Hayatta en çok kaybetmekten korkarız. Neyi mi kaybeder insan? Her şeyi… Bir eşyayı, malını mülkünü, zamanını, sevdiklerini, hayatını… Bu listeyi sonsuza kadar uzatmak mümkündür. Zaten –hayat hariç- sonuna üç nokta koyabildiğimiz her şeyi lastik gibi uzatmak kâbildir.
İnsanın fıtratında ise kaybetmek değil kazanmak vardır. Bu yüzden en sıradan şeylerde bile asla kaybetmek istemeyiz. Gazozuna oynanan maçlar dahi kıran kırana bir ölüm kalım muharebesine dönüşüverir bir anda. 21. Yüzyılda kazanmak modadır, kaybetmek “outa” çıkar. Daha çok kazanmak isteriz. Her şey bizim olmalıdır. Dünyanın bütün güzellikleri. Yüce Mevla sınırsız hazinelerinden gani gani versin isteriz. Mütemadiyen artsın, çoğalsın, ziyade olsun. Gümüşümüz varsa altına hücum ederiz. Altına sahipsek ikinci vadiyi arzularız. Hayat çekinin vadesi doluncaya kadar denî dünyanın sim ü zerrinde, güzelliğinde oyalanırız. Kazanmanın önündeki tüm engelleri yakıp yıkarız. Bize kim dayanası... Pazara kadar değil mezara kadar takip edecek olan hırslarımızın zebunu olduğumuzu asla idrak edemeyiz. Uyandığımız zaman da çok geç olmuş, iş işten geçmiştir artık.
Hayatta kazanmak da var kaybetmek de. Tıpkı ticarette olduğu gibi. Bir esnaf, iş adamı ortaya sermaye koyarak bir iş yeri açar. Niyeti kazanmaktır öncelikle. Bu yüzden cirosunu ve kârını arttırmayı hedefler sürekli. Bu bazen mümkün olurken bazen de imkân dahilinde olmaz. İşler sarpa sarar. Kâr hanesinin yerine zarar yazılır. Kâr ve zarar kardeştir çoğu zaman. Cesaret atını mahmuzlamayan korkak bezirgânların kazanacağı bir şey de yoktur hayattan.
Bazen en küçük kayıplardan bile derin hüzünlere gark olur âdemoğlu. Zarıl zarıl ağlayışına, inleyişine bakılırsa sanırsınız eşini aşiyanını kaybetmiştir. Toplu iğne başı kadar malı telef olsa dünyalar üstüne yıkılmışçasına karalar bağlar. Oysa kaybedilen maddi şeyleri biraz fazla çabayla yerine koymak pekâlâ mümkündür.
Ciddi kayıplarda oluşan tahassür ise konumuzun dışındadır elbet. Mal canın yongasıdır, demiş atalarımız. Bazen cana geleceğine mala gelsin, deriz teselli babında. Aslında kaybeden biz değilsek her türlü sakinleştirici söz bir çırpıda dökülüverir dudaklarımızdan. Kaybeden ise üzüntünün elli tonunu kuşanarak apoletleri sökülmüş bir general edasıyla mahzun ve zelil dolaşmaya başlar insanlar arasında. Derinlerde bir yerde delik deşik yarası kanamaya başlamıştır bile insanlar fark etmeseler de…
Bazı kayıplar ise kazançtır insan için. Kişi, her şeye gözlerini kapatarak bir şeye açar iç sesini. Yoğunlaşır. Ulaşamadığı o varlığın yüzü suyu hürmetine daha iyisi ihsan edilir kendisine. Örneğin Aşık Veysel ve Borges. Gözleriyle görenlerden daha fazlasını görmüşlerdir hayata, sanata ve ebediyete dair. Bazen örgün eğitim almamış kişilerin okumuşlardan çok daha fazlasına ulaştıkları görülür. Çünkü onlar sistemin tornasında düzleştirilip tek tip düşüncenin resmi üniformasını giymek zorunda kalmamışlardır. Çiğnenmemiş, denenmemiş bir dağ yolundan özgürce yürüyebilme olanağını bahşetmiştir yaşam onlara. Ağaçların budandıkça filizlenip yeşermesi gibi bazı kayıplar kazançtır gerçekten de…
Fevkalade trajik kayıplar da vardır sonra. Bir insan kumar masasında tüm varlığını kaybedip üryan biçimde dönebilir evine. Tabii dönülecek bir evi kaldıysa hâlâ…Ya da bir trafik kazasında en yakınlarını kaybedebilir. Bu tür kayıpların insan ruhunda açtığı gediği, oluşturduğu erozyonu tamir etmek pek de kolay olmaz. Bir organını kaybeden yahut sağlıklıyken kalıcı hastalıklara düçar olmuş kişilerin yeni durumu kanıksayıp kabullenebilmeleri ayları hatta yılları alabilir.
Kişinin senelerdir icra eylediği işini kaybetmesi de az buz yıkım değildir gönüllerde. Rızık endişesi, her ne kadar kişi doğduğunda rızkı alnında yazılı da olsa, kolayca giderilemez insanın zihninde. Bir acaba gizli gizli sabahtan akşama dek takip eder onu. Payımıza düşene razı olup kanaati başımıza taç yapsak bu kaygı da kolayca bertaraf edilecek aslında.
Öyle ya da böyle günlük hayatımızda kaybettiğimiz pek çok şey vardır. Bazen kazandıkça kaybederiz bazen de kaybettikçe kazanırız. Fakat her geçen gün ömürdendir. Kişi bilmeden de olsa sermayeyi tüketmekle meşguldür aslında. Ömür sermayesini yüklediğimiz kedi bir kuşa tebdil olarak uçup gitmeye çalışır avuçlarımızdan, tutabilene aşk olsun. Kazanmak kadar kaybetmenin de hayatın bir gerçeği olduğunu unutmamalıyız bir kere. Ve kazancın/rızkın temiz, hak, helâl olanın peşine düşmeliyiz. Ne kadar kaldıysa. Dağlardan, ücra yerlerden, kör kuyulardan onu bulup sahiplenmeliyiz. Hırs, tamah ve şehvetle mal, eşya ve servet biriktirme yanılgısına düşmeden tüm kazananlarla kaybedenlerin el ele kardeşçe yürüyebildiği bir dünyanın kapılarını aralamaya çalışmak düşüncelerin en sağlıklısı gibi görünüyor bana. Hem bedenen hem de kalben.
