İbrahim Kalın’ın kendi düşünce sistematiği içerisinde -bir tek bu çalışma için değil diğer çalışmaları ile beraber düşünüldüğünde- öne çıkarttığı önemli bir kavram olarak medeniyet kavramı üzerinde durmak istiyoruz. Diğer konuları ise benlik-ötekilik ve modernleşme olarak ele alabiliriz. Bir anlamıyla bu üç konuda birbiri ile yakından ilişkilidir.
Medeniyet kavramı ve bir kavramsallaştırma olarak İslam Medeniyeti, Müslümanların tahayyülünde epeyce müspet bir yere denk düşüyor. Niçin böyle bir durum söz konusu diye soracak olursak, medeniyet kavramı ve İslam Medeniyeti kavramsallaştırması, Müslümanların yaşadıkları yenilgi, işgal ve sömürü süreçlerine bir tepki olarak “İslam’ın kıymetinin teslim edilmesine” dönük bir durumu içeriyor denilebilir. Medeniyetin bir gelecek perspektifi sunduğu düşüncesi Müslüman zihin açısından bir anlamda arayış ve kaçış imkânı sunuyor. Medeniyet perspektifi ile tarihe bakmak insanın “ilerlemesi” düşüncesini temel aldığı için de bu terkip elverişli geliyor olabilir. Kavramın din ve dini kültüre dair bir muhtevaya sahip olduğu düşüncesi de muhafazakâr-İslamcı yazarlar arasında kullanımını artırmıştır. Belki bu sebeplerden belki eklenebilecek birkaç husustan daha kavramın kabul edilmiş olduğu kaçınılmaz bir gerçek. İbrahim Kalın da kitabına verdiği medeniyet üzerine notlar alt başlığı ile kavramın tarihini, etimolojik içeriğini detaylıca ele alıyor. Kavrama dair menfi yorumlara -bizce biraz üstünkörü- değinerek geçtikten sonra “alternatif medeniyet” arayışı üzerine görüşleri ile eseri sonlandırıyor. Yani kitabın amacı bir medeniyet perspektifi sunmak şeklinde özetlenebilir. Bu bağlamıyla eserin batılılaşma cereyanı ve modernizm üzerine ortaya koyduğu kayda değer değerlendirmeler olduğunu belirtmek gerek. Batı dünyasında yaşanan felsefi, siyasi gelişmeleri ele alırken gayet yerinde noktalara değinildiği kanaatini taşıyoruz. Ayrıca bu konularda kritik eden, eleştirel üslubu da zihin açıcı bir bakış açısı sunulmasını sağlıyor. Ancak ne yazık ki aynı eleştirelliğin kitabın üzerine inşa edildiği kavram olan medeniyet kavramı söz konusu olduğunda göz ardı edildiğini belirtmek isteriz. Bizler bu bağlamda az evvel değindiğimiz muhafazakâr-dindar insanın bu kavrama yüklediği müspet anlamın yeniden bir eleştiriye ve tahkike muhtaç olduğu düşüncesindeyiz. Bu sebeple yukarıdaki çerçeve unutulmadan -gücümüz yettiğince- kavrama dair tahlillerimizi sunmamız gerekirse:
Öncelikle medeniyet kavramının ortaya çıkışından itibaren üç merkezden neşet ettiği kanaatindeyiz. Kavram üç merkezi taşıyor. Bunlar, Batı merkezli oluşu, dünya merkezli (yani dünyevi) oluşu ve insan merkezli oluşu.
Medeniyet kavramının ortaya çıkışı batıda 1775 yılına denk geliyor. Civilizasyon kelimesi kökeninden anlaşılacağı üzere (civil, city) “şehirleşme” anlamına geliyor. Müslüman dünyada da kelime bu bağlamda medine yani şehirden hareketle 1830’lu yıllarda kullanılıyor. Bundan önce kavramın kullanımına dair bir işaret yok. Kavramın ortaya çıkışındaki şehirlilik aslında medeniyet kavramının da esasını teşkil eden bir ikiliği muhtevasında barındırıyor. Medeni olma şehirli olmak ile tesis edilen bir şey iken barbarlık ise bundan önceki ilkel döneme nispet edilerek kullanıyor. Medeni ve barbar isimlendirmelerindeki dikotomi tamamen batılı bir okuma biçiminin kavramın ortaya çıkışındaki etkisini gösteriyor. Batı merkezli oluşu itibariyle kavram aslında insanlığı lineer yani ilerlemeci bir tarihsel düzlem içerisine yerleştirmektedir. Yani ilkellikten-barbarlıktan, şehirliliğe-medeniliğe doğru ilerleyen insanlık en sonunda modern çağda erginlikten kurtulmuş ve tekâmülünü sağlamıştır. Tarihin peygamberler tarihi olduğunu kabul eden Müslümanlar açısından tabi ki bu okuma biçimi oldukça hatalı bir yere denk düşmektedir. Bir kere erginlikten kurtuluş aydınlanma felsefesinin bir ifadesi olarak pozitivist okuma biçimini muhtevasında barındırmaktadır. Bu durum metafiziksel aşkın boyutun tamamen reddedilmesiyle oldukça sığ bir okuma tarzının ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Âdem’i (as) bir peygamber olarak kabul eden Müslümanlar tarihin geçmişten geleceğe doğru evrimsel olarak ilerlediğini de kabul edemezler. Zira Âdem’e (as) harfler-kelimeler Rabbimiz tarafından öğretilmiştir. Yani onun bir bilgiyle donatıldığı, bir veriyi esas alarak yeryüzüne gönderildiği aşikârdır. Allah (cc) günleri aramızda döndürmektedir.1 Ayeti kerimeden düz bir şekilde ilerleyen tarihsel bir döngüden ziyade inişli-çıkışlı bir durumun söz konusu olduğu anlaşılmaktadır. İlerlemeci tarih anlayışı aynı zamanda insanlığı “ilerlemeye” mecbur etmektedir. Bu durum da determinist bir okumayı da beraberinde getirmektedir.
Kavramın ortaya çıkışını ve ilk olarak batıda kullanıldığını belirtmiştik. Bu husus şu durumu da içermektedir. Kavramın muhtevası haliyle batıda oluşturulmuştur. Bu anlamıyla hâkim paradigmanın en güçlü olduğu zamanda, çok üstenci bir okumayla dünyanın medeni yani batılı ve barbar olarak ikiye bölünmesine elveriş sağlayan medeniyet tanımlaması birçok ön kabulü de içerisinde barındırmaktadır. Bu anlamıyla “kavram koyucu” olan aynı zamanda “kural koyucu” seviyesine de yükselmektedir. Bu yüzden formundan başlayarak kullanım alanlarına kadar oldukça dikkatli yaklaşılması gereken bir kavramsallaştırma olan İslam medeniyeti kavramsallaştırılması oldukça amorf (biçimsiz-absürt) bir duruma denk düşmektedir. Bu bağlamda seküler cenahı ele almak açısından uygarlık kavramı da önemli bir yerde durmaktadır denilebilir. Medeniyet kelimesinin 200 yıllık geçmişine rağmen uygarlık kavramının geçmişi o kadar eskilere gitmemektedir. Medeniyet kavramının içeriğindeki dini kültüre dayalı (medine) muhtevadan rahatsız olan seküler düşünürler, öz-Türkçe cereyanının da etkisiyle ilk yerleşik hayata geçen Türk topluluğa olan Uygurlara atıfla, uygar olmayı, buradan yola çıkarak da uygarlık kelimesine türetmişlerdir. Uydurukça bir muhtevaya sahip olan bu kavram dindar muhafazakâr çevrelerde kabul görmezken laik seküler çevreler tarafından sahiplenilmektedir. Unutulmaması gereken husus ise her iki kavramın da aslında aynı bağlama denk düştüğü noktasıdır. Ancak yine de haksızlık etmemek gerekir ki uygarlık kavramının içeriği çok daha boş bir zeminden beslenmektedir.
Medeniyetin kavramsal olarak ortaya çıkışının 18. yüzyıla denk gelmesi rastlantısal değildir. Modern batı felsefesinin kurucusu sayılan Descartes’in “düşünüyorum o halde varım” –cogito ergo sum- sözü bu bağlamda gayet izah edici bir yerde durmaktadır. Descartes’in bu sözü öncelikle birçok ön kabulü içerisinde barındırmaktadır. Var olmanın ön şartı olarak düşünme son derece beşeri bir zemine tekabül etmektedir. Var olmayı düşünüşe indirgemek aslında onu yani var olanı aşkın/müteal bağlarından koparmaktadır. Kitapta yazarın da çok başarılı bir tespitle vurguladığı gibi Müslüman tahayyülün burada çok farklı bir yerde kendisini konumlandırdığını görmekteyiz. Davud el-Kayseri’den yaptığı alıntı ile yazar var olmayı yaratılmakla ilişkili olarak ele almaktadır.2 “Yaratıldım o halde düşünüyorum” sözü de farklı ön kabulleri muhtevasında barındırır. Burada yaratılmak bir yaratıcının varlığını da kabule bizlere götürmektedir. Aslına bakılırsa bu farklılıktan ortaya çıkan sonuç varoluşun konumuna ilişkindir. Yani insan önce yaratıcısı ile bir bağ kurmakta ve âlemi, tefekkür eylemi sayesinde bu şekilde anlamlandırmaktadır. Bu çok temel farklılık medeniyetin öznesi konumundaki insan için kaçınılmaz bir duruma işaret eder. Yaratıcısıyla bağlantısı olan insan yeryüzünde eylediği her şeyi bu kalkış noktasından hareketle yaparken modern insan merkeze kendisini almaktadır. Durum böyleyken aslında modern zamanların bir tanımlaması olan medeniyet düşüncesi özünde tamamen dünyevi bir düzleme denk düşmektedir denilebilir. Medeniyetin dünyevi boyutu üzerine yaptığımız değiniler kavramın maddi gelişmeler üzerine şekillenen bir yapıda olduğunu göstermektedir. Aslında kavram toplumsal, siyasal bir yapıyı ele alırken en temelde beşeri bir bağlam üzerinden hareket etmektedir. Yani insan aklının hâkimiyeti kavramın şekillendiği algı düzeyi için anlamlı olduğu söylenebilir. İnsanın dünyaya şekil vermesi ve imar edici vasfı, yeryüzünü yapıp eyleyen kurucu vasfı medeniyetlerin varlığını aşikâr kılmaktadır. Ancak İslam medeniyeti kavramsallaştırması burada üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir konumdadır. Öyleyse aşkınlığı (ilahiliği) merkezine alan İslam için medeniyet tanımı daraltıcı bir kapsama sahiptir.3
Aydınlanma düşüncesinde insan-merkezlilik had safhasına varacaktır. Zaten Aydınlanma ifadesi kolayca anlaşılacağı üzere karanlıktan kurtuluşu ifade etmektedir. Buradaki karanlık, batı dünyası için Kilise’nin yani dinin hâkim olduğu Ortaçağ’ı anlatmak için kullanılmaktadır. Modern batı düşüncesinin kurucu babaları felsefi olarak durdukları zemini inşa ederken dinin hâkim olduğu Patristik döneme değil Antik Yunan düşüncesine dönüş yapmışlardır.4 Bu nokta da önemlidir. Zira medenilik, barbarlık tanımları için dini düşüncenin hâkim olduğu dönemden beslenecek kaynak bulamamak ibretliktir. Zira medeniyet tanımı oldukça dünyevi bir perspektifi içerisinde taşımaktadır. Öyle ya da böyle her din ve özellikle Hıristiyanlık dünya hayatını kötülerken dünya ötesi âlemi merkezi bir yere konumlandırmaktadır. (Maniheizm’de evliliğe “dünyaya kök salma” anlamına geldiği için kötü bakılmaktadır)5 Ancak Antik Yunan’ın düşünsel olarak durduğu yer, Yunan’ın (Batı’nın) medeniyet kuran, barbarın (ötekinin) ise medeniyet yıkan olarak konumlandırılmasıdır. Kavramın dünyevi muhtevası aynı zamanda imar ve inşa edici vasıflara sahip olarak insanın -daha evvel değindiğimiz gibi- tamamen yeryüzü ile sınırlandırılmasını sağlamaktadır. Ancak İslam’ın gelip geçici olarak nitelediği dünya hayatını merkezine almaması bu açıdan farklı bir yerde durmasına sebep olmaktadır. Dünya hayatı önemsiz veyahut köşeye atılacak bir şey değildir ancak asıl hedeflenen dünya ötesi âlemde (ahirette) hayırlı bir mertebeye ulaşabilmektir. Bu anlamıyla aslında Medine de medeniyet kurulan bir yer değil dinin yaşandığı yer anlamına gelmektedir.6 Az evvel zikredilen gelişmeler modern batı düşüncesiyle batıda yaşanan büyük bir kırılmaya işaret etmektedir. Modernliğin zemini üzerinden şekillenen medeniyet kavramı da içerisinde bütün bu handikapları taşımaktadır denilebilir. Varlığa dair bu esaslı farklılık, bizlere, kavramların beslendikleri fikir dünyalarından ayrı düşünülemeyeceğini hatırlatmaktadır. O halde çok farklı şeyler olan bu iki yapı üzerinde (İslam ve Modernlik-Batı) bir yeryüzü mücadelesi başlatmak Müslümanlar açısından her anlamda kapsamlı zafiyetlerin yaşanacağı bir süreci de beraberinde getirmektedir ki bugün bu durumun örneklerine bolca şahit olmaktayız…
Sonuç Olarak
Ataullah İskender, “söylenen her söz, içinden çıktığı kalbin elbisesini taşır.” şeklinde veciz bir kelam ediyor. Bu anlamıyla kullandığımız kavramlar, zihnimizin, tefekkür etme biçimimizin ve en önemlisi kalbimizin bir haritasını ortaya çıkartıyor denilebilir. Kavramların düşüncelerimizi oluştururken oynadığı kilit rol, aynı zamanda bu fikirlerden yola çıkarak yapacağımız eylemler için de belirleyici oluyor. O yüzden iyi niyetle yapılan işler dahi beklenen sonuçları veremeyebiliyor. Bugün içinde yaşadığımız dünyanın üzerine inşa edildiği modernizmin seküler dayanakları, Müslümanları ikircikli bir durumla karşı karşıya bıraktı. Dinin üzerine inşa edildiği kutsal dayanak ile modernizmin seküler temeli arasında sıkışıyoruz. Belki bundan dolayı yaptığımız her işte bir uyuşmazlık, melezlik ve olmamışlık hali hâkim. Tabi ki bu durum Müslümanlar için çok büyük bir zorluk olduğu anlamına gelmektedir. Öyleyse yapılması gereken en başta kelimelere, kavramlara dönük bir yeniden tahkik eylemi olmalı. Oralarda bazı şeyleri değiştirebilirsek veya en azından bir farkındalık hali oluşturabilirsek yarın için daha ümitvar olabileceğimiz kanaatini taşıyoruz. İçinde yaşadığımız dünyanın halinden-gidişatından herkes şikâyet ediyor. Her düşünceden, dünya görüşünden insanlar, liberaller, feministler, Marksistler, sağcılar, solcular… Ancak burada atlanılan husus şikâyet edenlerin şikâyet ettikleri şey ile birbirine göbek bağı ile bağlı olduğu gerçeğidir. Bütün ideolojiler özünde modern batı düşüncesinin felsefi köklerinden beslenmektedir. Öyleyse onların sunacakları çözümler de en fazla kısmi düzeltici veya düzenleyici çözümler olmanın ötesine geçemeyecektir. Hâkim paradigma bu bağlamda zulüm ederken eleştirisini de yine kendi içinden çıkan akımlar ile gerçekleştirmektedir. Ancak bu akımların hepsi aynı batılı babanın çocuklarıdır. Kimisi meşru kimisi gayrı meşru ancak babaları birdir… Bu noktada cevap üretme kaygısı ile yapılan işler ve kompleksli tutumlar Müslümanları bütüncüllükten uzak ve parçacı okumalara yöneltmektedir. Muhalifi tarafından temellendirilmiş bir zeminde ödünç alınan kavramlar ile Müslümanca tefekkür çabası ilk olarak bir kopuşu göstermesi açısından önemlidir. Artık Müslüman zihin kendi anlam ve değer süzgecinden geçerek elde ettiği bilgilerden ve kavramlardan faydalanamamakta veyahut bu bilgilerin bugünkü sorunlara cevap üretmede yetersiz kaldığını düşünmektedir. Bu bakımdan İslam’ın en önemli konumu paradigma dışı olma7 vasfından gelmektedir denilebilir. İslam, hayatı bir bütünlük içerisinde ele alarak dünya hayatını ahiretin tarlası olarak görür ve insanı çepeçevre kuşatan meseleleri birbirinden ayrı olarak ele almaz. Ahlak ve adalet ölçüsü içerisinde Müslüman zihin bir tasavvur ve tahayyül geliştirmek durumundadır. Burada fizik ve metafizik âlemler birbirinde kopuk ve bağımsız değildir. İslam’ın mesajı da bu anlamıyla herhangi bir ölçüt ile yerlilik, millilik, medeniyet vs. ile sınırlandırılamaz. Bu bakımdan baktığımızda kavramları, menşeine, geldikleri yere, yüklendikleri değerler dünyasına dikkat etmeksizin alıp kullanırsak yani araçsallaştırırsak İslam’ın da bugüne dair en önemli duruşu olan hâkim paradigmanın ötesindeki konumunu zedelemiş oluruz. Kavramların denk düştükleri anlam dünyaları birçok tarihî ve siyasi olayı da içerisine alarak Müslüman zihin dünyasının bir fotoğrafını veriyor. Üzücü olan ise o fotoğrafın bugün için hali pürmelâl olduğu gerçeğidir. İslam medeniyeti kavramsallaştırması yukarıda zikredilen bağlamından kopartılarak düşünülemeyecek bir kavramlaştırma olduğu için teyakkuz ile yaklaşılması elzem gözükmektedir. Farkındalık bilincini oluşturabilirsek İslam’ın ayırt edici vasıflarının belirlenmesi, modernizmin belirleyiciliğinden kurtarılması ve paradigma dışı konumunun ortaya çıkartılmasını sağlamak için ilk adımı da atmış oluruz. Bizce ancak bu şekilde Müslümanlar kendi iç dinamiklerinin ve birikimlerinin farkına varabileceklerdir.
2- İbrahim Kalın, Barbar, Modern, Medeni-Medeniyet Üzerine Notlar, İnsan Yayınları, s.132
3- İsmet Özel, Üç Mesele-Teknik, Medeniyet, Yabancılaşma, TİYO, s.110
4- Özgür-Der Üniversite Gençliği, Musa Üzer ile yapılan Modern Batı Düşüncesi haftalık ders seminerleri ses kayıtlarından faydalanılmıştır.
5- Şinasi Gündüz, İslam Ansiklopedisi, Maniheizm maddesi
6- Ali Bulaç, Din, Medine, Medeniyet başlıklı yazı, 2010 https://www.haksozhaber.net/din-medine-medeniyet-18493yy.htm
7- Abdurrahman Arslan, Sabra Davet Eden Hakikat, Pınar Yayınları, s.77




