Derme çatma, yıkık dökük başka nasıl nitelendirilebilirse, işte öyle harabe evinden İstanbul’u izlerdi Efruz Bey. Tiyatrodan sonra para kazanmak için girdiği fabrikada kaza geçirmiş, yatağa bağımlı hale gelmişti. Kederini, geçmişini düşünerek yeniyordu. Lakin içini kemiren hep bir şeyler olurdu. Geçmiş mi, gelecek mi yoksa şimdi ki zaman mıydı onu rahatsız eden, bilmiyordu.
Altında ezildiği yük çekilmez olmuştu son zamanlarda Efruz Bey için. Her defasında kalbinin yükünü dindirmek için penceresini açar, içini dağlarcasına derin bir of çekerdi. Zaten ne zaman of çekmezdi ki. Her dakika! Bitmeyen acılarını ise önünde uzanmış masmavi boğazı izleyerek geçirirdi. Nefes alır verir, denizden gelen ferah rüzgâra yaslardı yüzünü. Mevsimine göre mis gibi havayı çekerdi çürümüş ciğerlerine; baharda gelen taze çiçek kokuları, kışın esen sert rüzgâr… Mest olurdu olmasına ama sonunda kuru öksürük tutardı onu. Hem de canını çıkarırcasına. Dert etmezdi. Maviyle yeşilin karıştığı o güzelim Çamlıca ile henüz keşfedilmemiş İstanbul’un yedi tepeleri için değerdi. Gökyüzünde uçuşan martıları seçmeye çalışırdı. Deniz üstünde süzülen o kanatlarda hayatı yakalardı her defasında. Bu şekilde bitmeye yaklaşmış hayatına bir anlam katar, yirmi yıldır sigara dumanıyla doldurduğu ciğerlerini bir nebze de olsa rahatlamaya çalışırdı.
Ona bıraksalar hayatının son demlerini hiç yaşamamış sayardı. Lakin hayat işte, kime neyi bırakıyordu ki Efruz Bey’e bıraksın. Az kalan ömrü için üzülmüyordu artık, bilakis seviniyordu da, çünkü yaşadığı hayat ona ağır geliyordu. Yıllarca yoklukla eziyet etmişti ailesine, yetmemiş gibi bir de varlığıyla yük olmuştu omuzlarına. Onları sürüklediği bu yoksul ve berbat hayat günden güne daha da tüketiyordu. Kurtulmak istiyordu ancak ne çare. Akşama kadar kafasında hep aynı şeyleri değiştire dönüştüre bakıyordu geçmişine Efruz Bey. Bu durum çok da sürmedi ya onun için. Devam edelim.
Efruz Bey çoğunlukla geçmişinde yaşardı. Gençliğinde tiyatro sanatçısıydı. Sanata âşık olarak yaşamış ancak öyle ölememişti. 1960’lı yıllarda vatanın çeşitli yerlerinde türlü oyunlar sergilemiş, belli bir zaman en büyük hayalini gerçekleştirmenin verdiği huzurla yaşamıştı. Ancak çok fazla kazanamamıştı bu işten, aldığı paralar hep boğaz tokluğuna gitmişti. İstemeyerek de olsa tiyatroyu bırakmak zorunda kalmış, fabrikada işe başlamıştı. Kitap tutan eller, şimdi fabrika da akşama kadar perpeşiran hale geliyordu. “Gezdiğim, okuduğum, oynadığım her şey hayatıma kar kaldı” diyerek teselli bulurdu her defasında.
Hayatta tutunacak dal bulmak önemlidir ya! Efruz Bey için de en büyük destek karısı olmuştu. Meziyet Hanım yaşadığı sıkıntılara hiçbir zaman dertlenmezdi. Efruz Bey’le tarih kokan Beyoğlu’na göçüp gelmişler, zamanla da vatanları bellemişlerdi. Kopamamışlardı bir türlü Beyoğlu bağrından. Meziyet Hanım için Beyoğlu “sokaklarında dünyayı bulduğu bir yerdi”. Herkese de öyle söylerdi. Çok sevdiği semtinin lokantalarına yemek yaparak para kazanırdı. Hiç gocunmazdı. Kocasına destek olmanın verdiği gururla yaşardı her gün. Sanat aşkı için kızmazdı kocasına, yeri gelir evin erkeği olur parasını kazanır, yeri gelir evin hanımı olur bakardı çocuklarına. Adı gibi meziyetlerde dolu bir hayatı olmuştu.
Sonunda penceresinden izlediği o doyumsuz İstanbul’a veda etmişti Efruz Bey. Hem de arkasında büyük bir borç bırakarak. Vefakâr karısına “çocuklarının sanatla uğraşmamalarını” vasiyet etmişti etmesine ancak hamuru sanatla yoğrulan ekmeğin kokusu da öyle kokmaz mıydı? İşte aşağıda anlatılan hikâye de böyle başlamıştı. Olaylar şöyle gerçekleşmişti:
Çok sevdiği İstanbul gibi, çok sevdiği iki evladı vardır Efruz Bey’in. Kız olanın adı Füreyya, erkek olanın adı Zahirdir. Adları gibi hayatları da ışıltılı ve parlak geçsin istemiştir hep, ancak bu dar boğazdan iki kardeş de nasibini alır. Babalarının ölümüyle ne yapacaklarını şaşıran bu iki çocuk yüklü bir borcun altına girer. Önce abla bırakır okulu, bir müddet çalışır fabrikalarda, sonra kardeş de katılır ablasına çaresiz. Meziyet Hanım üzülür üzülmesine ama elden gelen bir şey yoktur. Onların mutsuz dünyaları içini yakar da yakar, bir sene iki sene değil on sene böyle geçer. Ta ki kocasından miras kalan tiyatro ateşi evlatlarını sarana kadar.
Meziyet Hanım adının verdiği ilhamla bir çare bulur. Yıllarca Efruz Bey’le aynı sahnenin tozunu yutan Mahir Bey, tiyatrodan ayrılmadığı gibi yıldızı da parlamıştır nicedir. Meziyet Hanım cesaretini toplayarak çalar kapısını. Mahir Bey eski dostluğun verdiği hatırla tutar ellerinden. İki kardeşi küçük oyunlarda oynatır, kabiliyetlerini gördükçe desteğini güçlendirir. Önce Beyoğlu sahnelerinde, zamanla da tüm İstanbul’da duyulur adları. Hem de babalarının kazanamadığı paraları kazanarak. Yıllar yılları kovalar, zaman bir kuş misali uçar gider iki kardeşin avuçlarından. Hayat sayısını bile unuttukları ödüller bırakır kucaklarına. Tiyatro tarihinin unutulmaz iki oyuncusu olarak yazdırırlar adlarını. Füreyya Efruzoğlu ve Zahir Efruzoğlu olarak. Babalarının adlarını koyduğunda yaşamalarını istediği gibi ışıl ışıl bir hayatı yaşarlar.
Sanat aşkı bir kalbe düştü mü hiçbir engelin baki olmadığını gösterir iki kardeş. Babalarına vefalarını ise ismini sonsuza kadar yaşatacakları sanat ve kültür merkezi kurarak öderler. Efruz Efruzoğlu Sanat ve Kültür Merkezi. Ahde vefa, ömre hediye olsun diye. Şimdiler de ise öldükten sonra aldıkları ödülleri bırakırlar mirasçılarına. Efruz, Füreyya ve Zahir Efruzoğlu olarak.
