Ne zaman şemsiyesiz çıksam birden yağmur bastırır. Hâlbuki evden çıkmadan hava durumuna bakmış, pencereden de bulutları kontrol etmiştim. Yüzde elli diyor telefondaki uygulama. Artık hava nasıl deyince önce telefona sonra gökyüzüne bakıyoruz. Ama işte tembellik, market alışverişi sonucu el kol da dolu olacağı hesap edilince şemsiye almak zor geldi. O raf senin bu reyon benim dolaştıktan sonra lüzumlu lüzumsuz bir sürü şey… Elimiz kolumuz doldu. Alışverişi bitirip kapıya çıktığımızda karşıya geçmek için trafiği kontrol etmek maksadıyla sağa sola bakarken şıp diye düştü elime. Kocaman bir damla. Hanımla göz göze geldik.
-Yağacak demiştim sana, almadın şemsiyeyi!
-Yok yok yetişiriz, hızlı gidelim.
Ortalık karışmadan hızlıca attım kendimi sokağa, elimde poşetler, hanım da arkamda. Biliyorum, haklı çıktı beni haklayacak. Hocanın “Allah’ın nimetinden kaçılır mı?” fıkrasını daha iyi anlıyorum. İnsanlar sanki gökten su değil asit yağacak gibi kaçıyorlar, herkeste bir telaş.
Mavi Evler’i de geçince bizim sokağın başı. Lakin damlalar birer ikişer düşmeye başladı. Kediler bile sokağı boşaltmış. Şaka maka değil kuvvetlice yağacak sanki. Gök gürlemesi ile sitenin kapısından attık kendimizi.
Evdeyiz, mutluyuz çok şükür.
-Sen balkona koş çamaşırlar ıslanmasın.
-Aman kapıları da kontrol edelim, su girerse perişan oluruz.
-Ben bakıyorum, deyip çocukların odasını, yatak odasını balkon ve pencerelerini kontrol ettim. Koşuşturmaca bitince salona geçip koltuğa yığıldım. Hanım mutfakta alınanları yerleştiriyor hala. Birden bir umutsuzluk kapladı içimi, ya kumanda yoksa, boşa mı oturduk şimdi? Keşke önce kumandayı bulsaydım. Elimi yandaki koltuğun kenarına doğru uzattım, yoktu. Sağda solda da gözükmüyor. Yere eğildiğimde benim koltuğun altına saklanmış kumandayı gördüm. Elimi uzatıp alabildim. Çok şükür bu işi de yerimizden kalkmadan hallettik. Televizyonu açtığımda ekranda bir yazı belirdi “no signal” diğer kanalları dolaştım hep aynı cevap “no signal”. Canım sıkıldı. “Ulan uzaya gidiyorsunuz, bi yağmurlu havada çeken anten yapamadınız” Can sıkıntısıyla pencereye doğru baktım. Of, fena yağıyor. Yerimden kalkıp tül perdeyi açtım. Sağa sola kaçışan birkaç insanın dışında sokaklar bomboş, Sola baktığımda ucundan görebildiğim caddede trafik tıkanmış, araçlar mütemadiyen çalışan silecekleri ile farlarını yakmış bekleşiyor. Evin önündeki parkta ağaçlar sonbahardan sakladıkları son yaprakları da mermi gibi gelen yağmur tanelerine teslim edip vedalaşıyorlar. Yağmur bu yaprakları alıyor, yerdeki çekirdek kabukları, jelâtinli ambalajlar, kâğıt parçaları ile birlikte yaya yollarının kenarındaki yağmur oluklarından resmigeçit yaptırıp mazgallara tıkıyor.
-Parka bakıyor abi demişti emlakçı, evi satarken.
O park bu park işte. Üç beş ağaç, üç beş çalı, üç beş bank, iki salıncakla bir kaydırak düzeni. Şimdilerde “Oyun gurubu” diyorlar. Bildiğin refüj düzenlemesi yani. Park deyince insan içinde kaybolmalı. Ağaçlık yeşillik bir yere geldiğini fark etmeli. Burada banka otursan arkadaki binalar ense tıraşını kontrol ediyor, kafanı hafif kaldırsan karşı binanın balkonunda çekirdek yiyen amcayla göz göze geliyorsun. Hatta bir birini tanıyan teyzeler parkın bankına oturup balkondaki arkadaşı ile sohbet edebiliyor, o derece yani. Dediğim gibi içine girdiğinde şehrin betonundan uzaklaşabildiğin, kafanı sağa sola çevirince ağaç, çalı, çimen çiçek görebildiğin park her ilçede bir tane ya çıkar ya çıkmaz. Sorsan “yüz tane parkımız var” derler.
Yağmur durunca arza ıslak ve temiz bir örtü yayılmıştı sanki. Pencereyi açtım. İçeri temiz hava hücum etti. Ah, memlekette olsak toprak kokusu gelirdi buram buram. Fakat burada toprak bile sahte. Yine de şükür.
Yerime oturduğumda gözüm masanın üzerindeki kendi kendine değişen dijital çerçevedeki resimlere takıldı. Çocukların sesinin odalardan solup uzaklarda kaybolmasının üzerinden yıllar geçmişti. Ne zaman bayramda seyranda uğrasalar yüzlerinde bir ciddiyet, bir acelecilik, sağa sola telefon edip apar topar kayboluyorlar.
Oysa dijital çerçeveden kayan resimlerin hepsi gülüyor. Birden hanım odaya girdi.
-Televizyon niye kapalı, ne oldu?
Öyle ya televizyon kapalıysa bir şey olmalı, gülsek mi ağlasak mı?
-Yok, bir şey dedim, yağmurda çekmiyordu, düzelmiştir şimdi.
-Dizi başlayacak, nasıl da unuttum.
Kumandayı alıp televizyonu açtı.
-Oh çok şükür eski bölüm bu, başlamamış.
Büyük bir dikkatle izlemeye koyuldu. Sağ alt köşede bilmem kaç yüz kaçıncı bölüm iki dakika sonra başlayacak yazıyordu. Altta kayan şeritte ise Myanmar’da katliam. Suriye’de varil bombası. Yemen’de patlama. Irak’ta canlı bomba vs. vs. kayıp gidiyordu. Sonra biraz önceki yağmurda su basan evler ile ilgili sayılar akmaya başladı. Büyükşehir Belediye Başkanı “Bütün birimler görevinin başında” demiş. “Su basan evlere müdahale ediliyor”muş. “Gecikme yoğunluktan” demiş. “Vatandaş merak etmesin”miş. Bakıyorum da bu afete hep bodrum katlar maruz kalıyor. Oysa köyümüzde, kasabamızda herkes kendi evini yapar yahut yaptırır. Hiç görmedim ki bir insan kendine yaşamak için bodrum kat yaptırsın. Köylü insanın eklettiğini mühendisler mimarlar akledemiyor; iş mi bu? İnsanları ekonomik yahut başka gerekçelerle bodrum katlarda yaşamaya mahkûm etmek, mimari değil ahlaki bir sorun bence.
Yağmur sonrası cemaat de az olur, namazı cemaatle kılayım bari mübarek mekân boş kalmasın diyerek abdest alıp evden çıktım. Tahmin ettiğim gibi akşam namazını üç beş ihtiyar kıldık. Kime ne diyeceksin ben de cami burnumun dibi olduğu halde çoğu kez evde kılıyorum. Sitenin güvenliğine elimi kaldırarak selam verip binaya girdim. Asansörün önüne geldiğimde üç kişi daha bekliyordu. Hep birlikte asansöre doluştuk. Allahtan cep telefonu diye bir şey var da gerekli gereksiz bakıyoruz, yoksa birbirimizin yüzüne bakmak zorunda kalacaktık. Arada telefondan kalkan gözler katları gösteren tabelaya bakıp elindeki ekrana dönüyor. Dipte ki iki kişi tanışıyor herhâlde ki konuşmaya başladılar.
-Abi 12 numara vefat etmiş diyorlar.
“On iki numara mı?” Gayriihtiyarî irkilip konuşan kişiye bakıyorum.
-C blok, akşam hastaneye kaldırmışlar, kurtulamamış, güvenlik Hüseyin söyledi.
-Allah rahmet etsin, diyorum seslice. Asansördekiler de tekrarlıyor alçak sesle.
Neyse asansör katıma geldiğinde, kapı açılıyor
-İyi akşamlar, diyorum.
-İyi akşamlar amca.
Allah’tan dilimizde amca, dayı, teyze gibi kelimeler var da tanışmadan da iletişim kurabiliyoruz. On iki numaranın zilini çalıyorum, D blok tabii ki.
-Hanım akşamki siren sesi vardı ya, gece yarısı bu ne diye uyandığımız.
-Sorma neymiş ki o, buralardan geliyordu sanki.
-12 numara vefat etmiş, C blok.
-Kimdi o tanıyor musun?
-Yok, nerden tanıyayım, ama cenazesi buradan kalkacaksa namazına iştirak etmek lazım. Dur Hüseyin’e sorarım yarın sabah.
Ağır ağır kalkıp yatmaya hazırlanıyorum. Lavabonun aynasında yorgun bir yüz. Hiç kafamda canlandırdığım gibi değil, oysa kendimi hep 17-18 yaşımdaki halimle düşünürüm. Artık kendimizle bile göz göze gelmek istemiyoruz. Diş fırçasını bırakırken gayriihtiyarî yeni adımla mırıldanıyorum.
-D Blok, on iki, sıra sana da gelecek.
Öğlen namazına müteakip cenaze namazı için avluda toplanıyoruz. İmam soruyor.
-Nasıl bilirdiniz? “C 12 nasıl biriydi acaba?” Hüseyin emekliydi diyor, iyi biriymiş. Girip çıkarken mutlaka selam verirmiş.
-İyi biliriz.
-Hakkınızı helal ediniz. Bu sefer gür bir ses.
-Helal olsun!
İmam C 12’nin yerine bütün haklarını helal ediyor bize. Mutlu oluyoruz. Namaz bitince imam anons yapıyor.
-Cenaze ile birlikte mezarlığa gitmek isteyenler için belediyemiz araç tahsis etmiştir. Katılmak isteyenler buyursun. Cenaze Cebeci Mezarlığına defnedilecektir.
Müteveffanın geliri ile mezarının şehre uzaklığı ters orantılı oluyor genelde. Gidip yerimizi görelim diye araca yöneliyorum. Belediyenin tahsis ettiği aracın üstünde boydan boya Belediye Başkanı’nın resmi. Bütün mutluluğu ile cenazeye katılmış kimi gözü yaşlı, hepsi üzgün kalabalığa karşı gülümsüyor. Altta büyükçe harflerle belediyenin sloganı yazılmış. “HEP BERABER GÜLELİM”. Arabalara koşuşanlar, işine gücüne dağılanlar caddedeki trafikle birleşince ortalık panayır yerine döndü.
Yarım otobüs caddeleri sokakları geçip şehrin kenar mahallelerine doğru yöneldi. Şehrin merkezinden uzaklaştıkça binalar birbirinden uzaklaşıyor insanlar yakınlaşıyor. Yer yer yamalı bohça gibi boş arsalar çoğalmaya başladı. Mezarlığa ulaştığımızda kimi usulca ağlayan, kimi Kur’an okuyan, kimi de bizim gibi bekleşen öbek öbek insanlar vardı. Burada nihayet hep bahsedilen ama bir türlü uygulanamayan yatay mimariye geçilmiş, bolca da ağaç var. Sağ tarafta üstü taptaze topraklarla örtülmüş on beş yirmi mezar, solda yine o kadar toprakları yana yığılmış boş mezarlar, gıdası insan olan canavar ağzını açmış yiyecek bekliyor gibi. İsimler yine değişmiş, J22, J23, J24, K22, K23, K24, alfabede harf kalmamış neredeyse. Değişik duygularla geldiğimiz yoldan dönüyoruz. İbret aldık mı? Arabadan inişte manava yöneliyorum. Başkan el sallıyor. İki kilo mandalina alıp evin yolunu tutuyorum.
En yakınlarının ölümüne bile alışıyor insan, bir tek kendi ölümüne alışamıyor. Kendi öleceğine…
Eve girdiğimde hanım üzerimde bomba görmüş gibi telaşlanıyor.
-Çamur çamur! Çabuk üstünü çıkar, değdirme bir yere.
Değişip salona geçiyorum, telaşla odaya dalıyor.
-Dizi başladı mı dizi?




