Günlerden Bir Hayal
TEMMUZ Sayı: 24 - Temmuz 2018

Adım önemli mi, şu dünyada bir kum tanesi kadar küçük ama kendini ölümsüz sanacak kadar büyük bir varlığım. Hele ki şehir hayatının sunduğu onca nimetlerden sonra insan kendini daha bir şey sanıyor. Kibirli ve enaniyetli. Oysa köy hayatı öyle mi? İnan okuyucu bu soruya verecek bir cevabım yok. Çünkü kırk küsur yaşı aşmış biri olarak köy hayatı nedir bilmem. Şehir insanıyım yedi göbekten. Bu yüzden benim köyüm ilkokulda öğrendiğim şarkılarda. ‘Orda bir köy var uzakta’ nakaratlarında ve bitmez tükenmez okuma sevdam canım kitaplarımda.

‘Metropol’ yaşamı deniyor ya bu hayata. Bilmeden yaşıyorsun o muazzam yapı içinde, yaşarken ölüyorsun. Nefes alıyorsun ama onlar bile dakika ile kısıtlı. Sürekli bir koşturma içinde. Akşam yatağına yattığında hala bilmiyorsun yaşadığını ve sadece bir sonraki sabaha hazırlıyorsun kendini. Ha arada çıkıyorsun sosyal aktivitelere. Onlarda bir iki saatliğine; ya bir deniz kenarı ya bir AVM. Bu da yetiyor sana. Yettiğini sanarak yaşıyorsun mutlu mesut, ot gibi yeşerdiğin pencerelerle kaplı fanusunda. Hay lanet olası, yine özlemim arttı içimde. Şimdi sormayın bana neden bu kadar bekledin bu fanustan çıkmak için diye. İnsanoğlu işte, başına bir felaketin gelmesi gerekiyormuş demek ki.

İşte okuyucu özlediğim yaşamı tatmak için güneşli bir sabah çıktım yola. Tenhalaşmış uzun yeşillik yolda, şehrin boğucu havasından kurtularak. Mis gibi çam ve sarı denizden gelen ot kokuları ile. ‘Bunlar işte insanın mayasını dolduran şeyler’ diye kaktım başıma. Seyri sefa içinde manzarayı içime sindirirken (mutluluk hiçbir zaman uzun sürmez ya) arabam teklemeye başladı. Bu sefer telaşlanmadım, artık vakitleri kovalamanın sırası değil dedim ona. Bıraktım kendi haline. ‘Saatler umurumda olmadan, dakikaları kovalamadan geçireceğim zamanımı’ diyerek birde tekme savurdum kendisine. İstediğin kadar can çekiş şimdi.

Birkaç dakika ne yapacağımı düşünerek geçirdim. Bekleyerek bu sarı denizi mahvedemezdim. Çünkü uçsuz bucaksız uzanan buğday tarlaları beni çağırıyordu. Yolun diğer tarafında kadınlar tarlaya ekin ekiyor, güneşin parlak ışıkları altında çalışmanın tadını çıkarıyorlardı. Ot kokularını buram buram çektim içime. Ne güzel koku, hiçbir pahalı parfüm bu kokunun yerini tutmuyor. Bambaşka bir dünyanın kapılarına dayanmıştım şimdi ve tek yüküm sırtımdaki çantamdı. İçinde sadece ve sadece beni idare edecek şeyler. Aklım ve ruhum bomboş, bedenim ise inzivada. Yıllarca aradığım özlem bu değil miydi? İki saatlik yolculuğun sonunda evlerin minicik halleri görünüyordu. Bir de havlayan köpeklerin sesleri ve kararan bulutların görüntüsü. Anlaşılan davetsiz bir misafirim vardı. Doya doya kabul ederim seni yağmur. ‘Metropole’ inat, şehrin gürültüsüne ve boğucu havasına inat. Hayata karşı ıslık çalarak gel üzerime.

Köye girdiğimde beni ilk karşılayan koyun sürüsü oldu. Pamuktan tüyleri kırmızıya boyanmış, önümden dizi dizi geçerlerken hayretler içinde kaldım. İlk defa gördüm desem herhalde çok abartmış olmam okuyucu. Çobanın elindeki kaval, sırtındaki aba ve yanında sakince oturan devasa köpek. Milyonluk sergilerde önüme serilen tablolarda neymiş. Rahmanın yarattığı tabloya kim paha biçebilir. Hele şu tabiattaki renklerin uyumu. Ah kalbim, insanın yarattığı eser mi daha pahalı yoksa yaratıcının şu emsalsiz güzelliği mi? Üstelik bedava. Daha ne olsun diyerek daldım koyunların arasına. Beni görünce boncuk tanesi gibi dağıldılar. Ah şimdi bir makinam olsaydı da bu güzelliği bir çekebilseydim. Dur dur dur, yok öyle teknoloji falan. Kendime söz verdim. Katıksız çıktım bu yolculuğa. Şehrin sunduğu her nimete oruç tutarak…

Çoban köpeğini daha fazla kızdırmamak için yolumu istemeyerek de olsa değiştirdim. (Koca bir köpeğin üzerime atlaması hikâyemin bir anda sona ermesine neden olabilirdi) . Filmlerde gördüğüm pos bıyıklı ihtiyar adamların oturduğu keyif kahvesinin önünden geçerken bir elin beni sarstığını hissettim. Arkama dönüp baktığımda mucize adam tam karşımda duruyordu. Beni bu büyülü dünyaya davet eden arkadaşım, köyün muhtarı. Yıllardır görmediğim bu adama karşı gösterdiğim samimiyeti görseniz aramızdan su sızmıyor sanırdınız. Ama öyle değil, şehir hayatı işte insanı her şeyden koparıyor. (Sahi en son ne zaman görmüştüm onu) Bu arada hava epeyi kararmış, şimşek çaktı çakacaktı. Eve girerken yüzüme bir iki damla can suyu düşmüştü bile.

Kalacağım misafir evi; küçücük şöminesi olan (bahar olduğu için yanmıyordu ama ben ilerleyen saatlerde bu duyguyu da yaşamak için yakmayı düşünüyordum) yere serilmiş yastıklarla sade ama şık bir görünüme sahipti. Muhtar dinlenmem için beni yalnız bıraktı. İşte misafirperverlik, nasıl da anladı ne istediğimi. Ev köyün öyle güzel bir yerindeydi ki, pencereyi açtığımda tomurcuklanmış ağaçların mis kokuları odama doldu. Uzaklardan şırıltı sesleri geliyor, kulaklarım şenleniyordu. Aşağıdaki tavuklar ve horozların görüntüsüne ise diyecek yoktu. Ve işte orda tüm heybetiyle duran başı dumanlı dağlar, yeşilin her tonunu önüme sermiş ışıldıyordu. Cennet bu değil de, başka ne olabilirdi okuyucu. Yıllarca şehirde çürüttüğüm hayata yazık değil miydi?

Karanlık çoktan çökmüştü evime. Muhtar arkadaşım beni güzel ağırlamıştı, yediğim her ürün birinci eller tarafından hazırlanarak soframa konmuştu. İçtiğim süt bile doymam için yeterli gelmişti. Birden bir gürültü koptu, bir ışık yanıp söndü. Şimşeği bu kadar hiddetli görmemiştim doğrusu. Yağmur da olanca hızıyla yağmaya başlamıştı. Muhtar böyle bir yağmurun bu güne kadar yağmadığını söyledi. Ona göre ben bereketimle gelmiştim. Bana göre ise, bu manzara uğursuzluk getirdiğimi düşünmeme yetmişti. (Cennet demekte acele mi etmiştim?)

Tüm bunların sarhoşluğu içinde pencere kenarında sızıp kalmışım. Sabah ezanı ile kendime geldim. Gün ağarmaya başlamış, meydan namaza gidenlerin sesleriyle şenlenmişti. Cemaate katılmak için kalktım. Camiye vardığımda huzur veren sessizliğin içinde buldum kendimi. Kısa bir süre bu sükûneti dinledim. Serin hava yüzüme çarpıyor, çiçek kokuları yayılıyordu etrafa. Keyifle dinledim doğanın tüm seslerini; şu şarıltısı, sabahı duyuran horoz sesi, köpeklerin sersem sersem havlamaları... Doyulmayacak bir manzaraydı bu.

Namaz kıldıktan sonra kahvaltı için köy kahvesine kurulan ziyafete doğru yola koyulduk. Sofrayı görünce cemaatin tanrı misafiri için nasıl çırpındığını gördüm. Semaver demlenmiş, yanık odun kokusu başka bir tat vermişti çaya. (Ömrümce içtiğim o kutu içindeki kahvelerde neymiş.) Her şey doğal her şey pek güzeldi. Yedikçe yiyesi geliyordu insanın. (Ne kadar yediğimi hatırlamıyorum utanmasam daha da yerdim herhalde.) Şehir hayatında böyle bir saygıyı ancak parayla satın alabiliyorsun okuyucu.

Bu güzel masadan ve eşsiz sohbetten kalkıp misafir odama gittim. Anılarımı bir yerlere not etmem gerektiğini düşünerek kalem ve defterimi ararken bir şeylerin beni acımasızca dürttüğünü hissettim. Bu sert el muhtarın eline benzemiyordu. Ne olduğunu anlamaya çalışırken kulağıma cıvıltılar yerine tırmalayan sesler dolmaya başladı. Kendimi zorluyordum bu güzel hayalden uyanmamak için. Ya da hayal olmamalıydı bu yaşadıklarım. Bu ne ikilemdi şimdi? Hayalden sıyrılıp gerçeğe dönüyordum yavaş yavaş. O de neydi öyle? Aylar önce başıma gelen felaketin sonucu muydu bu yattığım yatak? Kalemim ve kâğıdımın yerinde elimi dolduran kablolarda neydi. İnleyen ağlayan insan sesleriyle zonkluyordu kulaklarım. Neydi, neydi beni bu büyülü dünyadan koparan şey? Gözlerimi açmak istiyor ancak açamıyordum bir türlü. Kendimi ne kadar zorlasam da bir şeyler istediğim gibi gitmiyordu. Başımdaki insanlar da ne yapıyordu öyle? Gidin uyandırmayın beni. Tekrar yaşamak istemiyorum bu hayatı. Ben sonlandırmak istememiş miydim sahi? Bırakmıştım hepinizi oysa. Bu gördüğüm rüya mıydı şimdi?

Deniz Burak Arşivi