Son zamanlarda tükenmişlik, yorgunluk bulutları geziyor üzerimde. Bu yüzden sabahları yorgun kalkıyor, çabuk sinirleniyorum. Bir de, Cahit Zarifoğlu'nun deyişiyle, “Bilmediğim ve ne yapacağı belli olmayan bir duyguyla hırpalanıyorum boyuna.” Sordum kendime, "Hey dostum, nedir senin derdin?" diye değil elbette. Ne sorsam, hiçbirinden beni tatmin eden cevaplar alamadım. Günlerdir kafamın içinde tuhaf konuşmalar, rahatsız eden düşünceler koşturup duruyor. Ne gibi mi? Boş verin gitsin. Hayatta neler geçip gitmiyor ki. Ne güzel yazdı, sıcaktı, aylak aylak gezip duruyordum. Ne çabuk yaz bitti, sonbahar geldi peşinden. Güzel günler çabuk geçer zaten. Şaşırmamak lazım.
İşin tuhafı, plansız programsız yaşamayan ben bugünlerde hiç yapmadığım şeyleri yapmaya başladım. Mesela, dün sinemanın önünden geçerken, birden kendimi film seyrederken buldum. Fragmanını izlemeden, eleştirmenlerin yorumlarını okumadan girdim sinemaya. İnsan bazen ezberini bozmalı, değil mi? Olduğu kadar, olmadığı kader. İki yüzlü, menfaatçi, arkadan iş çeviren, bardağın hep boş tarafını gören, her daim şikâyet eden, kusur arayan, şımarık, paranın, makamın esiri olan insanlar, bir çiçeği sevemeyenler, duygusuz, gayesiz yığınlar, çirkinlikler, velhasıl yalan dünya üzüyor, yoruyor, yaralıyor. Çekilir gibi değil, sinirime dokunuyor her şey. Ah bu hayat...
Birkaç ay önce yeniden açılan ve zaman zaman kaçıp sığındığım çayıra geldim bugün yine. Koltuğumun altında ne bir dergi, ne de bir gazete. Böyle eli boş dışarı çıkmazdım ben. Akşama az var. Herkes kendini eve atmaya çalışıyor. Yağmur ha yağdı ha yağacak derken bir banka oturuyorum. Sokak lambaları yanmaya başladı bile. Ara sıra buraya gelir, yürüyüş yaparım. Yürüdükçe ısınırım haliyle. “İkindi serinliğinde, bir bankta ince kıyafetlerle oturmak da neyin nesi!” diyorum kendime. “Ses etme, bir kere de kendin için bir şey yapma!” diye bir ses duyuyorum. Burada çok sayıda ve farklı türlerde ağaç var. "Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı / Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk." diyor ya Turgut Uyar bir şiirinde. İki ağaç görsem altında oturasım, ağaçlı bir yol görsem yürüyesim geliyor. Ruhum dinleniyor, gönlüm ferahlanıyor hep defasında. Şehir sanmıyor, bilakis şehirden kaçmış, kendime dönmüş oluyorum sanki. Kimseler yokken bir ağaca sarılmak geliyor içimden ama biri görecek diye çekiniyorum. Aslında utanılacak bir şey değil bu. İnsan neye sarılmıyor ki bu hayatta...
Her gün aynı telaş, aynı stres, aynı endişe. Kim ne derse desin, bizi bu şehir hayatı mahvediyor. Şehrin dağdağasından kaçıp doğayla haşır neşir olmak istiyorum bir süredir. Cıvıl cıvıl kuş sesleri, hoş çiçek kokuları, temiz hava, sükûnet... Bütün kaygılardan, kederlerden uzak bir şekilde hem de. Tabiata sığınmak, kalabalıklar arasında ruh gibi gezinmekten ve görünür olmaktan daha iyi bir fikir gibi geliyor. Tabiatı kucaklayamıyoruz, en azından pencere önünde durup dışarıya bakabilir, gökyüzüne, bulutlara seyre dalabiliriz diye düşünüyorum. Hıncahınç dolu otobüslerden az mı inip yürüdüm, boş ve kimsesiz sokakları adımlamaktan az mı mutluluk duydum! “Fotoğraflarında neden insanlar yok?” diye soran arkadaşlara cevap vermeye gerek var mı sizce?
Bugün bulutlar yaramaz çocuklar gibi çok hareketli. Şehrin gürültüsünden, uğultusundan eser yok çok şükür. Hayret, etrafta ne koşan var, ne de yürüyüş yapan. Can sıkıntısını dağıtmak için gelen, yalnız kalmak istiyorum der gibi bir kenarda sigarasını tüttürenleri de göremiyorum. Ha keza liseden kaçan talebeleri de. Bazen semaverde çay içenleri görürüm burada. Onlar da yoklar maalesef. Olsaydılar, gider bir bardak çay isterdim belki. Hiç âdetim olmadığı üzere hem de. Kaç yere sordum, sahlep çıkmamış hiçbir yerde. Şimdi kim ısıtacak içimizi? Akşam ezanına az var. Bu arada ufaktan yağmur damlaları düşüyor üzerime. Hemen kapşonumu başıma geçiriyorum. Altında oturduğum ağaca bakıyorum bir an. Boynunu bükmüş, rüzgârdan sallanıyor deminden beri. "Ben bir çınar ağacıyım Küçüksu çayırında!" der gibi bana bakıyor. Polisi bilmem ama ben farkındayım senin. Sararan yapraklarının yarısını döken gencecik ağaca, "Sen de olgunlaştın. Bak, bugünler de geçecek." diyorum. Evet, bugünler de geçecek.
Hayır, kalabalıklardan kaçarken macera peşinden koşmuyorum. Kendi küçük dünyamda yaşamaya gayret ediyorum. Akşam yaklaşıyor, karanlık yavaş yavaş çöküyor. Birden hemen ötedeki iskeleye yanaşan bir vapur görüyorum. İnen yolculara bakarken, İncesaz'ın "Bir özlem var içimde / Uzaklara doğru, engin denizlere..." nağmeleri çınlıyor kulaklarımda. İnsan bazı şarkıların sözlerini zamanla daha iyi anlıyormuş meğer. İskeleye gidip Leyla ile Mecnun dizisindeki İsmail Abi gibi el sallamak istiyorum bir an. Ama iskeledekiler ve karşı kafede oturanlar, “Deli midir, nedir?” diyecekler diye vazgeçiyorum. Bir Mecnun, pardon İsmail Abi de ben olmayayım şimdi. Ama vapur yavaş yavaş süzülürken, “Yağmurlu bir sonbahar günü başımı alıp gideceğim.” diyor içim. Hem de arkama bakmadan.
Neyse, daha fazla oyalanmadan eve gitmeli. Bir çay demlemeli hemen. Öyle ya, içim ısınmalı evvela. Çayımı yudumlarken güzel bir film koymalı. Şöyle bırakıp gitmeli, elvedalı hem de. Film bitince bir şiir kitabı açmalı en hüzünlüsünden. Pikaba güzel bir plak koymalı ardından. Unutmuşum, plaklarım var ama henüz bir pikap sahibi değilim. Sorun değil, internetten bir taş plak kaydı bulup dinlemeli. Zeki Müren'den Söyleyemem derdimi kimseye ben olabilir mesela. Gönül tellerini inletmeli yani. Geceler artık çok serin. Hafif bir battaniye örtmeli bu arada. Bana sıra geliyor diye keyiflenen uykuya ses çıkarmamalı...

