Eski sokağınızdan geçmenin hüznünü bilir misiniz? Unutulmaz vakitler geçirdiğiniz o mekanları hatırlamanın hüznünü desem ya da. "Bize bir zevk-i tahattur kaldı / Bu sönen, gölgelenen dünyada!" diyordu Ahmet Haşim bir şiirinde. Benimkisi de o mu acaba? Güzel günlerden geriye hatırlamanın zevki kaldı galiba.
Bugün eve dönerken eski sokağımdan geçiyorum. İçimde biraz hüzün, biraz mutluluk rüzgârları esiyor. Eve gitmek istemeyip de orada burada gezen ergen modundayım biraz. Şu an oturduğum ama bir türlü sevemediğim o kutu gibi evime gitmemek için bahaneler arıyorum. Bahane denilemez bence. Duvarlar üzerime üzerime geliyor, daralıyor, her defasında dışarı atıyorum kendimi. Aramızda kalsın, nasıl kaçıyorum. Evi aklımdan çıkarmaya çalışırken, birden köşe başındaki kafeye takılıyor gözüm. Bir an duraksıyor, hemen ardından mahzun bir ruh haliyle kafeden içeri adımımı atıyorum. Buranın sakinliğine her defasında şaşırıyorum. Birkaç kez sahipleri değişmesine rağmen bir türlü dikiş tutturamadığı için sakinliğini hiç kaybetmiyor. Tepede bulunan kafenin ruha iyi gelen, huzur veren, nefis bir manzarası var aslında. Anadolu Hisarı'na ilk geldiğim gün, burada oturmuştuk arkadaşla. Güzelim Boğaz'ı hayran hayran temaşa ederken, az ötede bulunan balkonlu ve Boğaz manzaralı, mütevazı bir evi gözüme kestirmiş, "Keşke kiralık olsaydı şu ev!" demiştim. Zira o günlerde ev arıyordum.
Kalbim temiz olacak ki, birkaç ay sonra, Allah bu sokakta güzel bir eve taşınmayı nasip etti. Ferah, bahçeli, dört bir yanı ağaçlarla dolu, biraz uzaktan da olsa Boğazı gören bir evdi üstelik. Böyle bir evde oturduğuma inanamazdım bazen. Belki böylesini beklemiyordum ama bu türden bir eve çok ihtiyacım varmış. Zamanla onu anladım. Evet, İstanbul o eski İstanbul değil. Herkesin herkesi tanıdığı, bahçeli, cumbalı evleri, çeşmesi, dar sokakları olan mahalleler pek kalmadı maalesef. Ama yeni mahallem eski İstanbul'dan büyük izler taşıyordu. Boğaz kenarındaki tarihi bir semtte, bahçeli, birçoğu müstakil olan, mütevazı ahşap evlerden, görkemli köşklerden oluşan eski bir mahalle düşleyin şimdi. Mevsimlerin farkına varabileceğiniz, temiz bir havaya sahip hem de. Kısacası ruhu olan mahallelerden biri!
Çayımı beklerken etrafı seyrediyorum. Bir gözüm Boğazda, Rumeli Hisarı'nda, diğer gözüm eski evimde. Ah o mutlu, güzel geçen günlerimin eşsiz mekânı. Biraz iç çekiyor, maziye gidiyorum hemen. Neyse, geçelim. Bu mahallede tanıdığım az insan vardı. Evler arasında duvarlar, insanlar arasında mesafe bulunuyordu çünkü. Herkes kendi dünyasında yaşayıp gidiyordu. Eskiden böyle değilmiş. Herkes herkesi tanırmış. Komşular yan bahçede oturan komşusuna bir bardak çay ikram edermiş sözgelimi. Nereden mi biliyorum? Ahmet Abi söylemişti bir keresinde. Mahalleye taşındığımda bakkalımızdı o. Yıllarca kaptanlık yapan, ülkeler gezen Ahmet Abi sonraları babadan kalma evinin yan tarafında bakkal dükkânı açmış. Bakkala her gittiğimde dakikalarca muhabbet eder, hayata dair ne varsa konuşurduk. Bazen veresiye yazdırdığım bile oluyordu. Emekliliğim geliyor, burayı kafeye çevirmek gibi bir planım var diyordu. Öyle de yaptı. Güzelim bakkal kafeye dönüştü bir süre sonra. Üzülmedim aslında. Yine muhabbet ediyor, yine karnımı doyuracak bir şeyler buluyordum. Doyan karnım değil, ruhumdu sanki.
Alt katımda oturan hoca hanımı, yan komşumuzu tanırdım elbet. Selamlaşır, hal hatır sorardık bazen. Mahallede selamlaştığım yaşlı amcalar, esnaf abiler yok değildi. Ancak yine de kimsenin kimseden haberi yok gibiydi. Kavgası, tantanası az olan bir yerdi. En çok da sessizliğini seviyordum buranın. Uzaktan gelen arkadaşlarım eve, sokağa hayran kalıyor, sosyal medyada paylaştığım fotoğrafları görenler İstanbul'da böyle yerlerin halâ olduğuna inanamıyorlardı. Varlıklı insanlar kameralı, duvarlarla örülü evlerinde yaşarken yan komşumuz soba yakmaya devam ediyor, bu yüzden her gün odun kırıyordu. Sabahları diğer komşunun horozu öterken, gün boyu martı, serçe, karga sesleri eksik olmuyordu. Bahçem her daim kedilerden, yağmurlu havalarda ise salyangozlardan geçilmiyordu. Bazen evin önündeki ağaçtan düşen dutları, cevizleri, incirler, ayvaları topluyor, bazen de bir süre meyve almıyordum manavdan.
Kafeden çıkıp yürümeye başlıyorum. Bu sokakta yürürken her zaman güzel duygular içinde oluyorum. Sahile inerken ya da eve dönerken Boğazı seyretmeyi, ağaçlara/çiçeklere dokunmayı, kedilerle karşılaşmayı, fotoğraf çekmeyi, eski evlere bakıp hayal kurmayı, gökyüzüne dalmayı, kısacası güzel olan çoğu şeyi sevmeyi burada öğrendim. Bir süre uzak olduğum şeyler zamanla yabancı olur bana. Yabancılık hissetmeyeyim diye bazen bu sokaktan geçerim. “Hiçbir şey bıraktığım gibi değil, herşey çok değişmiş tabii!” dememi bekliyorsunuz. Hayır, her şey yerinde duruyor. İnsanlar, evler, ağaçlar, kaldırımlar aynı. Sadece gıpgıcır elektrik direkleri dikilmiş. Mevsimden dolayı, sararıp yere dökülen yapraklar görüyorum her yerde. Hepsi bir yana savrulmuş. Sokağın başındaki ahşap evi, bahçesindeki ağaçtan sokağa taşan mandalinaları görünce özlediğim şeyleri bir bir hatırlamaya başlıyorum. Ya eskiden oturduğum ev? Şimdilerde eskisinden daha güzel ve bakımlı bir halde bana gülümsüyor. Ancak dut ve ıhlamur ağaçlarının kesilmiş olması üzüyor beni. Eski bahçemde tavuklar koşturuyor artık. Bir de kapı önünde sevimli bir köpek görüyorum her geçişimde. "Mazi sadece gelmiş, geçmiş zamandı. Hatıralar da insanı üzen boş şeylerdi." demek isterdim ben de. Ancak diyemiyorum. Eskisi gibi duygulu ve hatıralarda yaşayan ben de o eski ben miyim, Allah bilir.
Madem bu kadar çok seviyordun, neden bıraktın bu evi/sokağı diyeceksiniz. Aslında ev satılamadığı için kiraya verilmişti. Oturmaya başladığım ilk yıldan itibaren evi görmeye gelen talipler oldu. Ev sahibi kararlıydı satmaya çünkü. Sürekli birilerinin eve bakmaya geleceğini söyler, evde olup olmadığımı sorardı. Çok sevdiğim bu evin satılmasını hiç istemiyor, nasıl ayrılacağımı düşünürdüm. Hatta bazen bu evdeki son günlerimmiş gibi kahvemi alır, pencere kenarında oturur, dışarıya bakarken dalardım. Aralarında ünlü bir oyuncunun da bulunduğu pek çok kişi evi gezip gördü. Herkes bir bahane bulup almaktan vazgeçiyordu. Kimi eski diyordu, kimi de çok bakıma ihtiyacı var. Ne yalan söyleyeyim, bunu duymak hoşuma gidiyordu. Ben de artık alışmıştım gelip evi görmelerine. Altı yıl böyle geçti. Soğuk bir mart günü, kültürlü ama yalnız bir adam eve baktı. İki hafta sonra evi satın aldığı ve birkaç ay içinde evi boşaltmam gerektiği söylendi. Yağmurlu bir çocuk bayramı günü ama neşesiz bir çocuk edasıyla taşındım komşu mahalleye. İşin tuhafı, şu an oturduğum evden eski evimi görebiliyorum. Ve de bu yazıyı yazarken arada bir bakıp durdum...
