Bir tesadüf. Bu hangi tesadüf? Tesadüf mü? Ben yorgun argın, çay bahçesinde otururken; sol tarafımda o saçları bembeyaz olmuş adam oturmuyor mu? Daha o şaşkınlığı üzerimden atamadan, karşı taraftan bir adam daha gelmiyor mu? Bu adam ‘Bizim İsmail be’ dedim. Yerimden kımıldayamıyordum. Uykusuzdum ve her tarafım ağrıyordu. İsmail 55 yaşında, o çok acılar çekmiş yapayalnız bir adam. Tam 41 yıldır, hiçbir akrabası ile görüşmüyor. Sol tarafımda oturan adam da 70 yaşında sağlam vardır. Ben ilkokula başlayacağım sene, askerliğini yapmış evlenmeyi düşünen bir kişiydi. Soluma baksam bir acı, karşıma baksam diğer bir acı. Ben bir yandan çay içiyor, hanımın marketten dönmesini bekliyor, derin düşüncelere dalıyordum.
-İsmail, kardeşim?
-Vay be! Sen ha! Yıllar sonra.
-İsmail, İsmail. O akademi yıllarımızı hatırlıyor musun? Ben daha ağır ameliyatlar geçirmemiş, sen de ilk eşinle daha evlenmemiştin. Bir anda yaşlandık. Biz mutsuz bir şekilde yaşlanırken insanlar döviz biriktiriyordu İsmail. Hayat nasıl da ikircikliydi… Tencereler kaynarken, çaylar demlenirken, çocuklar okula giderken…
-Ah kardeşim, Bir zamanlar nehre bakar, masmavi bulutları izlerdik. Sonra dersler, sınavlar, kaygılar, kuşların şehri terk etmesi, ağaçların sararması, sonbaharın gelmesi.
-İsmail bir anda nereye kayboldun? Az önce karşı caddede yürüyordun. Baban seni Allah’a kurban edecek, bıçak kesmeyecek, Cebrail bir koç getirecek… Aman Allah’ım bu İsmail de nereye kayboldu? Daha bir sürü evrak kaydedilecek, gazeteler baskıya girecek, tramvaylar şehrin doğusuna yönelecek. Nedense son ölü gömülmeyecek…
Allah’ım aklıma mukayyet ol! Ben senin çok aciz bir kulunum. Sol tarafımda saçlarına aklar düşmüş o çok acılı adam oturuyor. O 41 yıldır hiçbir akrabasıyla görüşmeyen en yakın arkadaşım caddede bir hayal gibi kaybolup gitti. O eski şarkılar bir rüzgârla savruldu, çocuklar kelebeklerin peşine takıldılar. Şehir bir ölüm hali yaşarken; İsmail’in ilk karısı doğum yaparken çocuğuyla birlikte öldü. İsmail’in ikinci karısı da şehirliler bir törene hazırlanırken “İsmail elimi tut, beni hiç unutma” dedi ve son nefesini verdi. Ben eski bir iş hanının önünden geçerken, eski postaneyi hatırladım. Bütün mektupları karıştırdım. O kız stadın önünden yürüdü ve ışıklara hiç aldırmadı. Bir vakit kızın hayali de batı yönünde kayboldu. Ben sola döndüm, biraz yürüdükten sonra, bir kitapevine girdim. Yine sayıklamaya başladım. Oysa ateşim o kadar yüksek değil. Nedense bütün saatler üstüme geliyor, ben bir çınarın arkasına saklanıyorum.
O saçlarına aklar düşmüş, çok acılar ve yoksulluklar çekmiş adam birinci ve ikinci karısını düşünüyor. Birinci karısı bir kuşa benziyor, ikinci karısı da beyaz bir bulut gibi gökyüzüne süzülüyor. Adam esniyor. Üçüncü karım üstüme bir battaniye örtse de bir uyusam diye düşünüyor. Garson bir çay daha getiriyor, adam zaman içinde kayıplara karışıyor. Bir sabah horozlar çok erken ötüyor. Adam çocukluğunu, babasını, annesini, ağabeylerini özlüyor… Bir mezar taşını araştırıyor, mezarlık da ne kadar karanlık diye düşünüyordu. Mezarlıktaki otlar, yaza hazırlanıyor, söğüt ağaçlarına sular yürüyordu. Adam artık uyumalıyım dedi ve derin bir uykuya daldı.
Bir an karşımdaki erguvanlara bakarken, benim de uykum gelemesin mi? Zaten uykusuzluktan öleceğim. Bir zamanlar mutlu uykulara dalar, kuş seslerinin peşine takılırdım. İsmail vefat eden iki karısının hayalleriyle avunacak. Çok ağlayacak. İnsanların birbirlerine yabancılaşmasını dehşetle izleyecek, insanlardan nefret edecek. Cebindeki kâğıt parayı ayaklarıyla ezmeye kalkacak. İsmail…
Saçlarına aklar düşmüş 70 yaşındaki adam, kamyonları, uzun yolları gözünün önüne getirecek, içini çekecek. Adama hayat çok kısa görünecek. Ben elimdeki çantalarla o çay bahçesini terk edeceğim. Başka adamlar çay bahçesine gelecek. Bir kadın ölen kocasını hatırlayacak. Şehrin güney batı tarafında sesler duyulacak. Nihayet son tren de kalkacak.




