altı ay öncesini bulmakta zorlanıyoruz. Eskiye ait her şeyin hayatımızdan uçup gitmesine aldırmıyor insanlar. Köksüzlük, ruhsuzluk, ucubelik sarmış her yanımızı. "Gözleri çıkarılmış bir ama gibi" geliyor şehirler. Ne yazık ki, bir şeye benzemeyen şehirler yaygınlaşıyor yurdun dört bir yanında.
Dışarı çıktığımda, eski ile yeninin kıyasını yapamadan edemiyorum. Mesela şu sokağın başında bahçeli bir ev vardı, hemen yanında, boynu bükük bir söğüdün gölgesinde mahzun komşusu, iki yüz metre ilerisinde ise iki katlı, eski ama şirin bir ev... Herhalde -di'li geçmiş zaman kipini kullanmamdan anlıyorsunuz akıbetlerini. Hep hayal kırıklığı, hep dram, hep kahır...
Neyse ki, turkuaz pencereli ve duvarları sarmaşıklarla bezeli ev yerinde duruyor diyorum. Bakmayın böyle dimdik durduğuna. Bir sonraki gelişimde karşılaşır mıyız, Allah bilir. Peki ya, tam karşısındaki şu metruk ev? Hani kilit vurulan kapısında çiçek açan, pencereleri tenekelerle kapatılan talihsizden söz ediyorum. Şimdilik bir ruh gibi kaderini bekliyor. "İşte ben hep böyle bildiğin gibi / Kaderi öpüp başıma komuşum / Gülüşüm, oturuşum, konuşuşum / Belli efendim, besbelli / Yaşamaktan soğumuşum." (Turgut Uyar) der gibi hem de.
Yine apartmanlar arasında dikkatimi çeken bir ev vardı aynı mahallede. Ne zaman geçsem önünden, kapısında dualar mırıldanan yaşlı bir teyze olurdu. O zavallının da yerinde yeller esiyor. Akşamları dahi kapının eşiğinde oturan ve bu kez işten dönen oğluyla dertleşen o kadın eski evini şimdi arıyor mu acaba? Bence özlüyordur o günleri. Ha bir de Kanaat Bakkaliyesi vardı. Geçen asırdan kalan tabelasını fark ettiğimde, kendisinden vazgeçileli çok olmuştu. Şimdi yedi katlı bir iş merkezi yükseliyor üzerinde.
Bitmedi. Yürüdüğüm güzergâhta, yani dere kenarında, mütevazı bir ev duruyordu. Külrengi boyalı, kışın bacası tüten hem de. Nice yaşanmışlıkların mekânı olan o ev de maalesef şimdi moloz halinde. Bir metre boyunda sararmış otlar görüyorum yıkıntılarında. Oturup dinlesek bize ne der acaba? Suskun duruyor gibi görünse de, gözyaşlarını dereye akıtıyordur eminim. Aynı sokakta pencereleri sökülmüş, çatısı kaldırılmış, viraneye dönmüş birkaç eve daha rastladım. Ne hazindir ki, bir sokak tarihten siliniyor.
Birbirlerine üzülmüyor evler artık. Herkes kendi sonunu düşüyor haklı olarak. Sıra kime gelecek diye gözlerine uyku girmiyor hiçbirinin. "Sesimizi duyan var mı?" çığlıklarını duymuyoruz. Sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam ediyoruz. Sanıyoruz ki, kaybedilen sadece sokaklarımız, evlerimiz. Değil işte. Hikâyemiz de, izleri de yok oluyor birer birer. Nereye doğru gidiyor hayatlarımız, n'olacak şehirlerimizin geleceği?
Bu şehir yeteri kadar betonlaştı; yeşil alanları, müstakil, bahçeli evleri koruyalım diyen yok. Mahalleli, mahalle kültürü diye bir şey kaldı mı ki? Babadan kalma evi yıkıp açgözlü müteahhite vermenin modası(!) geçmiyor bir türlü. Bir de şunu fark ettim: İnsanlar göğe bakmayı değil, yüksekten aşağıya bakmayı daha çok seviyor. Lüks siteler, rezidanslar, gökdelenler neden bu kadar arttı derken. Velhasıl kibir, vefasızlık, görgüsüzlük her bakımdan yükseliyor hayatımızda...
