1.
Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
İlk bakışta insana son derece basit gelen, kolay kurulmuş dizeler bunlar.
Hele hele bugün itibariyle “güvercin” ve “karanfil” simgeleri üzerinden çatılan ifadelere; şiirleri bırakalım şarkılarda bile çoğu zaman tahammül edemiyor insan. Fakat adeta pat diye boşluğa bırakılmış, birden önümüze düşürülmüş gibi duran bu dizeler şaşırtıcı bir şekilde sarıyor, kendine çekiyor bizi. Meraklandırıyor. Bolca hüzün yüklü olduğunu içten içe duyumsadığımız bir yere doğru yavaş yavaş başımızı çevirmemizi istiyor.
Şart kipiyle kurulmuş bu eksiltili ifadelerin okuyucuyu götürdüğü yerde, açık bir özne ya da özneler de yok üstelik. Sadece bu bölümde değil, bütün bir şiir boyunca yok üstelik. Şair de uluorta hatırlamak istemiyor aslında, şiirin içine girip söz aldığı olayı ve kişileri. O yüzden kafası karışık, canı sıkkın, dili tutuk, anlatımı parçalı. Ok gibi aklına saplanan bir şey var sanki; diline yağılan, gözünün önüne yuvalanan bir şey. Ses tonu düşük. Kavgacı hatta çok umutlu değil. Ezik, dertli, sessiz insanların diliyle konuşuyor. Elinde olmadan tercüman oluyor duygularına dizeler:
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma
Melih Cevdet Anday’ın şiirinin adı “Anı”. Anlamca olumsuz. Anılan, akla gelen kişi, olay ya da durum mutluluk verici, iç rahatlatıcı hiçbir ima yahut çağrışım taşımıyor. Tam tersi söz konusu hatta. “Hatıra” değil, “hatırlayış” acısı baskın. Haksızlık ve çaresizliğe içten içe bir öfke var. Bir altüst oluş söz konusu. Diğer taraftan hatırlayış ve tanıklık, birinci elden değil. Yer ya da kişi adı geçmiyor şiirde, dizelerin herhangi birinde tesadüf edilen bir tarih yok.
Zülfü Livaneli’nin “Zor Yıllar” albümünde, çoğu yerde zorlanarak da olsa, seslendirmeye çalıştığı “Anı”, bazı bölümlerinde hece şiiri ile serbest şiir arasında bir yerde duruyor. Neredeyse her bölümde anlam ve ahenk yönünden tekleyen, aksayan bir yer var. Fakat yine ilginç bir biçimde diri kalan, altı bölümün hepsinde şiiri taşıyan bir dize ya da ifadeyle karşılaşır okuyucu. Kimi zaman başta, kimi zaman sonda:
Rahat döşeklerin utanması bundan
Şiirde farklı amaçlarla yer verilen tekrarlar, ikilemeler de önemlidir. Bölümlerin tamamı “geliyor aklıma” sözüyle sona ermektedir. Bu tekrardan önce, acı eşiğini yükselten, trajiklik içeren “z” ile biten kelimeler yer alır: “apansız, geceniz, adınız, parmaklarınız, davranışınız, çaresiz”.
Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma
Melih Cevdet’in, 1956’da yayımlanan Yanyana adlı kitabında1 yer alan bu şiir, birçokları için, ne anlattığı, kimlerden söz ettiği fazla bilinmeyen bir şiir olarak kaldı. Bunu; bu hiç bilmeme yahut işin aslını yıllar sonra öğrenme durumunu anlatan yazılar yazıldı nitekim, bir kısmı tanınmış kişiler tarafından şiire ilişkin çeşitli kayıtlar düşüldü. Fakat böyleyken de sevildi, sahiplenildi, paylaşıldı. Onun poetikasında, şiir yazma tutumunda ağırlıklı bir yeri olan “duygunun, düşünceyi hazırlaması” anlayışı, bu örnekte de açıkça görülür. 40’larda sokaktaki vatandaşı, sıradan insanı bulan ve büyük bir iştahla anlatan Garipçiler; 50’lerde hem ülkedeki hem de dünyadaki gelişmelerin etkisiyle o insana güçleri yettiğince bir bilinç aktarmaya, yüklemeye çalıştılar. Sokaktaki o insanın sokulabileceği bir yer aradılar, ona yarım yamalak da olsa ideolojik bir kimlik sunmaya soyundular. Şiirleri, bu eksende bir dikkat ve arayış eşiği kazandı. Şairin en yakın arkadaşlarından Oktay Rifat da aynı konuyla ilgili Telefon adlı bir şiir yazmıştı nitekim. Bilinirlik açısından o şiirin talihi bu denli yaver gitmedi.
2.
Anı şiiri, zamanla birçok insanın gündemine giren, sanatın çeşitli dallarına konu olan bir “infaz”ı anlatıyordu. Aşağıdaki dizelerin biraz romantizm katarak da olsa açığa çıkardığı gibi, infaz edilen iki kişi vardı. İki sevgili, karı koca, çoluk çocuk sahibi iki insan.
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma
Şiirdeki hikâyeye biraz daha yakından bakalım. II. Dünya Savaşı biter bitmez, “soğuk savaş” olarak adlandırılan bir dönem başladı. Bu ilginç ve netameli süreç, ABD için hem dışarıda hem de içeride büyük bir gerilim ve korku dalgası yarattı. Bu dönemde, perde önündeki isim Wisconsin senatörü Joseph R. McCarthy, perde arkasındaki figür ise FBI’ın o yıllardaki değişmez başkanı J. Edgar Hoover idi. Bilinen savaşı hiç de aratmayan şartlar öne çıkmıştı kuşkusuz: Yasalar sertleşmiş, milyonlarca insan fişlenmiş, yabancılara karşı takibat başlamıştı. Holywood bile bu baskılardan nasibini aldı, kıpırdayamaz hâle getirildi, binlerce çalışan korku nedeniyle işten çıkarıldı. Bazıları ise bu cadı avı döneminde arkadaşlarının adını komisyona vererek kendilerini kurtarmaya çalıştılar. Bunların en bilineni, hiç şüphesiz, ünlü yönetmen Elia Kazan’dı. Kayserili bir Rum ailenin çocuğu olarak İstanbul’da doğan Elia Kazan, baskılara dayanamayınca sekiz arkadaşının adını komisyona verecek, bu nedenle yıllar boyunca hain damgası yemekten kurtulamayacaktı. Kazan, 1999 yılında Oscar Ödülü’nü kazandığında bile geçmişi peşini bırakmamış; Nick Nolte, Ed Harris, Tim Robbins, Susan Sarandon, Jessica Lange gibi birçok ünlü oyuncu ve yönetmen onu protesto etmiş, ödül töreni sırasında birçok insan salonu terk etmişti.
Bir tür “cadı avı”na dönüşen ve etkileri dünyanın çeşitli bölgelerinde de hissedilen bir süreçti bu. Yalanlarla, iftiralarla, tehditlerle, yüz binlerce insanın hayatını karartan gelişmelerle 50’li yılların ortalarına dek sürdü. Sonra gerilim azaldı, toplumun nefes almaya dönük talepleri korku duvarlarını yavaş yavaş da olsa aşmaya, yıkmaya başladı. Yöneticilerin ve bu işten nemalananların yalanları tek tek ortaya çıktı. Sürecin baş aktörlerinden olan McCarthy de nihayet gözden düştü ve eskiden olduğu gibi, ciğerleri çürüyünceye dek kendini içkiye verdi. 1957’de de öldü.1
Melih Cevdet’in şiirinde adı verilmeden anlatılan, “elleri tel örgüde birleşen” kişiler; Julius Rosenberg ile Ethel Greenglass idi. Soğuk savaş döneminin günah keçisi sayılan ve önemli kurbanlarından olan bu kişiler, ABD Komünist Partisi (CPUSA) üyesiydiler. Yahudi bir ailenin çocuğu olarak büyüyen ve karısından üç yaş küçük olan Julius, elektrik mühendisiydi. 1940’da orduya girerek radar ekipmanları üzerinde çalışmaya başlamıştı. Bu sırada Genç Komünist Derneği’nin liderlerinden biri olarak sivrilmiş ve burada tanıştığı Ethel ile 1939’da evlenmişti. Karısı da Yahudi bir ailenin çocuğuydu. Oyuncu ve şarkıcı olmayı çok istemiş fakat bir nakliye firmasında sekreter olarak çalışmak zorunda kalmıştı. Rosenberglerin iki oğlu vardı.
Julius ve Ethel, bu süreçte, SSCB adına casusluk yapmakla ve atom bombasıyla ilgili bazı bilgileri Ruslara vermekle suçlandı. 1953 yılındaki yargılama esnasında kendilerine sunulan çeşitli teklifleri reddettiler. Haklarında idam kararı verildi. Olay duyuldu, çeşitli platformlarda tartışıldı, çiftin serbest bırakılması için çeşitli çağrılar ve gösteriler yapıldı. İdamlarının 18 Haziran’da gerçekleştirileceğinin bildirilmesi üzerine, o günün evlilik yıldönümleri olduğunu söylediler ve infaz bir gün sonraya bırakıldı. Çift, 19 Haziran’da elektrikli sandalye ile infaz edildi.
Rosenberg çiftinin adı, aşkı, direnci, hatırası yaşatıldı. Şarkılar yapıldı, belgeseller çekildi, tiyatro oyunları oynandı. Şiirler de yazıldı elbette.
Sözü, biraz daha geriden alarak bitirelim: Cumhuriyet dönemi şiiri, bugün konuyla ilgilenenlerin yakından bildiği birkaç isim olmasaydı, 1950’ye kadar kelimenin her anlamıyla “siyasetsiz” bir şiirdi. Ses çıkarılmayan, kaş çatılmayan, üzerine gidilmeyen bu edebî atmosfer içinde aramakla zor bulunabilecek bir siyaset varsa o da zaman zaman kaba ve zorlama milliyetçiliğe zaman zaman da hullesi kâmilen biçilmemiş Batıcılığa sarkan “tek parti siyaseti”ydi. Diğer seslerin, tekliflerin ve örneklerin dolaşıma girmesi zorlaştırıldı. Bazıları görmezden gelindi, bazıları açıkça yasaklandı, bazıları da dönemin edebiyatını yönlendirdiği düşünülen isimlerin karalama ve hakaretleri eşliğinde gözden düşürülmeye çalışıldı.
Melih Cevdet, hem Nâzım Hikmet çizgisine hem de diğer serbest nazımcıların ve toplumcuların eğilimlerine çok yaklaşmayan farklı bir şair olarak bel bağlanan kişilerden biri oldu bir süre. Fakat Yanyana’dan sonra altı yıl sustu, dergilere şiir vermedi, pek karışmadan kendi çizgilerine de veryansın eden İkinci Yeni’yi izledi. 1962’nin son ayında yayımlanan Kolları Bağlı Odysseus, Anday’ın aklına mitolojiye meftun bir fikrî ve edebî yoğunluğun musallat olduğunu gösteriyordu. “Anı” şiiri, sadece kendisini umut ve heyecanla izleyen birçok okur için değil bizzat kendisi için de bir anıya dönüşmekte fazlasıyla acele etmiş görünüyordu. Korku ve kaygıyla kanat çırpan, apansız havalanan çok sayıda güvercin; yanık yanık kokan nice karanfil; dünyanın dört bir yanında olduğu gibi Türkiye’de de şairini aramaya devam etti.
1- Yanyana, Orhan Veli ve Oktay Rifat’la birlikte yayımladıkları Garip ayrı tutulursa, 1915 doğumlu Melih Cevdet Anday’ın üçüncü şiir kitabıdır. Kitapta toplumsal, siyasal konulara temas eden şiirler ya da bölümler göze çarpar. Yola çıktıklarında itiraz ve kavga ettikleri anlayışı örneklendiren şiirlerdir aslında bunlar. Nitekim kitap bir ara TCK’nin 142. maddesi gereğince sakıncalı bulunup kovuşturmaya uğradıysa da daha sonra hakkında beraat kararı verilmiştir.
2- Soğuk savaşla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz: Cemal Acar, Soğuk Savaş / Süpergüçlerin Hakimiyet Kavgası, Ötüken Neşriyat 2007; Robert J. McMahon, Soğuk Savaş, Dost Kitabevi 2013; Ana Britannica, C. 19, s. 488-489.




