Üstündeki karları silkeleyip, ayaklarını yere vura vura içeriye girdi Ayla. Dışarıda hava kış kıyametti. “Herhalde son yılların en soğuk günü” diye geçirdi içinden. Cereyan yapan kapı hızla çarptı. Tok bir ses yayıldı etrafa. “Bu eski bina başımıza ne zaman yıkılacak bakalım” diye söylendi. Kentsel dönüşümden bir kendi apartmanları payını alamıyordu. Ev sahipleri bir türlü anlaşamıyordu müteahhitlerle. Bu gidişle herkesin mezarı olacaktı bu virane apartman. “Kimse var mı?” diye seslendi. Miyavlayan Şıpşıp’tan başka ses duymadı. “Annem nerede acaba?” diye düşündü. Normalde annesi ona haber vermeden dışarı çıkmazdı. Babasının da eve gelme zamanı değildi. Şıpşıp dolandı ayaklarına, sıcacık tüy yumağını hisseder gibi oldu. “Dışarıda kıyamet gibi soğuk var, çok şanslısın Şıpşıp, gâvur gibi yanan peteklerin altında keyfine diyecek yok doğrusu” dedi. Şıpşıp umursamadı. Bakkaldan aldığı poşetleri mutfağa götürdü. Üstünü çıkarmaya niyeti yoktu. Zira kemiklerine kadar sızlıyordu her tarafı. “İyice bir ısınayım” dedi içinden. “Allah dışarıda olanlara yardım etsin” diyerek burnunu çekti.
Boşluğa bırakır gibi attı kendini kanepeye. Yeni almışlardı. Eve bir katkısı olsun diye taksitlerini ödemeyi kendi üstlenmişti. Zira kazandığı paranın nereye harcandığı ile ilgili bir fikri olmuyordu ay sonunda. O kadar para nasıl hiç oluyordu o da anlamıyordu. Yaptığı lüzumsuz alışverişlerden sıkılmış, “gözle görünür bir şeylere sahip olayım artık” dercesine bu yumuşacık kanepeyi almıştı. Hayat pahalı falan değildi ona göre. Lüzumsuz şeyleri hayatımıza çaktırmadan sokan kapitalizme kızıyordu, türlü yerlerden gözümüze gözümüze sokulan reklamlar sayesinde insan ihtiyacı var sanıyordu bu tür şeylere. Kafasından geçen düşüncelere çemkirdi. “Tüketim dünyası işte” dedi kendi kendine. Sesli söylerdi genelde içinden konuşmalarını. Genelde de kimse duymazdı onu.
Pencereden hafif bir ıslıkla soğuk giriyordu. “Yine tıkayamamış delikleri” diye babasına söylendi. “Hay ALLAH kahretmesin pencere seni. Daha ısınamadım bile” dedi. Mutfaktaki demlikten ise potpori müziği geliyordu kulağına. Yine takıldı aklı annesine. Bu demlik ocağın üstünde ise annesi neredeydi acaba. Telefonunu aldı, annesini aradı, çaldı ama açan olmadı. “Sonra yine ararım” diye düşündü. Abur cuburları önüne serdi. Modern hayatın getirisi olan lüks marketlere inat ayakta kalmaya çalışan bakkaldan almıştı bunları. Şehrin tam ortasında kimlere inat duruyordu ayakta. Orası tartışılırdı. Bakkalın adı İsmet idi. Beleş İsmet. Bedavacılıktan değil, bilakis sattığı tüm ürünlerin pahalılığından adı beleşti. Ters köşe diye düşündü Ayla. “Vay anasını, kurnaz İsmet’e bak hele! Daha önce neden bu yönden bakmadım ben.” diye geçirdi içinden. Parası olmayan İsmet’ e gidemiyordu haliyle, ama yine de şu zalim dünyaya kafa tutabiliyordu. Demlikten gelen ıslığı duydu yine. Gidip sıcacık bir çay doldurdu. Annesi geldi aklına, tekrar aradı. Yine açan olmadı. “Niye açmazsın be kadın” diye kızdı.
Pencereye kaydı gözleri. Bu kış kıyamette annesi nereye gitmiş olabilirdi. Oturdu bin zahmetle aldığı kanepenin üzerine! Çayın buram buram tüten dumanını üfledi, bir yudum aldı. “Şıpşıp da peteğin yanına kıvrıldığına göre iş sadece karın doyurmaya kaldı” diye düşündü. “Öyle değil mi Şıpşıp. Hay seni ALLAH almasın. Nasıl beleşçisin öyle” dedi. Halinden memnun gözlerini kısarak bakıyordu Şıpşıp.
Genelde ajans haberlerini izlemeyi severdi ayla. Televizyonu açtığında hararetli bir haber sunuyordu spiker. “Acıklı bir hikâye” diyordu. “Hangimizin hikâyesi acıklı değil ki!” dedi kendine. Sonra biraz daha açtı televizyonun sesini, kendini verdi habere.
Yirmisine bile girmemiş bir anne feryat ediyordu. Yaşlı kocası ellerini bağlamış arkasında duruyor, o ise iki küçük kızla kameraya bakıyordu. Muhabir soruyor, o ise iri yeşil gözlerini devire devire şöyle konuşuyordu:
“İki çocuğum var, biri görmüyor, diğeri duymuyor. Bir yuvam olsun diye yaşlı kocama verdiler beni. Babam da yaşlıydı, öz annem ondan bıktığı için kaçıp gitmiş. Annemin yaşattığı kaderi çocuklarıma yaşatmamak için savaşıyorum, annemi ömür boyu affetmeyeceğim. Çünkü doğar doğmaz bırakıp kaçmış beni. Üvey annem üvey annelik yapmadığı gibi beni de büyüttü. Sarhoş ve yaşlı babamın hışmından hep o kurtarırdı beni. O yüzden öz annemden daha çok severim. Üvey anne dediğime bakmayın canımı istese veririm. O benim hayattaki en büyük hediyem. Şükrederim hep. Yaşıyoruz ya o yeter. Hayırsever insanlardan görmeyen kızıma göz, duymayan kızıma kulak olmalarını istiyorum. Ben acılar içinde büyüdüm. İki küçük kızım anaları gibi aynı kaderi paylaşmasınlar.” diyerek ha düştü ha düşecek gözyaşları içinde yardım dilendi çocuk anne.
İç geçirdi Ayla, kendinden yaşça küçük olan bu kadına acıdı. Parası yabana gitmesin diye nereye harcayacağını bilemediği aylığını düşündü, oysa başka bir kadın ayakta durmak için nelere katlanıyordu. “Kader diyemezsin” dedi kendine, “bu düpedüz vurdumduymazlık be Ayla, ağlayanın halinden anlamamazlık, tutsan bunun gibilerinin elinden yarasına merhem olsan, dünyada neler değişmez” diye hesap sordu kendine ama bir cevap alamadı. “İnşallah yardım eden bir para babası çıkar” diye geçirdi içinden. İnsan iyiliği hep başkasından bekler ya, Ayla’nınki de o hesaptı.
Spiker çoktan başka bir haberi sunmaya başlamıştı. Bir parti üyesinin konuşmasını veriyordu kanal, sitemkâr olan parti üyesi yavaştan halka ayar veriyordu sanki. Ayla siyaseti pek sevmezdi ama bazen eğlenceli bulurdu siyasilerin birbiri ile atışmalarını, kulaklarını dikti, beriki son zamanlarda kaybettikleri oylardan dem vuruyordu, nerelerde hata yaptıklarını, nasıl icraatlarda bulunacaklarını üstüne bastıra bastıra sıralıyordu. Sıkıldı Ayla, Şıpşıp’a baktı, halinden memnun yatar vaziyette görünce bir çekirdek fırlattı ona doğru.
Mutfaktan yine demliğin ahenkli müziği geldi. Aklına düştü annesi. Tekrar aradı, ulaşamadı. İyice meraklandı. Oturduğu yerden doğruldu. Evi baştan aşağı dolaştı, bir işaret göremeyince huzursuz bir şekilde kanepeye uzandı. Üzerinde hala montu duruyordu, ısınamadığı gibi içine de bir huzursuzluk çöktü. Televizyon kendiliğinden kapanmıştı, babası bir türlü tamir ettirememişti. “Bu zımbırtıyı okutsam kaç para verirler acaba. Kanepenin borcu bitince babacığıma bir televizyon alayım da oda kurtulsun ben de” diye düşündü. Bu sefer babasını aramak geldi aklına. Aradı ama onun telefonu tamamen kapalıydı.
Islık sesiyle tekrar dışarıya kaydı gözleri. “Hay aksi şeytan, dışarıda tipi iyice çoğalmış’’ diye endişelendi. Bu sefer babasına da meraklanır oldu. “Vuuuuuvvv” diye ses geldikçe içi ürperiyordu. “Annem nerde kaldı dersin Şıpşıp” dedi huysuzlanarak. “Ah anne ah neredesin acaba. Bu kış kıyamette çok mu önemliydi gittiğin yer” diye hafiften söylendi. Elinden beklemekten başka da bir şey gelmiyordu.
Tekrar dikkatini televizyona verdi. “Ah işte bak Şıpşıp bir üçüncü sayfa haberi daha. Bu kadınların nedir çektiği. Yine kıskanç koca vakası. Öldürecek kadar insanın gözünü karartan şey nedir ha Şıpşıp! İnsan neden sevdiğinin ölmesini ister ve bunu kendi cani elleri ile yapar. Anlamıyorum. Hep bunlar cahillikten geliyor Şıpşıp, hep cahillikten. Okul okumakla da adam olunmuyor. Bak adam bilmem ne mesleğinden, sonuç değişti mi? Son durak yine Zincirlikuyu... Yetiştiremiyoruz çocuklarımızı, yetişmek çocukluktan başlar. Bakma bana öyle Şıpşıp, insanlar büyüdükçe her şeyleri kirleniyor; akılları, vicdanları, elleri… İnsanoğlu emekler, yürür, koşar, yorulur, dinlenir ve ölür! Ne zaman bozuldu ki bu silsile, böyle cinayetler çoğalır oldu. Teknoloji geliştikçe insan vahşileşiyor. İnsanı insan bitiriyor Şıpşıp. Sen hiç gördün mü bir hayvanın durup dururken insanı yok ettiğini? Amma konuştum be Şıpşıp, hay gözün çıkmaya. İçimin daralması dilime vurdu ha ne dersin.” diyerek yerinden kalktı, mutfağa gitti ocağı söndürdü.
Haberlerden sıkılan Ayla, kanallar arasında gezinirken küçük bir kıza takıldı gözleri. Mülteciler ile ilgili bir belgesel sunuyordu kanal. Kırmızı yırtık tişörtü üzerinde solmuş, henüz on yaşında, savaştan kaçan, kapkara gözlerinde iri damlalarla ağlamamak için sırıtan küçük bir kız! Kendisine yöneltilen soruları yanıtlamaya çalışıyordu. Sanki cevaplamak zorundaymış gibi, acı bir beklenti içinde. Haber sürekli aynı videoyu döndürüp duruyordu. Kızın yüzündeki gülmekle ağlamak arası duyguya takıldı Ayla, haberi yapan muhabir kıza önce adını sordu, kız adını bilmiyordu, şaşırdı Ayla, oysa kendi adı Ayla idi. Bunu çok iyi biliyordu. Muhabir babasını sordu, gayet vakur bir şekilde “öldü” diyordu, olağan bir halmiş gibi. Ayla daha bir şaşırdı kızın haline, “demek ki onun yaşadığı dünyada babalar hep ölüyordu, o yüzden olağan geliyordu” diye geçirdi içinden. Kızın yüzüne daha dikkatli baktı, arkada süre giden sesleri duymuyordu artık, sonra kıza “karnın aç mı?” diye sordu muhabir, alt yazıda hiç bir şey okuyamadı, çünkü kız cevap veremiyordu. Elleri ile gözlerini kapatarak, sanki babasının ölümünden daha acıklı bir şey duymuş gibi gözyaşlarını sakladı, günlerdir hiçbir şey yememişti, yiyecek ölümden daha önemliydi.
İki kız aynı dünyanın içerisinde yaşıyordu. Birisi aç diğeri tok… Ölümün sıradanlaştığı bir dünyada. Soluk kırmızı tişörtlü kıza ölüm olağan geliyordu. Yaşadığı coğrafya mıydı ona bunu öğreten. Bilemedi Ayla. “Bizim arka sokağımızda eceliyle ölen falanca amca kadar kıyamet kopmuyordu onların ülkesinde” demek ki diye geçirdi içinden. Çocuklar mermilerle avutuluyordu, patlayan bombalar ninnileri oluyordu. Ama açlığa çare olmuyordu hiçbir şey. Bir tek açlık susturulamıyordu işte.
“Daha ne kadar insanın ölmesi gerekiyor bu dünyanın temizlenmesi için” diye düşündü. Bir of çekti Ayla, su değildi dökülen oluk oluk kandı. Ne uğruna! Adını bilmeyen bir nesil yetişiyordu, ölümden çok beden açlığına tepki verin bir nesil… Kendi babasını düşündü Ayla, “telefonu neden kapalı” diye geçirdi içinden. Ayla’nın dünyasında babalar daha önemliydi, çünkü henüz açlığı tatmamıştı. Haline şükretti. Oysa okuduğu onca kitapta çocuklar hep gülüyordu, acı çeken bir çocuk figürü hatırlamıyordu. Şimdiki çocukların adlarına mülteci deniliyordu, hepsinin adı birdi. Bu küçük mülteci kız adını bilmiyordu, babasının ölmesini umursamıyordu, ama karnına günlerdir yiyecek girmediği için ağlamakla gülmek arasında bocalıyordu. Açlık hepsinden daha acıydı.
Kapattı Ayla. Biraz daha izlese vicdanı kanayacaktı. Dayanamadı. Tekrar kanallar arasında dolaştı. Kayda değer bir şey bulamadı. Aklı hala soluk kırmızı tişörtlü kızdaydı. Hışımla aldı telefonu eline. Sonunda açtı annesi, ağlıyordu. İçi yandı biranda aklına babası geldi. Kulağına gelen sesler beynini deliyordu. Birden kendine geldi ve montunu çıkarmadığına saniyelik de olsa şükretti, Şıpsıp’a çarptı, var gücüyle kapıya yöneldi. Bu sefer kapı Ayla’nın çarpmasıyla gümbürdedi. Ayla ile birlikte ev de sallanmıştı. Bina yıkılsa da umurunda olmayacaktı artık. Hastaneye vardığında ise babası çoktan ölmüştü.
