Garip Birisi
TEMMUZ Sayı: 33 - Temmuz 2019

Adım Murtaza. Yalnız Murtaza. Bilmem kaç milyonluk insan arasında, yapayalnız Murtaza. Sap Murtaza derler bana. Desinler, önemi yok. Yalnızlığı severim. Schopenhauer’in dediği gibi “Yalnızlık hoşnutluk verir, kendisiyle baş başa kalabilmek en değerli mülktür, geri kalan her şey gereksizdir.” Şu hay huylu dünyada yalnızlık bulunmaz nimet. İnsanın kendine kalması kadar değerli bir şey var mıdır hayatta? Yalnızlık insana ihanet etmez, daimi dost arıyorsan iç sesine kulak vereceksin her zaman.

Bir geçmişi olmalı insanın, neye ait olduğunu gösteren, lakin benim yok. Önemsemiyorum. Esirgeme kurumuna -gerçi şimdi sevgi evleri diyorlar- nasıl geldiğim, kim tarafından bırakıldığım da önemli değil. Zaten çok da sorgulamıyorum. Bu yaşıma kadar kimsenin beni aramaması benim yalnızlığıma yalnızlık katıyor sadece. Esirgeme kurumunda pamuk annemin ellerinde yeşermiş bir goncayım. On sekizinde hayata atılmış, kendine has kişiliği olan, daha doğrusu bariz bir kişiliği olmayan hayal dünyasında gezinen seyyahım.

Yetimhanede kimseyle arkadaşlığım olmadı. Hayatımda bir pamuk annem bir de kitaplarım oldu. Pamuk annenin tek çocuğu benmişim gibi horlandım. Yine de üzülmedim. Onun sevgisi bana yeterdi. Aykırıydım onlara ben. Yalnızlığı çok sevdiğim için hiçbirini sevemedim. Tuhaf karşılardım birbirlerine olan sevgilerini de nefretlerini de. Çünkü insanlar, insanların mutsuzluğundan mutlu oluyor azizim. Zaten insanlar ilkin birbirlerini sevmekte çok acele ederler. Nefret etmek de acele ettikleri gibi. Sevmek öyle ilk anda olabilecek bir duygu değil. Ah insanoğlu bir anlasa! O yüzden illa kitaplar illa kitaplar… Ne diyor Cemil Meriç, “İnsanlar kötüydü kitaplara sığındım.”

“En iyi kitapların okunması, geçmiş yüzyılların en büyük insanlarıyla konuşmak gibidir”diyor Descartes. Bu sebepten benim arkadaşa hiç ihtiyacım olmadı. Dostlarım istediğim zaman hayal dünyamda yer aldılar. Kimi iflah olmaz bir savaşçı, kimi kör kütük bir aşık, kimi yüzyıllarca adından söz edilen bir kahraman, kimi de ünü kıtalar aşmış bir padişah. Mesela Budala kitabındaki budala Filippovna; Stepançikovo Köyü kitabındaki etrafına tatlı bir şekilde zulüm eden Foma Fomiç; Amcanın Düşü’ndeki kibirli, uyanık, düzenbaz, para düşkünü, menfaatperest bir kadın olan Marya Aleksandovna; Babalar ve Oğullar’daki aykırı karakter Bazorov; Tolstoy’un ölümsüz eserindeki Anna Karanina’sı, Gustave Flaubert’in Madame Bovary Emma’sı; Daniel Defoe’un RobinsonCrusoe’u ve daha niceleri gibi. Nasıl anlatılabilir ki tüm bunlar azizim. Kendi dünyamda onlarla istediğim gibi hayaller kurarım. Hayat benim için, tek düze giden çingene çalgısı bir yoldur. Görüldüğü gibi şaşılacak bir dünyam var. Bu yüzden de kimse anlamaz beni kitaplardaki arkadaşlarımdan başka.

Hayatta hiçbir şeyi kendime dert etmem. Tek derdim vardır o da kitaplar. Mis kokulu ekmek gibi çekerim sayfaları içime. Yemyeşil orman kokusu dolar burnuma, çektikçe daha bir açılır ruhum. Hayattaki tek gailem kitapla yatıp kitapla kalkmaktır. George Sand’ın deyimiyle “Kitap beni her zaman eğlendiren, avutan bir arkadaş, bana akıl öğreten bir dost olmuştur.” Başka nefese ne hacet.

Kitap serüvenim Martin Eden’le tanışmakla başladı. Onun kadar kitap delisi, onun kadar azimli oldum kitap konusunda. Martin Eden, Jack London’un ünlü roman karakteri. Benim kadar garip olan bu çocuk, sevdiği kıza ulaşmak için, daha doğrusu sınıf atlamak için kendini ilme ve kitaplara adar. Ünlü bir yazar olmak için gece gündüz okur. Belki biraz benziyor olabiliriz ama benim sınıf atlamak gibi bir amacım yok. Dedim ya yalnızlık benim ilacım. Tek dostum kitaplarım.

Kazandığım paranın tümüyle kitap alırım. Kitap sevgim hastalık derecesinde. Çoğu kez aç kalmayı yeğlerim ama kitapsız asla. Ünlü bir yazarın “Ömrüm istediğim tüm kitapları okumaya yetmeyecek” minvalindeki sözleri aklıma geldikçe umutsuzluğa kapılırım. Kitap bir aşktır. Onunla yatar onunla kalkarsın, yine de doymazsın külçe gibi kâğıt tomarlarına. En büyük hayalim dünya üzerinde yazılmış veya yazılacak tüm kitapları okumayı istemektir. Ben böyle biriyim. Ne denilir ki, her anlamda garip biriyim.

Hep dua ederdim Konfüçyüs gibi “Allah’ım bana kitap dolu bir evle, çiçek dolu bir bahçe ver.” diye. Tek odalı, duvarları boydan boya kitaplarla dolu bir evim, penceremde rengârenk çiçeklerim, türlü türlü kitaplarım oldu. Yüce yaratan da huyuma göre bir dünya bahşetmiş bana. Az yemek yer, az konuşur, çok bakar, çok görürüm hayatı. Kendine Ait Bir Oda diye kitap var, yazarı Virginia Woolf. Her ne kadar kitap, kadınların hayata tutunmalarını, kendilerini var etmenin zorluğunu anlatsa da benim için sadece mecazen anlam taşıyor. İşte canım kitaplar nasıl da hayatımda yer ediyor. Yaşamımı anlatırken bile onlardan destek alıyorum. Victor Hugo “Kitaplık kurmak, tapınak yapmak kadar kutsaldır.” der. İşte benim kutsal mabedim.

Sevgili kutsal mabedimde roman, tarih, biyografi vs. ne ararsan mevcut. Biyografi okurum ama hiç birini kendime örnek almam o ayrı bir konu. Benim hayatta başarmakla ilgili bir alıp veremediğim yok demiştim. Rengârenk hayal dünyamda sadece roman karakterleri ile yaşarım. Roman karakteri derken onlardan bir tanesi Oblomov. Oblomov, İvan Aleksandroviç Gonçarov’un müthiş mi müthiş, hiçbir işi kendine layık görmeyen, yaşamaktan yorulan, aldığı nefesin bile kendisine fazla geldiğini düşünen acayip bir hayal kahramanı. En çok onu okumaktan zevk alırım. Onunla bazen kendimi özleştirir, bazen de uzak bulurum. Onun gibi benim de hayatta var olmak gibi bir derdim olmadığı için belki de yakın buluyorumdur. Bilinmez. Oblomov’un, hiçbir şeye ilgisi olmadığı gibi kitaplara da ilgisi olmaz. Roman boyunca eline aldığı kitabın tek bir sayfasını bile bitiremez. Ben ise ona inat elime aldığım kitap bitmesin diye kendime yalvarırım.“Bilge kişiler, hayatın dertlerine çareyi kitaplardan bulur.” Ah Victor Hugo ne kadar da doğrusun.

İç dünyamdaki yalnızlığımı yoksun kaldığım aile sevgisinden dolayı derin yaşıyorum. Yetimhanede büyümek sanıldığı kadar kolay değildir azizim. Dışardan gelen her türlü sevgiye aç kalırsın. Etrafındaki açlığa karşı hep bir suç hissedersin içinde. Suç deyince tabi ki aklıma Suç ve Ceza’daki Raskolnikov gelir. Beni hayata hazırlayan yegâne dostumdur Dostoyevski. Ne denilebilir ki. İşte benim ailem. Onun tüm karakterleri benim hayal dünyamda yerine konamayacak samimi dostlarımdır.

Suç ve Ceza’daki Raskolnikov’u tüm sanrıları ile bunalıma sokan, kendi içinde sürekli hesaplaştıran meselesi neydi? Hayata tutunmak isteyen ama maddi zorluklar yaşayan bunun neticesinde katil olan Raskolnikov, tefeci bir kadın ve kardeşine karşı işlediği cinayeti, ilkin kendi içinde sebeplerini hafifletmeye çalışsa da sonunda doğru yolu bulup teslim olan hasta ruhlu bir katildir. İnsana verilen en büyük ceza kendi vicdanının verdiği cezadır azizim. Bundandır Raskolnikov’un yaşamış olduğu iç bunalımlar dünyaya açık mesaj gibi. Her cümlesi ayrı bir külliyat. Mesela demiş ki “kuyuya tükürme, gün gelir içersin.” Susuyorum ve eğiliyorum.

Ben her zaman derim. Dünyada üç koku vardır diye. Kitap kokusu -onlardan yüzlercesine sahibim-, anne kokusu -gerçek annemin kokusunu tatmak nasip olmasa da pamuk annemin pamuk kokusu-, evlat kokusu-henüz tatmasam da bunca insan bu kokuyu boşa söylemiyordur herhalde-. Bu sebeptendir ki kitap aşkı öyle herhangi bir şeyle kıyaslanamaz. Gorki demiş ki “Kitaplar kendinize ve başkalarına saygı duymayı öğretecek; yüreği ve aklı, dünya ve insanlık sevgisiyle dolduracaktır.” Ben bu sevgiyi çocukken yakaladım. Dallarımı küçükken eğdim.

En büyük hayâlım ömrüm yettiğince yazılmış ve yazılacak tüm kitapları okumaktır. Ev, araba, para, pul sadece gereksinim duyulduğunda olmalı. Fazlası zarar. Daha fazlasını istemem şu cümbüşlü dünyamda.

Nasıl büyürsen hayata öyle atılırsın, deli fişek olmak da senin elinde, derin bir kuyu olmak da. Alphonse Daudet “Kitaplar benim sevgili dostlarım, gerçek yol gösterenlerimdir; çünkü ikiyüzlülük etmeden bana görevlerimi hatırlatırlar” der.

Kitaplarımın bana öğrettiği yegâne şey; kötülük arıyorsan kalbine, çirkinlik arıyorsan aynaya bakmaktır. Üzülmem, kimse anlamaz beni. Olsun. Ben böyle de mutluyum.

Deniz Burak Arşivi