“Garipler Mezarlığı’nda Saklı Bir Hikâye”
TEMMUZ Sayı: 32 - Haziran 2019

Günün bitmeye yakın olduğu anlarda Hürriyet Caddesi’nde iğne atsan yere düşmez. Onlarca, yüzlerce insan, sığamadığı kaldırımlarda bir nehir gibi akmaya başlar. Bu akıntının karşısında duran, ona kafa tutan, onun yanı başında bulunan onlarca ayrıntı, yüzlerce farklı tonda ses, farklı renkte görüntü ve şekil var. Caddeye bağlanan izbe sokaklarda bulunan eski dükkânlara ait paslı kepenklerin çıkardığı o çirkin gıcırtılar… Kısmet Sokağı’nın caddeye açılan kısmında daima aynı yerde, bezmeden bekleyen beyaz renkli, ince mavi şeritleri olan dev polis aracı T-9… Yorgun ve telaşlı adımlarla yürüyen mahzun işçiler, bağırıp çağıran açıkgözlü mısırcılar, öfkeli ve soğuk bakışları olan kaçak sigara satıcılarının bekleyişlerindeki umut, seyyar satıcıların karınca gibi durmadan gidip gelmeleri… Üstü başı yırtık, gözleri kara, saçları kirli, tırnakları uzun, yaşları küçücük olan esmer dilenci çocuklar, üç tekerlekli bir bisiklete monte edilmiş kasa ile ağır yük taşıyan, sararmış bıyıklarının altındaki mor dudaklarından eksik olmayan sigarası ile bir kenarda mola veren hamal ve hamalın yüzündeki tebessümü kaybolan küçük yamağı… Üzerinde ‘Milli Piyango Dairesi’ yazan beyaz şapkasını başına takmış, bilet satan beyaz sakallı, kır saçlı adamın etrafındaki talih bekçileri… Türkü barlardan sızıp caddeye yayılan içli müzik seslerindeki keder, ağır ağır ilerleyen trafiğin içindeki sabırsız sürücüler, korna sesleri, düşen bir çığ sesi gibi etrafa yayılan siren sesleri, bağırışlar, öfkeli küfürler, çirkin gülüşler, umutlar, özlemler, uzak hatıralar, susuşlar… Bazen içinde bin türlü desen taşıyan eski bir kilim gibi asil, gururlu, şâd fakat bazen de el emeğinin zerresi olmayan, yeni ama ruhsuz, şımarık bir cadde…

*

Her gün bin türlü öyküyü bağrında taşıyan Hürriyet Caddesi’nde başını önüne eğmiş, itidalli adımlarla yürüyen Asım, kafasındaki tuhaflığa aldırmadan, içini kemiren burukluğa pabuç bırakmadan, caddenin sonundaki ‘Kınalı Sokak’ tabelasını görünce, birden sağa saptı. Yürüdü, yürüdü, sokağın az ilerisinde birden durdu, sağına ve soluna tuhaf tuhaf baktı, sonra ellerini ceplerinden çıkarıp, ürkek bir şekilde tarihin kim bilir hangi zamanında inşa edilmiş olan bu hanın taş duvarlarında ellerini gezdirdi. Bakışlarındaki boşluk bir uçuruma benziyordu. Fakat taş duvardan ellerine, ellerinden de ruhuna doğru yayılan bir soğukluk hissetti. Mırıldanarak soğuktan büzüşmüş ellerine baktı, ardından başını kaldırıp, uzun bir müddet göğün kızıllığına bakıp onda yitti, sonra başını yine önüne eğerek, gözlerinden yaşlar süzüle süzüle Kınalı Sokak’tan uzaklaştı. Uzun bir yürüyüş oldu, içinde harlanan ateşin alevi sönüp kül olana kadar, zihninin koridorlarında kilitlenen kapıları açıncaya kadar, gözlerindeki yaşlar dinene kadar yürümüştü, yürümüştü yürümesine fakat ne içindeki yangın sönüp küle dönmüş, ne zihnindeki kilitli bir kapıyı açacak anahtarı bulabilmiş ne de gözündeki yaşlar dinmişti. Sadece gün tamamen batmış ve Asım, varmak istediği yere varmıştı. Hepsi buydu, acısı dinmemiş, hatıraları silinmemiş, gözyaşları kurumamıştı. Şimdi ayakta durmuş öylece ilerdeki demirleri paslanmış kapıya bakıyor, sanki bu kapıdan içeri bir adım atarsa karşısındaki sessiz yığının içinde kaybolacakmış gibi öylece bekliyordu. Etrafı kuşatan bir ıssızlık, insanı ürperten bir hava vardı. Asım, içindeki sese kulak verip adım atmak istiyordu fakat bu sessizlik ilk defa onda bir ürperti uyandırıyor, adımlarını gerisin geri atmaya zorluyordu. Kınalı Sokak’taki hanın duvarlarındaki soğukluğu yeniden hissetmiş gibi titredi, sarsıldı fakat ani bir kararla tüm bu ürkünç hisleri, düşünceleri bertaraf etti ve ilk adımını attı. Köpeklerin uzaklardaki bağırışlarına aldırmadan, içindeki sese kulak verip, sokak lambalarının etrafa yaydığı cılız ışıklar eşliğinde yürüdü. Demirleri paslanmış kapının önüne vardı, gözlerini kapının üzerindeki yazıya dikti. Kapının üzerinde siyah oval bir levha, levhanın ortasında ise yeşil renkli harflerle ‘Garipler Mezarlığı’ yazıyordu. Defalarca gelip gitmesine rağmen ilk defa bu isme bu kadar dikkatle bakmış ve insanın ismi ile müsemmalığı arasındaki bağlantıyı buraya aktarmaya çalışmıştı. Kapıyı açıp, içeri girdi. Yemyeşil ağaçların bulunduğu yoldan ilerledi. Kapıya en uzak olan mezarın başına vardığında ona eşlik eden rüzgârın uğultusu kesilmiş, etraf yeniden müthiş bir sükûnete gark olmuştu. Asım, üzerinde ‘Muzaffer Oğlu Selahaddin’ yazılı mezar taşında ellerini gezdirdi, hanın duvarlarına dokunduğunda hissettiği gibi soğuk ama yakıcı bir his yeniden yayıldı ellerinden ruhuna doğru. Dizlerini kırıp çöktü olduğu yere, ellerini açtı ve içli dualar yolladı Allah’a. Asım, mezar taşına dokunur dokunmaz, zihin dünyasında saklı duran tüm geçmiş zaman hadiselerini hatırlamış ve elleriyle dizlerini dövmeye başlamıştı. İçindeki acıyı bastırmaya çalışarak başını kaldırdı, yeniden nemli gözlerini mezar taşına çevirdi. ‘Muzaffer Oğlu Selahaddin’ yazısının altındaki sözlere baktı, sonra da yazılanları sessizce okumaya başladı: “Karaymış yazım daha doğmadan/Tomurcuk gülüm henüz solmadan/Dünyayı başıma etti zindan/Kendi isteğim ile göçtüm/O fani yalan dünyadan.” Asım, mezar taşındaki sözleri okuduktan sonra ayağa kalktı, gözlerindeki yaşı sildi, hıçkırıklarını sindirdi, ellerini önünde ovuşturup konuşmaya başladı. Sanki Selahaddin, karşısında oturup bağdaş kurmuş da Asım’ı can kulağıyla dinliyormuş gibi. Asım, son kez hıçkırığını bastırdı, düğümlenmiş boğazını açmaya çalışırmış gibi şiddetli bir şekilde boğazını temizledi ve başladı konuşmaya:

“Izdırap dolu günlerin pençesindeyim beni bırakıp gittiğin günden beri. Her gün yokluğunun acısını anımsıyorum, yüreğimde onulmaz bir boşluk bıraktın da gittin be Selahaddin! Hiç mi düşünmedin beni a kardeşim! Yokluğumda, bu adam ne yapar, ne eder, diye hiç mi sormadın be adam! Bak şimdi yine yanındayım, iki büklüm, yalnız, içimdeki acıyla birlikte yine geldim, beni duyuyor musun?”

Asım, beni duyuyor musun, dedikten sonra bir müddet sustu. Ellerini yukarı, yüzüne doğru kaldırdı, avuçlarını birleştirdi ve yüzünü iki avucunun ortasına gömdü. Serbest bıraktığı hıçkırıkları avuçlarına çarpıyor, sanki plastik bir varile kafasını gömmüş de bağıran bir insanın sesi gibi bir ses etrafa yayılıyordu. Akşam tüm heybetiyle göğe kurulmuş, dünyaya hükmedişindeki gücünün keyfini çıkarıyordu. Asım, konuşmuş, bağırmış, kızmıştı fakat Selahaddin’den hiçbir karşılık alamamıştı. Asım, kafasındaki düşünceleri, bir savaşçının sadağından çıkardığı oklar gibi cümlelere dizdi ve mezarın başında durarak onları etrafa savurmaya devam etmeye başladı:

“Annen, o müşfik kadın, beyaz yazmasına gözyaşlarını silmekten hiç yorulmadı, bil! Her gün, gün aydığında perdeyi aralar, geçip gittiğin yollara bakar, Selahaddin’im neredesin, der durur. Çöktüğü pencerenin dibinde günü seni beklemekle geçirir, her gün geleceksin diye orada beklemeye başlar. Baban, kederli gözlerindeki yaşları saklamaya çalışıyor fakat o da senin yokluğunun acısıyla kıvranıp duruyor. Küçük kardeşin, başını yastığına her koyduğunda, insanın içini parçalayan bir ses tonuyla, abim ne zaman gelecek, diye sorup duruyor. Evin, sokağın, yolun, caddenin, mahallenin her tarafında senin yasının izi var. Sana ait olan ne varsa seni bekliyor, neden yaptın be oğlum neden, neden?”

Son soruyu sorduğunda sesindeki o yakıcılık daha da artmıştı fakat Asım susunca belirgin bir sessizlik etrafa hâkim olmuş ve olan biten her şey gözlerinden düşen damlalara aksede aksede akmaya başlamıştı:

Selahaddin, yaşı gelince vatani görevini yapmak için gitmeye karar verdi, önce annesine durumu anlatmış sonra da babasından aldığı onay ile hazırlıklara başlamıştı. Teslim tarihinden bir gün önce tüm arkadaşları ile birlikte anlı şanlı bir kutlama yapmış, vatanın bir neferi olmanın sevincini doyasıya yaşamıştı. Gece geç vakte kadar eğlenmiş ve yorgun argın evlere dağılmışlardı. Selahaddin, uyumak için yatağa kendini bırakmıştı ancak bir türlü uyuyamamıştı. Annesi gece boyu dolanıp durmuş, Allah’ım sen koru ya Rabbim, deyip durmuştu. Nihayet vakit gelip çatmış, Selahaddin terminalden gözyaşları eşliğinde uğurlanmıştı. Annesi hıçkıra hıçkıra ağlıyor, babası teselli etmeye çalışıyor, küçük kardeşi ise babasının elinden tutmuş, giden otobüsün ardından, en büyük asker benim abim, diyerek bağırıyordu. Selahaddin, birliğine teslim oldu, kışla kapısından içeri geçinde tuhaf duygulara kapılmıştı, içinde hem nefer olmaya ilk adımını atmışlığının sevincini hem de aileden kopmanın hüznünü yaşıyordu. Nihayet, günleri talimle geçe geçe acemi safhasını tamamladı. Usta birliğine gitmek üzere valizini de alıp yola koyuldu. Ertesi günün akşamında birliğine teslim olmuş, vakit epey ilerlemiş, bu yüzden tüm işlemleri sabaha kalmıştı. Selahaddin’in tüm işleri yapıldı, vatanın asil bir evladı olarak kayda düşülmüştü, bu zamanın durduğu anlamına gelmiyordu, aksine zaman her gün aynı hızını artırarak ilerliyordu. Bu hızın çarkında dönen Selahaddin’de askerliğinin bitmesine dört ay gibi bir zaman kala tuhaf durumlar nüksetmişti. Gözlerini kapattığında ağır kâbuslar görüyor, alnı boncuk boncuk terliyor, nihayetinde birden uyanıp boş gözlerle duvarlara bakıyordu. Vaziyeti gittikçe kötüleşmeye başlayınca gittiği hekim ona yatıştırıcı bir ton ilaç yazmıştı. Selahaddin, içtiği ilaçların tesiriyle akşam ölü gibi yatağa giriyor, sabah ise bir ölü gibi uyanıyordu. Ruhi bunalımlarını arttıran asıl sebep, günler sonra ketum birinin ona isnat ettiği bir iftiraydı. Koğuştaki arkadaşlarının birinin kaybolan telefonunu Selahaddin’in çaldığını her gördüğüne anlatmış, nihayet kopan yaygara dönüp dolaştıktan sonra Selahaddin’in kulağına varmıştı. Selahaddin, durumu izah etmeye çalışmış fakat hiç kimse ona kulak vermemişti, gittikçe yalnızlaşmaya başlamıştı, kimseye inandıramadı kendini. İncinen gururu, artan ruhi bunalımları, uykusuz geçen geceleri Selahaddin’in bünyesinde derin tahripler açıyor, onu içinden çıkılmaz düşüncelerin kuyusuna atıyordu. Kararını vermişti, o gün geldiğinde çarşı iznini kullanmayacak ve bir daha kimsenin yüzünü görmeyecekti. O gün geldi, çattı. Selahaddin, rahatsız olduğunu hissettiği için çarşıya çıkmak istemediğini komutanına söyledi. Sonra birkaç bottan çıkardığı bağcıkları alıp uzaklaştı kimseye görünmeden. Akşam sayımında, Selahaddin’in eksikliği ortaya çıkmıştı, her tarafa bakılmıştı fakat bulunamamıştı. En son ümidin tükendiği yerde koşarak gelen bir asker yüzü kan kızılı, nefes nefese gelmiş ve Selahaddin, Selahaddin… demiş, devamını getirememişti. Evladım, söylesene ne oldu Selahaddin’e, dedi komutan. Selahaddin, kendini asmış komutanım, dedi. Selahaddin, her defasında ben almadım o telefonu, bende değil, dese de kimseyi inandıramamıştı. Nihayetinde ruhi bunalımlarının da tesiri ile kendini ölümün kucağına bırakmayı tercih etmişti. Ölmeden önce yazdığı küçük notu ise botlarının içine bırakmış ve haklılığını giderken bile ispat etmeye çalışmıştı. Notunda şu yazılıyı: “O telefonu ben çalmadım!”

Akan bunca hadiseden sonra Asım hıçkırıklara boğulmuş, olduğu yere bitap düşmüş acısını yaşıyordu.

Ahlar, eyvahlar, eyvallahlar çeke çeke kalkıp geri geldiği yöne doğru yürüdü.

Yol uzun, acı büyük, umut bitikti.

Hakan Kaya Arşivi