Günlük tutmak en büyük eğlencem. Eğlence diyorum çünkü başka bir uğraşım yok. Yaptığı hatanın bedeli ömürlük olanların yapabileceği fazla bir şeyi olmadığı gibi! Arada yazdıklarımı okuyorum. Hep aynı mesele anlatılmış, yalnızca kelimelerin renkleri değişik. Rastgele bir sayfa açıyorum. Dertleşmişim yine kaderimle…
“Nisan 2015, herhangi bir gün…
Tarihler neyi gösterir? Ya da tarih dediğin şey, geçen zamanın kanıtlı yazgısı mı? Çalınmış bir hayatın nasıl bir yazgısı olabilir ki? Lanet gelsin, kafamda yine dolaşıyor sözcükler.
“Oğlunun gözü önünde öldürüldü.” Gazete manşeti böyle. Çerçeve içinde on yaşından beri saklıyorum. Ne manyakça bir koleksiyon değil mi? Babamdan kalan son yadigâr. Ölen benim babam çünkü.
Yıl 1991, bir bahar sabahı. Hatırlıyorum, hiç unutmadım ki. Benimki de laf. Henüz on yaşındayım. O sabah içim içime sığmıyor. Kahvaltı yapılmış, babamla anlaşılmış, bisiklet alınacak. Annemin biraz kovarcasına biraz da neşeli uğurlayışı gün gibi aklımda. Sonradan o da çok pişman, “kafam patlasaydı da göndermeseydim” der her defasında. Ama yazgıya kalem sürmek gibi bir hünerimiz yok henüz. Beni görmeye geldiği her ziyaretinde aynı şeyi söylüyor. “Kafam patlasaydı”. O gün kafası patlayan annem olmadı, oysaki biraz dinlenmek onun da işine gelmişti ama nerden bilebilirdi ömür boyu kafasının ağrıyacağını. Bilemezdi, bilemedi…
Yıl 1991, bir bahar sabahı. Ayrılmıştık annemden, çıkarken bin bir türlü tembihlerde bulunuyordu babama; çocuğa dikkat et, soğuk almasın, terlemesin, abur cubur yemesin vs. vs... Beni ona emanet ediyor, yetmezmiş gibi birde arkamızdan seyrediyordu. Seyretti olup bitenleri, izledi yukarıdan, bense bizzat babamın yanından.
Oysa sadece bisiklet almaya gidiyorduk, sadece bisiklet. Bütün ömrümü kumara yatıracağımı bilmeden, iki tekerlek üzerinde hayatın tadını çıkarmak için. Çünkü yıl 1991 bir bahar sabahı.
Bindik arabaya, lakin gidemiyorduk. Önümüzde arabasını yanlış park eden biri duruyordu, gidebilmemiz için adamın arabasını sadece yarım yol kadar öne alması gerekiyordu, o kadar. O kadarla kalmadı. Babam gayet saygılı, arabasını biraz öne almasını istedi adamcağızdan, sinirliydi karşıdaki, hoyrat, birazda kaba… “Ne oluyor” der gibi bakıyordu, “nazik oğlu nazik” diye bağırıyordu babama. “Geçiver işte şuradan, buradan da geçemeyecek isen bırak o ehliyeti diyordu” avazı çıktığı kadar.
Babam ses etmedi, bu tiplerden olmuyordu çünkü mahallemizde, babamda sinirli bir adam değildi sonuçta, hoş görüyle karşılamak istedi ilkin, “tamam” deyip geri yürüdü arabasına. Hoyrat adam, kötü adam, ağzında köpükler ile küfürler saçarak indi arabasından. Aradaki boşluğa baktı kendince, sinirlendi, daha bir azdı küfürleri, kulakları tırmalayarak. Öfkeyle cama vurarak “in aşağı” dedi babama, bende indim onunla tüm ikazlara rağmen. Babamın yanında durmalıydım, kaderimin önünde duramayarak. “Oğlunun gözü önünde öldürüldü” manşeti nasıl atılacaktı oysa.
Hoyrat adam, kaba adam, çocuk zihnimde kapkaranlık canavar adam, babamın tüm telkinlerine rağmen sinirlenen adam, unutamıyordum yüzünü, siyah yüzlü adam. Dinlemiyordu, bağırıyordu, haykırıyordu, vuruyordu… Elinde silah sadece yarım kalan yol için bütün insanlığı öldüren adam.
Günlük gazete manşetleri içinde, bir zaman sonra hafızalardan silinecek alelade bir manşetti benimkisi. “Oğlunun gözü önünde öldürüldü”. Ağzından köpükler saçan, siyah yüzlü adam tarafından, gözümün önünde, gözlerimin önünde öldürüldü benim babam. Bir hiç uğruna, yarım yol aralık kalan araba mesafesi için, yıllarımın arasına konan mesafe gibi.
Annem hep olacakla öleceğe çare yok derdi. Bilemezdi, bir gün bu cümlenin tüm hayatını avutacağını. Ben avunamadım, ölen öldü olan da oldu, ancak yıllarca içimdeki ateşi söndüremedim. Ben “Oğlunun gözü önünde öldürüldü” manşetindeki kıpırtısız duran çocuk, hayatını yaşayamayan kayıp genç. Olan bana olmuştu, ölen ise babam.
Seneler geçti, “Oğlunun gözü önünde öldürüldü” “manşeti ise hep zihnimde durdu. Unutamıyordum. Unutturmuyordu zaman. İlerleyen bedenimdi, aklım hala aynı yerde. Atamadım zihnimden bir türlü, siyah yüzlü adamı. Çocukluğumdan ergenliğime geçişti, geçen her güne bir çentik atarak, içimde büyüttüm. “Oğlunun gözü önünde öldürüldü” manşetindeki o oğul bendim, babamın intikamını alan.
Hatırlıyorum, yıl bilmem kaç, yine bir bahar zamanı. Yağmurlu bir günün akşamı! Burnuma kan kokusu gelmiyordu, burnumda mis gibi toprak kokusu. Mahpushane dedikleri yerin soğuk dikenli duvarları karşımda duruyordu. Aklımda babamsız geçen zamanlar, içimde yanan hasret acısı. İntikam zamanıydı. Elimde nereden bulduğumu bilmediğim bir silah. Gözlerim heyecandan değil, hafifçe kızaran güneşten kamaştı, içimde anlamsız bir his yumağı. Aklıma annem geldi, “yapma” diyordu bana, gözümün önünde ise vurulan babamın hayali. Çıkıyordu siyah yüzlü adam, hoyrat değil, üzgün değil, sessizdi. Karanlık yılların yıprattığı adam! Şimdi o babamın kaderini yaşayacak, bense onun hapishanede boşalttığı yatağı dolduracaktım. Öyle anlaşmıştım kaderimle.
Baktım etrafıma onu karşılayan kimse yoktu. İyice baktım oğlu yoktu. Sevindim. Böyle bir şeye sevinilmezdi, böyle bir şeye bismillah da çekilmezdi, çektim. Kayboldu çocukluğum, kayboldu gençliğim, arkamda ağlayan annemin hep ezik sesi, bastım tetiğe, birden babam silindi hatıramdan.”
Yıl 2015, yine bir bahar sabahı, hep bu zamanlarda depreşir hatıralarım. Ben, kendini tanıma şerefine nail olamayan kayıp genç. İçimde hep canlı duran kasvetli bir geçmiş. Yaşayamadığım çocukluğum, bir de üstüne gençliğim. Bu ikisi arası zamanım, annemin gözyaşlarında saklı. Ağlıyor hep, ağlasın, kime ağladığı belli değil. Pişmanlık, acı, hasret insanoğluna ait ne duygular varsa hepsi içimde. Ne yapsam boş, parmaklıklar arasından bakıyorum artık, gökte uçan beyaz kuşlar; bilmiyorum şimdi ağlayan bir çocuk var mıdır dışarıda?




