Yaşlı kestane ağacının altındaki hamakta, iri yaprakların gölgesinde saatlerdir, sallanıyorum. Zaman nasıl geçmişti, hatırlamıyorum. Hatırlamak istiyorum ama hatırlayamıyorum. Gençliğimi, beni bırakıp giden hayat arkadaşımı, yolun yarısından sonraki anları. İyisiyle ve kötüsüyle hatırlamak istiyorum. Hafızamı zorlayıp bazı kareleri canlandırıyorum gözümde, tam net olamasa da. Şu melete yakalanmadan evvel her şey benimleydi her an, ama yaş almıştı başı bir kere. İlk öğrendiğim zaman hastalığımı verdiğim tepki geldi aklıma. Doktora verdiğim amansız tepki. Kendime bile kabul ettiremeyeceğim bir durumu bir de aileme anlatmak onların bana acıyan bakışlarını üstümde taşımak bana o kadar zor geliyor ki o zamanlar. Ah tecrübelerim, ah. Hatırlamak istemediğim bir anı şu anda hafızamda dolanıyor. O gün akşamı eve gidince doktora bile gittiğimi söylemedim. Şimdi olmayan aklımla bile pişmanım herkesten gizlediğim için. En çok da karım ve çocuklarımdan. Karımı kaybetmeden önceki son zamanlarında, ona söylemeyi akıl edebilmiştim, şükür ki. Öğrendiği zaman ki sureti gitmiyor asla gözümün önünden, hem ağlayıp hem de sevinmişti. Üzüntüsü böyle bir hastalığa yakalanmamdandı, mutluluğu ise onu kendi isteğim ile unutmamamdı. Hem zorluk çekip hem de zorluk yaşatmıştım. Dışarıdan bir zarar gelmesin diye yıllarca muhafaza ettiğim aileme, kendim içten yıkımla zarar vermiştim. Maalesef ki, çok geç fark ettim.
Zaman geçip giderdi, sen onun içinde mutlu olmayı başarmalı hata yapsan bile yola devam etmeliydin. Bu gelip giden aklımla yirmi yaşında bir genç olsam kesin, hata yaptıktan sonra bir ders çıkarıp yola devam ederdim. Şimdiki gençler gibi pes etmezdim. Gerçi ben de gençlikte pes ettim. Hatta öyle bir pes ettim ki aileme söylemekten korktuğum için bu hastalığa yenildim. Aslında ben baştan pes edip kaybettim. Kötü bir düşünceye kapılıp savaşmaktan vazgeçtim. Öylesine geçmiş zaman bizler farkında dahi olamadan. Hayret ettiğim anlardan birindeyim. Zihnim benden yana oldu ve beni çocukluğuma götürdü. Köydeki anılarıma, dağ yamacına en önemlisi de dedeme. Çocukluğumun kahramanına. Dedemle gene bir gün odun, çalı çırpı toplamak için dağa çıkmıştık. Odun sepetimizi doldurduktan sonra, heybemizdeki aşımızı yemek için bir yaşlı çınarın dibine bağdaş kurmuştuk. Kahramanım ise beni kıramayıp başlamıştı tekrardan o güzel tecrübelerini anlatmaya.
“Bizler yaprak, gibiyiz. Günü gelince bizden kopan gençlik gibi biz de hayattan kopup gideceğiz. Onun için nerede yere düşen bir yaprak görürsen bil ki, biri gitmiştir. Ha, bak sakın zanna kapılıp ben daha gencim daha vaktim çok, benim sırama daha epey var diye düşünme. Böyle işlerin sırası yoktur. Bakarsın senin yaprağın ufacık bir rüzgârla savrulur, dalından kopar ve gider.” Kaç yaşında bir çocuktum acaba? Beş, yedi ya da on bilmiyorum tam hatırlayamıyorum bu meletten sonra. Şunu iyi hatırlıyorum ama dedem yetmiş ikisinde kopmuştu bu hayattan. Eski topraktı dedem, iyi dayanmıştı. Onun kadar dayanır mıyım bende, onun torunu olarak hiç bilmiyorum. Ah zihnim, ah! Artık tavşan ve kaplumbağa hikâyesini de pek net hatırlayamıyorum. Zaman tek çare derlerdi ben gençken o zamanlar onları haklı bulurdum. Meğerse onları haklı bulmamın tek sebebi o dönemlerde elimde gözle görülecek bir şeyin olmamasındanmış. Varsayımlara yükleyip kendimizi avundurduk senelerce. Benim hikâyemde iyi veya kötü geçip gitti. Çare olmadı, sadece unutturdu hem anılarımı hem de adımı. Öyle ince bir hastalıkmış ki adını bile unutturuyormuş insana. Arada böyle hatırlıyorum, geri kalan zamanda ise ölüme adımlıyorum. Gelen rüzgârla beraber yukarıda bir hareketlilik olduğunu anlamıştım. Tam o sırada bir yaprağın kopmak üzere olduğunu fark ettim. Gerçi koca ağaçta o kopacak olan yaprağın gözüme takılması da tesadüf değildi ya, neyse. Bazı olayların üzerinde çok durmamayı zamanla öğrenmiştik, bize bunu öğretmişti hayat ve de içinde yaşamaya çalışan ama başaramayan insanlar. Esen sert poyraz haber vermişti bu rüzgârla koptuğumu. O dakikadan sonra gözlerim istem dışı kapanmıştır, herhalde.



