Sabah bir sızıyla uyanıyorum. Yüzümün sol yanının kaydığı yetmezmiş gibi bir de, dişlerimin zonklaması beni benden alıyor. Atıyorum kendimi otobüse. Yetiş babam dişçiye. Hem de ne gitmek. Konserve misali tıka basa dolu otobüste ilkin kulağıma bir çocuk ağlaması çalınıyor. Hiç sevmem. E haliyle sinirlenirim. Çocuklar gülmeli azizim. Hem niye ağlar ki bu bebeler durduk yere, Hay ALLAH. Annesi nerde bunun? Susmuyor da bir türlü. Ağlamasına mı, ağladıkça sızlayan yanağına mı, ruhumun delik deşik oluşuna mı kızayım bilemiyorum.
Arkaya bakıyorum can havliyle. Bir bakış fırlatıyorum, ama kimin umurunda? Diğer yolculara bakıyorum herkes halinden memnun, sıkış tepiş gidiyorlar. Bir ben miyim rahatsız olan?
Allah Allah…
“Rahatsız değil korkak” diyor içimden bir ses. Dişim zonk zonk, beynimi deliyor. Üstüne bir de ağlama sesi.
Nihayet babası giriyor araya, “Sıkıldın oğlum sıkıldın, biz de sıkıldık az daha sabret, şimdi annesi verecek mamasını.” diyor. Bir de ce ce sesleri yapmaz mı! Nasıl da gülüyor velet. Beklediğim hareket bunlar ancak şu an bana eziyet.
Çocuk şakıması, insanın ruhuna ilaç gibi gelir. Ama şimdi sırası değil. Haliyle sinirliyim, “sinirli değil korkak” diyor içimdeki ses. “Hay ALLAH, ineyim bir sonraki durakta, bu güzel güneşli havada en iyisi yürümek” diyorum.
İte kaka bin bir güçlükle iniyorum durakta. Lakin o da ne ineceğim durak burası değil. Söyleniyorum kendime. “Bir işi de doğru yap be adam”. Bir taraftan da teselli oluyorum. “En azından çocuk sesi yükselmiyor” diyorum kendime. Maharetmiş gibi.
Okmeydanı’nın o karmaşık trafiğinde karşıya geçiyorum. Her taraf gökdelen olmuş. Güzelim şehir yok ediyor kendini yavaş yavaş. İnsanoğlu nasıl olur da huzur bulur ki devasa camlı fanusta.
Şaşıyorum. Halime değil düzene.
Telaşlı telaşlı giderken “huzur İslam’da” diyor iç sesim. Hay aksi şeytan. Susmuyor da bir türlü. Birazdan yaşayacağım acıyı düşünüyorum. O sebepten sinirliyim ya, sinirle gidecek her şey ona göre, “Bir besmele çekerim yuvarlanıp gidersin ha” diyorum.
Şeytan azapta gerek.
Hava öyle güzel ki, güneş pırıl pırıl. Çekmişim lacivert takımımı üzerime. Nasip işte, sabah sabah dişimin ağrıyacağı tutuyor. “Bende her şey ne zaman doğru gitti ki” diye hayıflanıyorum. Elbisem yaz havasına uygun, uygun olmasına ama benim havam bulanık. “Sinirliyim” diyorum yine kendime. Beriki “hayır sinirli değil korkaksın” diye üsteliyor. Ruhum özümle ters düşmüş. Kim bilir kafaya neyi taktım. Böyle işte çalkantılıyım. Merkür müdür nedir geriliyor yine. Dişime vurdu yansıması. Astrologlar hep kötü havadisler versin bakalım. O sebepten olacak sinirliyim. Lakin sinirli değil korkağım. Ben dişçi denen meslek erbabından oldum olası hep korkmuşumdur işte. Tüm gerginliğim bundan ötürü. “Lami cimi yok bitecek bu azap” diyorum.
Yanlış durakta indiğimi anımsıyorum. “Bir bu eksikti!” diyorum kendime. Utanmasam kendime tokat atacağım. “Şimdi işin yoksa yürü babam yürü hastaneye kadar. Yok yok dünya döner benim şansım dönmez bu böyle” diyorum. Bu sıcakta yürümek de hiç çekilmiyor. Dişim zonk zonk kendini hiç unutturmadı ki. Haliyle kendime sövüp sayıyorum.
Elimde çantam sıcakta yük taşır eşek misali nasıl da ağır geliyor. Ellerim bir çantama, bir ceketime, bir dişime dolaşıp duruyor. Rahat durmazlar ki hiç.
Nihayet hastanenin kapısı görünüyor. Ayrıca afakanlar da. İyi saatte olsunlar. Ağrıdan artık gözlerim yaşarmış. Yeni farkına varıyorum. Herkesi hayalet gibi görüyorum. Kendime kızıyorum. “amma abarttın ha alt tarafı bir diş yahu”. “Alt tarafı diş, üst tarafı da diş” diyor iç sesim. Hangisinin ağrıdığını bile kestiremiyorum.
Korku dersen zaten o biçim. Bitmedi de şu yol. İçimdeki ses bir türkü tutturuyor. “Ölem ben, ölem ben, kurban olam ağzındaki dişe ben gelin dişe ben.” O da nesi. Diş değil o dil dil. Bunu bari doğru söyle diye çemkiriyorum kendime.
Yok ben korkudan ne dediğimi biliyor muyum!
“Hem kendi kendime söylüyorum ne olacak ki, ağzımdaki diş olsun kim kaybedecek.” “Biraz sonra dişçi koltuğunda kaybeder misin kazanır mısın orasını hep beraber göreceğiz” diyor iç sesim.
Pısıyorum.
Merdivenler, ayaklarım geri geri gidiyor. Girişte çocuk poliklinikleri ile karşılaşıyorum. Bir güven geliyor bana. Aklıma da otobüsteki çocuk. “Acaba onun da mı dişi ağrıyordu?” “Yok canım daha neler. Bebek o bebek daha neler…” diyorum.
Bir zamanlar biz de bebektik. Hey gidi günler. “Biz büyüdük kirlendi dünya” diyorum. “Dünya değil kirlenen dişlerin dişlerin, hiç bakmadın dişlerine. Uzmanlar ne diyor?”, “Ne diyor?” “Günde iki defa fırçalayın diyor”, “Bilmem öyle mi diyor?” “Öyle ya bihaber olursan her şeyden böyle dişlerin ağrır işte. Sonra ah vah edersin. İnşallah doktorun eli ağırdır görürsün dünyanın kaç bucak olduğunu.” “Sinirliyim bak”. “Sinirli değil korkaksın”. Böyle sürüp gidiyor kavgam.
Giriyorum dişçi odasına. Ufak bir tanışmadan sonra koltuğa oturuyorum. Sırat köprüsü giriyor hayalime. Yoksa hayatımın film şeridi gibi akması mı? “Yok, canım daha neler” diyor iç ses. “Amma korkakmışsın be. Kalıbının adamı ol” diyor.
Pısıyorum.
“Korku” diyorum, “korku insanoğluna verilecek en büyük ceza. Ne olursa olsun korku insanı sindirir. Bezdirir. Yaşamaktan alıkoyar, bilir misin sen hiç korku nedir? Birine bela salmak istiyorsan önce kalbine korku yerleştir” diye çıkışıyorum.
“Korkunun ecele faydası yok” diyor. “Kalıpla da bir alakası yok” diyorum. Açıyorum ağzımı ediyorum duamı. “Acılarım son bulacak mı doktor hanım?”diyorum. Gülümsüyor.
Evet abartıyorum.
Bir iki ufak işlemden sonra kaldırıyor beni koltuktan. Eli de pek hafif. “Bu kadar” diyor “bu kadar mı?” diyorum. “Uzatma işte” diyor içimdeki ses.
Kalkıyorum. Bir şey olmamış gibi. “Bu kadarmış meğerse” diyorum. Çıkıyorum. Bir ağrı sarıyor etrafımı. Arkama bile bakmıyorum.

