‘Yosulların Şairi’ Ma’rûf er-Rusâfî - Şair, Edip ve Siyaset Adamı
TEMMUZ Sayı: 32 - Haziran 2019

Ma’rûf b.Abdülğanî Mahmûd er-Rusâfi, 1875 yılında Bağdat’da dünyaya gelmiştir. Jandarma görevlisi olan babası Abdülğanî, Kerkük’de yerleşik Cebbâre aşiretinden, annesi Fatima binti Casım ise Karagûl aşiretindendir. Bağdat’ın doğu yakasındaki er-Rusafe mahallesinde yetişmiş ve bu sebeple er-Rusâfî nisbesini almıştır. Tahsil hayatına mahalle mektebinde Kur’an’ı ezberleyerek başlamış, daha sonra Askeri Rüşdiye’de devam etmiştir. Ancak Rüşdiye’den mezun olmadan ayrılarak, Arap Dili ve Edebiyatı alanında tahsil yapmak üzere, döneminin önemli ediplerinden Mahmûd Şükrî el-Alûsî’ye öğrenci olmuştur. Onun bu öğrenciliği on üç yıl sürmüştür. Bu sürenin sonunda, maddi imkânsızlıklar sebebiyle bazı ilkokullarda öğretmenlik yapmıştır. Meşrutiyetin ilanından sonra, Medrese-i Mülkiyye-i Şâhâne’de Arapça öğretmek ve “İrşâd” dergisinin çıkarılmasına katkı sunmak üzere İstanbul’a davet edilmiştir. Muntefik (Güney Irak) sancağı mebusu olarak Osmanlı Meclisinde görev yapan Rusâfî, İstanbul’da bulunduğu müddet zarfında, Türk edebiyatını yakından tanımış, Sebîlü’r-reşad’da yazılar yazmış ve Evkaf Nezareti’ne bağlı Medresetü’l-vâizîn’de hitabet dersleri vermiştir.

I. Dünya Savaşı’nın sona ermesi üzerine Bağdat’a gitmek üzere yola ve koyulmuş, önce Şam’a uğramış, orada yedi ay kadar kaldıktan sonra, bir arkadaşının daveti üzerine Kudüs’te Dâru’l-muallimîn’de Arap Edebiyatı dersleri vermek üzere oraya gitmiştir. 1921 yılında Irak hükümetinin daveti üzerine ülkesine dönmüş ve burada “et-Terceme ve’t-ta’rîb” komisyonunun başkanlığına tayin edilmiştir. 1923 senesinde çıkarmaya başladığı “el-Emel” gazetesi üç ay gibi kısa bir müddet sonra kapanmıştır. Daha sonra Maârif Vekâleti bünyesinde Müfettiş, Dâru’l-muallimîn’de Arap Edebiyatı hocası ve “Lecnetü’l- ıstılâhâti’l-ilmiyye” (İlmi Terimler Komisyonu) başkanı olarak görevler ifa etmiştir.

II. Dünya Savaşı’nın başlarında (1941) Bağdat’ta vuku bulan Reşîd Alî el-Kilânî ayaklanmasına destek vermiş ve önemli hatiplerinden biri olmuştur. Ayaklanma başarısızlıkla sonuçlanınca uzlete çekilmiş ve Bağdat’taki evinde bâki ömrünü fakr-ü zaruret içerisinde geçirmiş ve 1945 yılında vefat etmiştir.1

Yaşadığı yüzyılda şahit oldukları onu milli ve insani konulara yöneltmiştir. Mevzu hiç değişmemiştir: Fikir hürriyeti, ilmin yaygınlaştırılıp cehaletin yok edilmesi, kadının içinde bulunduğu karanlıktan çıkarılması, kişinin kendine güvenmesi, başkalarından bekleme alışkanlığının bırakılması, adalet sancağının yaygınlaştırılması ve yoksul sınıfa insaflı olunması. Bunlar, halkı uyandırmaya çalışan davetçilerin sürekli olarak dile getirdikleri mevzulardı. Bu güruhun önde gelenlerinden olan Rusâfî, var gücüyle içtimaî mevzuları ele almış ve bu yüzden ‘Yoksulların Şairi’ olarak adlandırılmıştır. Onun bütün derdi, insanların gaflet uykusundan uyanmaları, varlık âlemine dirilerin bakışıyla bakmaları, durgunluktan çıkıp harekete geçmeleri, tembellik ve uyuşukluğu bırakıp, insanı yücelten faydalı işlere yönelmeleri yönünde gayret sarf etmek olmuştur.

Rusâfî, genelde şarklıların özelde ise Arapların geri kalmalarının sebebini, bölgelerinde cehaletin yaygın olmasında görmektedir. Zira cehaletin körlüğü basireti yok etmiş, emelleri boğmuş, insanları, geçmişe bakıp geçmişten kalanları gayri ciddi bir şekilde geveledikleri, alçaltılmış bir makam ile iktifa ettikleri, boşu boşuna şişindikleri bir fikri donukluk çukuruna toplamıştır. İşte bu, bütün hastalıkların anasıdır. İlim ise, yol gösteren ışık, keşfeden zekâ ve yapan eldir. Araplar, diyarlarında ilmin parladığı dönemlerde dünyanın kalbiydiler. Abbasiler, Emeviler ve Endülüslüler döneminin medreseleri insanlığa yol gösteren deniz fenerleri gibiydiler. O medreselerdeki âlimler ve bilgeler, insani düşüncenin öncüleri ve dünya medeniyetinin ruhu mesabesindeydiler. İnsaf ve adalet ruhuyla, insana saygı ve ilimle hükmeden, medeniyetler kuran dimağlar nerede, onların torunları nerede? Bugün onların torunları, yükseklere göz dikemeyen, “hayır” demeye güç yetiremeyen, önderlik yapan, yapabilecek olanlara sahip çıkamayan, aralarındaki bağlar çözülmüş, boyun eğen, yaltaklanan, ruhunu güdenlerin emdiği ve tâğutlar tarafından yönetilen, sadece yaşamak için yiyebileceği bir şeyler bulabilmeyi dert edinen koyun sürülerinden ibarettir. Ve Batı da yayılmacılığını her alana yaymak için bu fırsatı sonuna kadar değerlendirmektedir.

Cehalet ölümdür. Rusâfî halkı için hayatı istemekte ve bu yüzden onları ilim öğrenmeye teşvik etmekte, ilim öğrenmenin nimetlerini uzun uzun anlatmakta, okulların açılması, ülke sathına yayılması, okutan ve okuyanların sayılarının artması karşısında büyük bir mutluluk duymaktadır. Onun nazarında ilim, onurlu bir hayattır, insanı insanlık mertebesine ulaştırır, ona varlık sırlarını açar, tabiattaki zenginlikleri önüne serer; insan icat eder, imal eder, inşa eder, bilinmeyeni keşfeder ve suların derinlerine daldığı gibi, fezanın sınırlarını da deler. Nihayetinde ülkeler ilimle kalkınır ve medeniyet ilimle inşa edilir.

İlimle ülke muntazam olur, zira ilim, her şehrin kalkınması için bir kaldıraçtır.

Cehalet endişesi ve ilim aşkı Rusâfî’nin bütün benliğini kaplamıştır. Öyle ki, her fırsatta ilmin faziletini ve cehaletin tehlikesini ifade etmiştir:

İnsanlar vatanlarına karşı gelip, orada ilim için medreseler yapmazlarsa,

Elbiseleri ölü kefeni, evleri ise sadece kabir olur.

Ülkede ilim müesseselerini yaygınlaştırmaya gayret eden Rusâfî, ilim, ahlak ve amelin bir arada olmasını istemektedir. Zira amel ile hayat bulmayan ilim, meyvesiz ağaç gibidir:

Okulları inşa edin ve konuların kökenine inin ki, o binalarda yıldızla yarışalım,

Sadece öğrenmeyi gaye edinmeyin, aksine gençliğe iş üretecek ilim öğretin.

Rusâfî din hakkındaki görüşleri sebebiyle suçlanmıştır. Yaşadığı dönemde şahit olduğu hadiseler, batının ekonomik ve askeri yönden müthiş ilerlemeler kaydetmesi ve doğunun batı karşısında bozguna uğraması, Rusâfi’nin din olgusunu değil, din algısını sorgulamasına yol açmıştır ki, o bu konuda yalnız da değildir. Örneğin İslam dünyasının bir durağanlık yaşadığını söyleyen Abdurrahman el-Kevâkibî (ö.1902) bunun sebebini dinden uzaklaşmak, Cebriyye akidesine2 yönelmek, İslam’ın şekli yönüyle yetinmek, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münkeri terk etmek, yardımlaşma ve dayanışmayı bırakmak, gerçekleri gizleyen âlimlerin ve aşırı mutasavvıfların puslu öğretilerine dalmak, dini oyun, eğlence ve şekilciliğe dönüştürmek ve yöneticilerin münafık âlimlere meyletmeleri olarak ifade etmiştir.3 O dönemde yaygın olarak ifade edilen “Dînin içeriden ıslah edilmesi gerekir.” düşüncesi Rusâfî’de de karşılık bulmuş ve o da dinin pâk bir iman ve hayırlı işler işlemek olduğunu söylemiştir. Bağnazlık ve şiddeti reddetmiş, dinde zorlamayı ve aklın donukluğunu kabul etmemiştir. Çünkü hayat harekettir ve insanlık sürekli gelişmektedir, öyleyse din, akıl ve ilimle birlikte hayata eşlik etmeli ve onun gelişmesine yardımcı olmalıdır. Din hayır ve doğruluktur, taassup ise karanlık ve cehalettir. Mezhep mensuplarının birbirlerini din adına boğazlamaları, dinden değildir. Bir insanın, insanlıkta kardeşi olan diğer bir insanla kavga etmesi, prensibi doğruluk olan din adına olamaz diyerek, insanları düşünmeye davet etmiş ve şöyle demiştir:

Ey kavmim! İlimler yenilendi, çeşitlendi, eğer onları istiyorsanız yenilenin,

Dininizin işlerinde aklın donukluğunu bırakın, çünkü aklın donukluğu dini bozar,

Yalın bir sözle sınırlanmayı kabul etmeyin, çünkü hür insanları yalın bir söz sınırlayamaz.

Rusâfî’ye göre din ve akıl yekdiğerini reddetmez. Her kim ki, işlerinde akla müracaat etmez, akılla hükmetmezse, o kimse cahildir, kördür ve dinin anlamını kavramamıştır. Dinin donuk olmasını önceleyen, herhangi bir yorum ve tevili kabul etmeyen bağnazlar, şairin endişesini arttırmıştır. Bunun üzerine o da, bir miktar da din ve şeriatın inkârına dönüşen felsefi bir üslupla onlara karşılık vermeye çalışmış ve şöyle demiştir:

Eğer kişinin aklı kendini beğenmeyi yenebilseydi, dinlere sığınmazdı,

Dinlerde yok edici donukluk olmasaydı, zamanın değişmesiyle değişirdi.

Bir başka kasidesinde ise:

Ben, hakikatlerin gizli kalmasında hayır görenlerden değilim,

Dinlerin peygamberlere inen bir vahiyle oluştuğuna inananlardan da…

Bir mümin olması, Müslümanlar ve diğer dinlerin mensupları için gayret etmesi, insanları hayra davet etmesi ve onların iman ipine sımsıkı sarılıp fazilet yolundan ayrılmamalarını tavsiye etmesine rağmen, yaptığı felsefi çıkışlar onun bazı kimseler tarafından tekfir edilmesine yol açmıştır. Tekfir edenler, onun diğer söylediklerine kulaklarını tıkamış, toplum nezdinde yaptıklarını, yüksek ahlaktan yana taraf olmasını, yoksul ve kimsesizlere kol kanat germesini, kötülük ve fakirliğin ortadan kalkmasına yardımcı olacak her türlü sosyal faaliyete bütün imkânlarıyla destek olmasını görmezden gelmişlerdir.4

Şairin, konferans ve derslerini topladığı birçok eserinin yanı sıra “Rusâfîyyât” olarak bilinen bir de şiir divanı vardır. Biz de bu mevzuyu onun, hürriyet özlemini dile getirdiği “Bülbül” şiirinden bazı beyitlerin tercümesiyle noktalayalım.

Bülbülün bir şiirini dinledim,

Onu taze bir dalın üzerinde okudu,

Dedi ki: Benim gönlüm öyle yüce bir gönüldür ki,

Tabiatın güzelliğinden başka bir şey istemez,

Benim nezdimde hayat dalların üstündedir,

Kalelerde ve saraylarda değildir.

Ben orada aşırı coşkum sebebiyle uçarım,

Bir gül dalından diğer bir gül dalına.

Ve benim evim ağaçların dalları arasındadır,

Gölge üzerimde gül ise altımdadır,

Beni sabahın seher yeline sor,

Beni güzel sesim dalları ne kadar titretti,

Ey insanlar! Şüphesiz ki ben hür olarak yaratıldım,

Yurt olarak sadece fezaya razı oldum,

Eğer benimle dost olmak isterseniz,

Beni binalara hapsetmeyin!

Eğer benim ötmemi istiyorsanız,

Beni salın, beni salın.


1- Hannâ el-Fâhûrî, el-Câmi'u fî târîhi’l-edebi’l-arabî, Kum, Zevi’l-kurbâ, 2016, s. 486-487.

2- Cebriyye İslam'ın ilk yıllarında ortaya çıkmış ve kader, irade gibi konularda iyi ve kötünün doğrudan doğruya Allah'tan geldiğini, olayların ortaya çıkışının insanın iradesine bağlı olmadığını, her şeyin Allah tarafından önceden belirlenmiş olduğunu savunan itikadi mezheptir. Cehmiyye yerine zaman zaman Cebriyye diye adlandırılmasının nedeni insan eliyle gerçekleşen fiillerin gerçekte Allah'a ait olduğu ve insanın işlediği fiili yapmaya mahkûm olduğu görüşünden ileri gelir.

3- Fahûrî, a.g.e., s. 86

4- A.g.e., s.490-491

Necmi Küçük Arşivi