Camii bahçesinde son kalan birkaç çınar ağacının gölgesinde boğazın serin esintisi yüzüne vuruyordu. Vapura binmek şimdilerde çok yoğun olmuyordu. İşte şimdi Üsküdar- Eminönü vapuru da kalkmak üzereydi. Biraz olsun nostalji yaşamak isteyenler vapurun üst güvertesinde. Sevgililer üst güvertede yerlerini almış, ellerinde simit, gözlerinde heyecan dolu bakışlar... Yaşlılar romatizma derdinden muzdarip alt kattalar. Satıcıdan birer bardak sıcak çay almış eski günlerin tazeliğinde yudumluyorlar. Deniz kıyısında balıkçılar “ya Allah” diyerek oltalarını atmakta, kedicikler yalanarak oltanın getirdiklerini izlemekte. Boğaz bugün biraz daha sakin. İlkbahara girişte İstanbul hep böyle gelgitlidir. Bir gün yazdan kalma bir hava, diğer gün kış-kıyamet. Harem yönündeki otobüs durakları biraz daha hareketlidir şimdi. Bugünlerde artık tercih edilen ya Marmaray ya da Metro. Hız çağının hızlı yaşamayı seven insanları, yani bizler. Böyle deyince aklına Mehmet Akif geldi Hasan Amca’nın. Hani arkadaşına söz verdiği için vapuru bulamayınca boğazı yüzerek geçen Mehmet Akif. Şimdilerde ne çok söz unutuluyor ya da gelemedim(!) deniyordu. Oysa insanoğlu boğazın üstünü fethedip yetmeyip bir de altını fethettiği halde hala tutamadığı sözlerin mahkumuydu.
Hasan Amca oturduğu yerden kalkıp sırtını verdiği Mihrimah Camii’ne baktı. Bir anne kucağı gibi bakıyordu kendisine kubbeleri. Yavaşça yürüdü Hasan Amca. Zamanı incitmeden, insanları incitmeden. Omzunu vurarak geçenler oluyordu. Bu sayede anılardan gerçek hayata dönüyordu Hasan Amca. Restoranların önünden geçerken gözü bir tabelalara bir de kapılarda bekleyen aç insanlara takılıyordu.
-Amca bana şuradan bir döner alır mısın? dedi bir çocuk. İnsanların kendisine ne zaman baktıklarını görse böyle sesleniyordu. Hasan Amca döner almak için restorana yönelince arkasından bir ses işitti:
-Amca para versen de olur.
Hasan amca istemsizce “para mı?” dedi. Hani şu insanlara yapışan melanet, nefesini kesen sıtma, ayaklarındaki pranga. “Hayır” dedi Hasan Amca. “Hayır. Para kullanmak sağlığa zararlı evladım. Gel sana döner alalım. Bu daha iyi.” Dükkâna girince birden sersemledi Hasan Amca. “Yoksa bara mı girdim?” diye düşündü. “Bu müzikte neyin nesi?”
-Bir döner alacaktım.
Döner paketlenir paketlenmez hemen alıp çıktı Hasan Amca. Döneri çocuğa verdi ve uzaklaştı.
-Bu dinlediğimde neyin nesiydi böyle? Sadece kulakları tırmalayan anlamsız sözler ve yüksek ritimler. Dumdum vururken ritimler, kalbimiz ne duyuyor diye hiç düşünüyor muyuz? Nerede eskilerin müzik anlayışı? O güzelim güftelere birbirinden güzel besteler. Nerede Yunus Emre, Mevlana? Nerede onlara layık Itri?
Hasan Amca biraz daha yürüdükçe aklına attar dükkânları geldi. Hani Üsküdar’da bulunan attarlarda oturulup musiki meşklerin yapıldığı zamanlar. En fazla 6-7 kişinin sığdığı, dizlerin birbirine, gönüllerin iç-içe olduğu attar dükkanları. İçinde iğneden ipliğe her şeyin olduğu, parası yetmeyene “canın sağ olsun, kiminin parası kiminin duası” denildiği dükkânlar. Şimdilerde poşete paran yoksa, haydi al eline malzemeleri dolaş koca semti. Eskisi gibi bakkallar da kalmadı artık. “Veresiye teklif etmeyin” yazıları da yok hayliyle. Çünkü yazar kasalar şimdilerde Münker-Nekir gibi kaçırmadan sayıyor her şeyi.
Hasan Amca’nın yürüyesi kalmadı. Bir çeşme önünde durdu. Önceden burada sıcak havalarda insanlar yüzünü yıkardı, su içerlerdi diye düşündü. Şimdi ise içi çerçöp dolu, üzerinde aşk-meşk sözleri yazılı. Hasan Amca’nın canı iyice sıkıldı. Sanki bu dünyaya ait değilmiş gibi hissetti. Binalar birer parmaklık gibi önünde duruyordu. İnsanlar çok fakat ziyaretçisi hiç yoktu. “Bir selam” dedi. “Bir selam veren yok mu kardeşim?! Nereye gidiyor bu insanlar hızla?” “Durun!” demek geldi içinden. Bu kez de kendisine diyordu “bir dur” diye. “Dur ey nefsim! Hemen celallenme! Elbet böyle gitmez. Düze çıkacaktır insanlık.”
Bir kıraathane aradı gözü iki yudum çay içmek için. Kıraathane yazılı bir yer buldu Valide-i Cedid’in ara sokağında. İçeri girince anladı kıraatin yerini alan şeyleri. İçerde bir düzensiz senfoni. Tak-tuk. Taş sesleri, insan sesleri. İçilmeyi unutulmuş bardaklar. Soğuk benizler. Hasan Amca sıcak bir çay istedi. “Sıcak olsun sıcak.” Çayı önüne gelince çantasından bir kitap çıkarttı. Okumaya çalıştı ama nafile. Çayın ücretini ödeyip hızla çıktı. Kafasındaki düşünceler iyice karışıyordu Hasan Amca’nın. Rahatlamak için Kuşkonmaz’a mı, Cedid’e mi yoksa Hüdai’ye mi gideyim diye düşünmeye başladı. Valide-i Cedid’e karar kıldı. “Takatim yok yürümeye, takatim yok insanları anlamaya” diye iç geçirdi. Caminin avlusunda oturunca “burada fazladan birkaç çınar kalmış elhamdülillah, bunlar bırakmamış bizi” diye içinden geçirdi. Şadırvanda abdest alanlar vardı...
Burada zaman ve mekân duruyordu sanki. Dışarıda ayrı bir dünya burada başka... Burada sonsuzluğun esintisi, dışarıda faniliğin kasırgası. Hasan Amca bir müddet oturduktan sonra zamanın epeyce geçtiğini fark etti. Havanın kararmasına yakın gökyüzü kırmızı bir perde çekiyordu yer yüzüne. Deniz ile gökyüzü bu kızıllıkla ayrılıyordu. İşportacılar yavaş yavaş ara sokaklarda kayboluyor, gündüzden kalma simit satıcıları kıraathanelere çekiliyordu. Cadde daha da hızlanmış, trafikteki araçlar çoğaldığı için araba kuyruğu epeyce uzamıştı. Yorgun işçiler otobüslerde yarı uykulu ayakta durmaya çalışıyordu. Martılar da günün sonunda çatılarda muhasebe yapıyordu. O capcanlı şehir, sokak lambaları olmasa tanınacak vaziyette değildi şimdi. Kafeler hıncahınç gençlerle doluydu. Ne edebi konuşmalar vardı ne de içtimai. Varsa yoksa afaki magazin haberleri. Şehir bir yandan yorgunluğunu atarken bir yandan da yeni misafirlerini ağırlıyordu. Akşamın serin rüzgarında göklere bir bayrak çekiliyor, güzel sesli müezzinlerden “Allah-u Ekber” nidası yükseliyordu. İnsanların mahşere çağrılması gibi hızlı fakat müreffeh. Hasan Amca da bu çağrıya uyarak çıktı merdivenleri. Geniş avludan içeri girdi. Ezandan sonra bir müddet beklendi sünnet üzere. İmam mihraba geçti. Dışarda olan her şey dışarda bırakılmıştı. Herkesin harbi bir kez daha başlıyordu nefsinde. İmam cemaate dönerek “kalplerimizi de saflarımız gibi sık ve bir tutalım” dedi. Hasan Amca derin bir nefes aldı ve “şükür sana ey Yaradan, kalbimizi birbirimize bağladığın için...” dedi…



