Perikli Efendi, atalarından yadigâr eski bir ev ile bin bir çeşit bitkinin yetiştiği bahçesiyle Söke’de yaşardı. Canım bahçesi, bahar geldiğinde renk cümbüşüne döner; güller, papatyalar, erguvanlar ve daha niceleri rengârenk çiçek açardı. İstanbul’dan özellikle lale siparişi verir, onlara bebek gibi bakar, sevip okşar halkın beğenisine sunardı. Çiçek açtı mı küçük İstanbul havasına büründürürdü Söke’yi. Ya erguvanlar… Mor rengiyle en büyük alanı onlar kaplardı. İçinin hüznünü onlarla sergilerdi Perikli Efendi. Erguvan demek hüzün demekti onun için. Çünkü geçmişte kaybettiklerinin acısını simgelerdi erguvanlar, o yüzden çok severdi onları. Bahar en sevdiği mevsimdi. Emekleri çiçek açtı mı her sabah Rum şarkıları eşliğinde balkonundan şöyle bir bakar, azıcık da gurur duyardı. ‘Güzelim Söke’ onun için her şey demekti. Doğmuş, büyümüş, tüm acı ve mutluluğu burada yaşamıştı. Bahçesinde yetiştirdiği bitkilerle köy halkına şifa olmuş, onları sağlıklarına kavuşturmuştu.
1923 senesiydi. Savaş bitmiş, yeni bir devletin temelleri atılmıştı. Lakin bir söylenti dolanır olmuştu sokaklarda. ‘Mübadele.’ Hiç hoşlanmadı bu kelimeden Perikli Efendi. Söylentilere göre balkanlardaki Türkler ile buradaki Rumlar değiş tokuş edilecekti. Şu dünyada her şeyi gördüğüne inanan Perikli Efendi böyle bir olaya bir türlü akıl sır erdiremiyordu. Yetmiş yıl dile kolay, yaşadığı topraklara, evine, bahçesine elveda demek kabul edilir şey değildi. Ya Müslüman dostları, onları nasıl bırakabilirdi burada. Onun vatanı Balkanlar değildi ki, Anadolu toprağına alışmış, hamuru bu güzel topraklarda yoğrulmuştu. Bunun için değil miydi Anadolu’ya vefa borcunu ödemek için oğluna Beyazıt adını vermek, onu Müslüman kültürü ile büyütmek. Ancak onu da elim bir hastalık sonucu yitirmişti. Kendi oğluna şifa olamamış karısını da oğlunun acısına dayanamadığı için kaybetmişti. Şimdi nasıl bırakabilirdi çok sevdiği oğlunun ve biricik karısının mezarını. İçi yanıyordu Perikli Efendi’nin, günlerce bahçesinde kara kara düşündürmüştü bu mübadele işi onu. Anadolu halkının onu göndereceğini hiç düşünmüyordu ama kanun üstünde de bir güç yoktu.
Günler belirsizlik içinde geçerken ilk kafile gelmişti Söke’ye. Bir sabah at arabalarına yüklenmiş eşyalarla perişan iki aile geldi evinin önüne. Nereye gideceklerini bilemeyen aileler öylece kalakalmışlardı. Devlet elinden geleni yapıyordu yapmasına ancak düzen bazen tıkanabiliyordu. Bu iki aile de kâh kendi imkânları kâh devletin yardımıyla gelebilmişti buraya kadar. Onların perişan halini gören Perikli Efendi çareyi evini ve bahçesini göçmenlere açmakla bulmuştu. Kış olduğu için çiçekleri henüz derin uykudaydı ve bahara çok vardı. Bu yüzden karar vermekte hiç tereddüt etmedi. Belki bahçesinde bu bahar rengârenk çiçekler açmayacaktı ama yersiz yurtsuz kalmış iki aileye ev sahipliği yapacaktı. Başka da ne yapabilirdi ki. Yeni kanuna göre adres burayı gösteriyordu. Elden bir şey gelmiyordu bu yüzden alelacele derme çatma çadırlar kurdurdu bahçesine.
Göçmen ailelerin içinde bir çift vardı ki özellikle onlarla ilgilendi Perikli Efendi. Selanikli Mustafa ve Rum kızı Maria. Kaçarak gelmişlerdi Söke’ye kadar. Kaçmışlardı evet çünkü onların evlenmeleri bulundukları yerde mümkün görünmüyordu. Mübadele onlar için fırsat olmuş, Anadolu’ya gelenler için hazırlanan gemiyle zorlu yolcuklarını başlatmışlardı. Yerlerini yurtlarını bırakmak bir yana, gemiye binmek bile Selanikli Türkler için epeyi zordu. Nuh’un gemisinden farksız güvertede, ambarda, birinci sınıf bölmelerde insanlarla hayvanlar rastgele balık istifi gibi doluşmuştu. Mustafa ve Maria geminin en tenha yerini seçmişler, yanlarına da biraz para ile idare edebilecek birkaç eşyayı alabilmişlerdi. İkisi de hayatları boyunca duymadıkları bir şehre doğru yola koyulmuşlar, bilinmez bir hayata doğru sürüklenmişlerdi.
Zorlu yolculuğun ilk durağı kötü başlamıştı onlar için. Güvertede battaniyelere sarılmış insanların üstüne kar yağıyordu ve onlar açık bir alanda yer bulabilmişlerdi. Selanikli Mustafa iki büklüm kıvrılmış Maria’sına baktı. İnce uzun vücudunu küçük alana sığdırmış, alnına dökülen saçların arkasından mavi gözleriyle Mustafa’yı izliyordu. Mustafa’nın bir an içi sıkıldı. Nasıl bir maceraya sürüklüyordu çok sevdiği Maria’sını, pişmanlık sarmaya başlıyordu ara sıra içini. Kaçmaktan da başka bir çare bulamıyordu iç dünyasında. Kar altında yarı aç yarı susuz yolculukları epey sürmüştü. Gemide sadece bir tuvalet kullanılabiliyordu ve o da çok sağlıklı değildi. Bu nedenle birçok kişi hastalığa yakalanıyordu. Yağan kar zaten en berbatıydı ve soğuktan ölen insanlar da oluyordu.
İstanbul’a geldiklerinde her yer kar içindeydi. Nereye gideceklerini bilmeyen insanlar sağa sola bakıyor, kımıldayacak cesareti bulamıyorlardı. Gelecek, yağan kar kadar beyaz görünmüyordu. Selanikli Mustafa olabildiğince kalabalığın içinde kaybolmaya çalıştı. Sıyrılıp kaçmak istiyordu ama nereye. İki hafta boyunca yolculuk yaptığı aileyi bırakmak da istemiyordu. Gemide tanışmışlar, hallerini onlara anlatmışlardı. Kendi müşküllerini unutan bu aile, Mustafa’ya yardım etmek için çareler arar olmuştu. Kalabalıktan dolayı kimlik kontrolü doğru dürüst yapılamıyordu. Mustafa’yı akraba diye tanıtmışlar, Yunanistan’da verilen kimlikleri kaybettiklerini söylemişlerdi. Maria ise çarşafa bürünmüş, olabildiğince yüzünü göstermemeye çalışıyordu.
Söke’ye yalnızca iki aile gönderilecekti. Kargaşa içinde seçilen ailelerden bir tanesi Mustafa’nın yeni ailesi olmuştu. Apar topar eşyalarını trene yüklediler. Uzun bir yolculuktan sonra kiraladıkları arabalarla Söke’ye geldiler. Devletin adres olarak gösterdiği yer, Perikli Efendi’nin evi olmuştu. Çıkarılan bir kanunla Perikli Efendi ‘kimsesiz’ olduğu için Yunanistan’a iade edilmemişti. Ayrıca o Yunanistan’ın işgali sırasında Söke halkına yardım etmiş bunun sonucunda onların saygı ve hürmeti kazanmıştı. Söke halkı için o, hiçbir şeye değişemeyecekleri tek Rum eczacıydı.
Perikli Efendi geri gitmemenin verdiği eziklik ile elinden gelen her şeyi yapıyordu. Köy ahalisi ise Perikli Efendi’ye gösterdiği samimiyeti göçmen ailelere bir türlü gösteremiyor, onları istemedikleri gibi Perikli Efendi’nin çabasını da kınıyorlardı. O ise her şeye rağmen bahçeye kurulan derme çatma çadırlara iki aileyi yerleştirmiş, Mustafa ve Maria’yı kendi evinde misafir etmişti. Maria zorlu yolculukta hastalanmış uzun süre kendini toparlayamamıştı. Perikli Efendi yaptığı bin bir çeşit ilaçlarla iyileştirmeye çalışmıştı Maria’yı. Her şey Mustafa’nın mutluluğu içindi. Çünkü Mustafa köye geldiği andan itibaren Perikli Efendi’nin eli ayağı olmuş, onun ulaşamadığı her yere ulaşır olmuştu. Hem iki aileye yardım ediyor hem de Perikli Efendi’nin eğitimi altında şifa dağıtmayı öğreniyordu.
Altı ay boyunca çok şeyler görmüştü Mustafa. Zorlu bir kış atlatmışlar, yeni bir yere alışmaya çalışmışlardı. Gelenek ve görenekleri başka ancak soyları aynı olan bu insanlar ilk zamanlar bir türlü uyuşamıyordu. Tek dayanağı biricik Maria’sı ve babadan da öte Perikli Efendi idi. Perikli Efendi ise altı ay boyunca elinde ne var ne yok hepsini harcamıştı. Neyse ki bu zorlu günlerin ardından güneş doğmuştu göçmen ailelerin üzerine. Onlar Söke hayatına ayak uydurmaya başlamış, Söke halkı da iyice alışmıştı göçmen ailelere.
“Zorlu kış şartları da geride kaldığına göre Mustafa ile Maria’nın düğününü yapmanın zamanı geldi” diye düşündü Perikli Efendi. Bahçesi altı ay sonrasında virane bir hale dönüşmüştü belki ama yüreği hiç sızlamadı. “Son kez büyük bir şenliğe ihtiyacı var” diyerek düğün hazırlığını tüm Söke halkı ile birlikte başlattı. Maria’nın gelinliğini komşu kızlar elleriyle dikti. Allar içindeki duvağıyla özenle yapılmış bir heykel gibi kusursuz görünüyordu Maria. Ya Mustafa? Onun damatlığını ise Perikli Efendi sandığından çıkarmıştı. Yıllar önce kendi için dikilen damatlık şimdi onda ne de güzel duruyordu. Mustafa’yı bu halde görünce gençliği geldi gözünün önüne. İçine acı bir mutluluk doldu. “Yıllar önce ya Perikli Efendi yıllar önce. Ölüm ne zaman senin için bilmem amma şu güzel günler nasip olsun sana. Ölüm ondan sonra varsın gelsin. Ama önce son görevini yerine getir. Şu mektubu da tamamla bakalım” dedi kendi kendine.
Söke halkı bahçeyi şenlik alanına dönüştürmüştü. Aylar önce geldikleri karlı günü hatırladı Mustafa. Asla tahmin edemeyeceği bir günü yaşıyordu şimdi. Söke halkı Mustafa ve Maira’nın mutluluğu için toplanmıştı bu küçük bahçede. Ne de güzel bir manzaraydı. Bahçeye koca koca kazanlar kurulmuş, düğün çorbaları kaynatılmış, her iki yerin de adetleri yapılmaya çalışılmıştı.
Uzaktan izliyordu bu şenliği Perikli Efendi. En büyük servet buydu onun için ve gönül rahatlığıyla ölümü karşılayabilirdi. Tüm hayatını Söke için harcayan Perikli Efendi, son noktayı da ancak bu mutlulukla koyabilirdi. Düğünün sonuna doğru rahatsızlandı. Apar topar yatağına taşıdı komşuları. Mustafa’yı çağırdı ve cebinde sakladığı mektubu zar zor eline verebildi. Daha yaşayacak neyi kalmıştı ki artık. Gönül rahatlığıyla yumuverdi gözlerini. Herkes gibi Mustafa da şaşırıp kalmıştı bu ani ölüm karşısında. Elindeki mektubu bile çok sonraları fark etmişti.
Mektupta şunlar yazıyordu.
“Sevgili Mustafa, son anlarımın ve yalnız geçen günlerimin içine güneş gibi doğdunuz. Sizinle hayatım daha bir anlam kazandı oğlum. Canıma can ömrüme yoldaş oldunuz. Defalarca hikâyemi anlattım sana. Her zaman yeni duymuş gibi dinledin beni. Ama yine bahsedeceğim. Yıllardır barındığım bu evin sonu ne olacak diye düşünür dururdum hep. İsterdim ki atalarım gibi soyumuzdan gelen biri olsun ve geleneğimiz devam etsin. Ama kader işte! Kul ne yaparsa yapsın son söz yine kaderin olur evladım. Kendi oğlum öldü ama son günlerime yüce Rab oğul diye seni gönderdi bana. Acımı seninle bastırdım hep. Karanlığımdan çıkardın beni. Ömrümün son güzel günlerini sen yaşattın bana. Şimdi gönlüm o kadar rahat ki evime ve güzelim bahçeme ne olacak diye gözüm arkada kalmıyor. Kim düşünürdü ki bu evi bir Türk’e bırakacağım ve o Türk benim geleneğimi sürdürecek bir Rum diyarından gelecek. İşte oğlum dedim ya kaderin üstünde hiç bir güç yok. Bundan sonra sizin soyunuz türesin bu evde yavrucuğum. Hatıramı yaşatın ve hep mutlu olun.
Şunu da asla unutma oğlum. Her karanlığın sonu mutlaka aydınlıktır, öyle söylemiyor mu Rahman. Yağmurun ardından doğan güneş gibi! Yeter ki sabretmesini bil ve hep iyilik dile, hep iyilik yap oğlum. İyilik insanın içinden gelen bir şeydir ve ırk, soy, sop dinlemez.
Şu garip Perikli Efendi’yi de asla unutma…Hoşça ve hep hoşça kalın…
Perikli Efendi”
