Geçtiğimiz aylarda Hece Yayınları arasında gün yüzüne çıkan İdeoloji, Ayşe Demir’in çevirisiyle Türkçeye kazandırıldı. Kitap, ideoloji konusunda yüzünü ‘nadiren geçmişe’, daha çok da geleceğe çevirmesiyle diğerlerinden önemli ölçüde farklılaşır.
Grup temelli yapılar olması sebebiyle ideolojiler, kutuplaşmalara yol açarlar. Kutuplaşmalarda ise ‘biz’in olumluyu ‘onlar’ın ise olumsuzu temsil ettiği ideolojik bir görünüm ortaya çıkar (van Dijk, 2019: 115). İdeoloji önce “toplumsal olarak paylaşılan” (van Dijk, 2019: 35) fikirler sonrasında “hâkim sınıfa ait baskın fikir sistemleri şeklindeki olumsuz yan anlamını kazanmış ya da varoluş şartlarının yanlış yönlendirdiği işçi sınıfının hatalı inançları biçiminde tanımlanmıştır” (van Dijk, 2019: 35). Oysa doğaları gereği grup temelli olan (van Dijk, 2019: 474) ideolojilerin biçimlenmesi, işlevi ve yeniden üretilmesi karmaşık bir süreci içerir (van Dijk, 2019: 474). Varlıkları büyük ölçüde örgütsel ve kurumsal yapılarda olduğu gibi ampirik açıdan toplumsal etkileşimde ve söylemde görünürler (van Dijk, 2019: 473). Geleneksel bağlam içinde hegemonya ile hâkim sınıfların baskıcı tutumlarını meşruiyet zeminine çekmeyle bağlantılı kılınan ideoloji, esasında “toplum, grup, eylem, güç, söylem, zihin ve bilgi” (van Dijk, 2019: 13) gibi kavramlar etrafında şekillenir. Bu kavramın tehlikeli yanı kendisinin olumsuz bir anlam yüklenmiş olmasına karşın neredeyse bütünüyle olumlu anlam yüklenmiş kavramlara yaslanarak kendini var etmiş olmasıdır. Kavramı daha da karmaşık hâle getiren unsur, ideolojik bir söyleme sahip olan grupların, kendilerini hakikatin, ötekileri ise ideolojinin temsilcisi şeklinde sunmalarıdır. Söylemin bizzat kendisinin de ideolojik bir görünüm sunabilmesi, hakeza kavramı pek çok disiplinle ilişkili kılar. İdeoloji ortak bir aidiyet taşıyanlarca bilinçli ya da bilinçsiz oluşturulmuş yapılardır. “Aslında pek çok grubun eğitim, iletişim ve söylev gibi toplumsal eylemlerinin büyük kısmı ortak bir ideoloji oluşturma amacı taşır” (van Dijk, 2019: 233). Kavramın disiplinler arası boyut kazanmasında ‘oluşturan bir şey’ olmasının etkisi yadsınamaz.
İdeolojiler taşıdığı olumsuzluk itibariyle hep ‘öteki’nde görülmesi arzulanan olumsuz bir vasfa döner. Çünkü ‘biz’ olumluya ‘onlar’ ise olumsuza meyilli addedilir. Başka deyişle bize ait, bizim ve bizlerin olanlar ideolojik değildirler; çünkü hakikattirler, ancak düşmanlarımız yani bize ait olmayanlar bizden uzakta ve bizlerin dışında olanlar ideolojiktirler; çünkü onlar hakikati temsil etmezler: “İdeolojiler kendine hizmet eden mitik veya bizim bilimimize, tarihimize, kültürümüze kurum ya da partimize zıt yanıltıcı fikirler olarak tarif edilmiştir (van Dijk, 2019: 35). Bu bağlamda ideolojiler temelde cevabını öne sürdüğü şu soruların etrafında oluşmaya hazırlanır: Mekâna, kökene, bedene, sınıfa, dine, dile dayalı biz kimiz, bizden beklenen nelerdir, neyi hedefliyoruz, düşmanlarımız kimlerdir? Bunlar grubun çıkarlarının ufkunu gösterdiği gibi onların kimliğini de içerir (van Dijk, 2019: 116). Biz ve onlar arasındaki ayrımı ortaya çıkaran temel sorular, esasta bize de onlara da yöneltilebilir. Onların kim oldukları, ne yaptıkları ne istedikleri neye inandıkları, nerede durdukları, nelere sahip olup nelere sahip olmadıkları (van Dijk, 2019: 233) ‘onlar’ı açığa çıkardığı gibi biz’i de açığa çıkarır. Bu bakımdan “ideolojiler toplumsal gruplar olarak ‘biz’ ve ‘onlar’ın temsilleri için kendi kendine hizmet eden bir şemadır. Bu da ideolojilerin en azından bizim temel toplumsal ekonomik siyasi veya kültürel çıkarlarımızı yansıtan bir grup şeması biçimine sahip olduğu anlamına gelir” (van Dijk, 2019: 115). Bu bağlamda “ideolojiler özellikle bizim için iyi ve kötünün doğru ve yanlışın ne olduğuna dair gruba özgü yargıları kontrol ederler” (van Dijk, 2019: 181).
İdeoloji ile söylem arasındaki ilişki, birbirlerini besleyen ve destekleyen yapılar olmalarına dayanır. İdeolojinin söyleme dönüşmesi ne denli mümkünse söylemin de ideolojiye dönüşmesi o denli mümkündür. İkisi arasındaki fark veya ince çizgi, söylemin masumiyet imkânına karşın ideolojinin masumiyet imkânının bulunmamasıdır. Burada ideolojinin bir kez daha bulanık hâle gelmesinin sebebi, etrafında şekillendiği ‘toplum, bilgi, zihin, eylem, güç, grup, söylem’ gibi kavramların herhangi bir tanımlamaya karşı direnç göstermeleridir (van Dijk, 2019: 13). İdeolojinin söyleme ve söylemin de ideolojiye ağırlığı, çoklukla bu iki kavramın kullanıldıkları bağlama göre değişir. Esasında yazara göre söylem, dilsel birimlerden fazlasına tekabül eder. Yapısalcı sistemlerde ele alınan şekliyle gösteren ve gösterilen arasındaki ilişkiye indirgenen söylem, artık demodedir (van Dijk, 2019: 294).
Bir söz, anlamı itibariyle ideolojik bir söylem sayılmayabilir fakat muhatap üzerinde tahakküm oluşturmaya, baskı kurmaya, muhatabı aşağılamaya, sözü söyleyenin muhataba karşı kendini hiyerarşik olarak üstte konumlandırmasına hizmet etme özelliklerinden ötürü ideolojik sayılabilir. Toplumlarda bir başkasının davranışını değerlendirmeye yönelik kabuller ne doğrultuda olursa olsun esasında bu değerlendirmeye güç yetirebilme için ideolojinin baskıcı gücünün yerinde olmasını düşünmemiz gerekir. “Yüklemlerin çoğu, belirli toplum ve kültürde değerlendirmeci (güzel, kibar, doğru, yanlış vb.) veya gerçeğe dayalı (sandalye, taş kâğıt araba vb.) bakış açısına sahiptirler; hatta bunlar ister gerçeğe dayalı isterse değerlendirmeci olsun (hırsız, terörist, ağır, kirlilik vb.) grup üyelerinin ideolojisine dayanırlar” (van Dijk, 2019: 373). Bu bakımdan ideolojinin ardında hep saklı bir tavrın varlığından söz edilebilir. Zaten sade bir sözün bile ideolojik hüviyet kazanması, sözün dolaylı ya da doğrudan tahakküme meylindendir. Söylem ise bilhassa inançlar bağlamında tahakküm merkezli davranmaz.
Dijk, İdeoloji kitabını, modern yaşamın içinde çeşitli ortamlarda üretilmiş günlük dilin analizine odaklar. Gazete, televizyon gibi ortamlarda üretilmiş dil de bir şeklide muhatabı ikna sadedinde işlevseldir. Söylemin katmanları, muhatabı iknada bütüncül bir yapı sergiler. Okurda, ihtiyaç duyacağı anda başvuracağı bir bilgi deposu oluşturulur. Bu sayede okur, okuduğu herhangi bir haberi, olayı ya da hikâyeyi, belleğinde yer alan bilgilerle ilişkili kılar ve bu sayede bir modele ulaşır. Buradaki model, çoklukla okurda oluşturulması istenen yapıya eğilimlidir. Çünkü model, kabullenmeye ya da kabullendirilmeye meyilli kılındığımız görüşlerin çokça bilgi ve olayla ilişkilendirilmesine dayanır. Böylece modelin öngördüğü şekilde bir ikna olma süreci başlar. Elbette ikna olma bir anlamlandırmaya dayanacaktır ve bu da önünde sonunda biz veya onlar’ı temsile hizmet edecektir (Dijk, 2019: 361-377). İkna olmayla meşrulaştırma ve daha pek çok zihinsel etkinliğin birbirlerine içten dikişlerle bağlı olduğu gözden kaçmaz. Bu bakımdan ideolojiye evrilmiş bir söylemin esas gücü, meşrulaştırmada ortaya çıkar. İdeolojik bağlamda meşruiyet zemini oluşturma çabası, günlük dilde başvurulan meşruiyet arayışıyla paraleldir. Günlük hayatta “insanlar diğerlerinin şaşırabileceğini, hemfikir olmayacaklarını, kınayacaklarını ya da saldıracaklarını bildiklerinde veya düşündüklerinde eylemlerini gerekçelendirme gereği duyarlar” (Dijk, 2019: 380). Bu bağlamda iki tür meşrulaştırma seyri ortaya çıkar. Toplumun üst katmanlarında yer alanlar, toplumun alt katmanlarında yer alanlara karşı kendilerini meşrulaştırırlar. Aynı zamanda aşağıdan yukarıya doğru da bir meşrulaştırma gerçekleşir. Bu da çoklukla yukarının adil olmayan eylemlerinin aşağıdakiler tarafından görmezden gelinmesine veya alt sınıfların hak ettiği uygulamalar şeklinde anlaşılmasına dayanır (Dijk, 2019: 382).
Kitabın, sonuç olarak günlük hayatta zararsız ya da öylesine görülen bir sözün de söylem ya da ideolojiden arınmış şekilde gerçekleşmediğine dair bir uyarı taşıdığı söylenebilir. Kitabın önemli bir yanı da ideoloji konusunda yüzünü geçmişten çok geleceğe çevirmiş olmasıdır. Bu bağlamda kitabın toplum nezdinde değeri, kontrolsüz değişimlerin önüne geçme yönünde yaptığı dolaylı uyarıdır denebilir.
*- Teun A. van Dijk, İdeoloji, Çev: Ayşe Demir, Hece Yayınları, 2019 Ankara.



