Aynı Acının Gölgesinde Buluşan İki Adam
TEMMUZ Sayı: 34 - Ağustos 2019

Kara kır saçlı, beyaz tenli, zayıf ve uzun boylu olan diğerine göre daha tiz bir sese sahipti. Bir keçi yavrusunun annesini çağırırken çıkarttığı sesi anımsatıyordu. Oysa yaşı çoktan ilerlemiş, kırk yediye varmıştı. Kırk yedi koca yılı bir bir devirmiş, acısıyla tatlısıyla bugün bu sessiz, soğuk ve ıssız geceye ulaşmıştı. Gözlerindeki umut ışığı çoktan tükenmiş, elleri, yüzü ve boynu kırış kırış olmaya başlamıştı. Önünde durdukları bir dükkânın camekânından yansıyan ışık huzmesi, yüzündeki yorgunluğu aşikâr etmek için konmuştu sanki. Üzerine ağır kokuların sindiği anlamsız sözcüklerle yanındaki arkadaşına bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Sesinde kırık bir hüzün, yüzünde ise umarsız bir ifade vardı. Birden sendeledi, ardından tüm gücünü topladı, ama en sonunda gecenin ayazında dudaklarından dökülen o tek anlaşılır kelimeyi haykırdı: “Boğuluyorum!” Sesi boş sokağın ortasında yuvarlanan bir topaç gibi dönüp durdu fakat ruhundaki karanlık hatıraların, kalbindeki sıcak özlemlerin ve zihnindeki yorgun zamanların öfkesi bir türlü dinmiyordu. İçki masalarında aradığı gönül ferahlığı, ayık oluncaya kadar sürüyor, sonra yeniden aynı acı tablo ile karşılaşıyordu. Arayış ve pişmanlık kapısını yine açık bıraktı, birçok rüzgârlar esti, gönül kapısından içeri soğuklar girdi, üşüdü, tir tir titredi fakat kafasındaki milyon düşüncelerden sıyrılamayacağını anladıktan sonra derin bir sessizliğe gömülüp, kimsesiz Kısmet Sokağı’nın kırık dökük kaldırımlarında, nursuz arkadaşıyla paytak paytak yürümeye başladılar. Az ötede, kaçak sigara satanların tezgâhının olduğu yerden, sokağın köşesindeki karanlığa sapıp, naralar atarak kayboldular.

*

Gün aydığında gözlerini açan Kazım, yataktan doğrulmaya yeltenince muazzam bir ağırlığın bedenine çöktüğünü fark etti. Yeniden olduğu yerde durdu. Başındaki ağrı sanki hiç dinmeyecekmiş gibi zonkluyordu. Elleri mecalsiz, gözleri kızarık, saçları ise darmadağınıktı. Dün geceyi düşündü. Ziyadesiyle içmiş, kendinden geçmiş, her şeyi unutmuş, eve gelip bu yatakta sızıp kalmıştı. Unuttuğunu sanıyordu ama yanılmıştı. Şimdi gözlerini açtığında olan biten her şey yine karşısında dimdik duruyordu. İç geçirip yeniden başını yastığa bıraktı, parmaklarını birbirine kenetleyip anlında buluşturdu, gözlerini belerterek tavana bakmaya başladı. Uçsuz bucaksız bir boşluğun ortasında yol alıyor gibiydi. Yürüyor, koşuyor fakat bir türlü menzile varamıyordu. Bu durum yalnızca bu sabah ortaya çıkmış değildi, son zamanlarda etkisini iyice arttırmıştı, Kazım’ı içine çeken bu büyük boşluk, ağır tahripler bırakıyordu ardında. Kazım da bunun farkındaydı, çözmek, kurtulmak istiyordu bazen ama her seferinde yenik bir şekilde kendini içki masasının başında, Ferit’in yanında buluyordu. Ellerini birbirinden ayırıp hızlı bir şekilde yorganından kurtuldu, başındaki ağrının had safhada olduğu asılan yüzünden anlaşılıyordu. Soğuk suya koştu, musluğu sonuna kadar açıp başını altına koydu. Acısı dindi, bedenindeki ağırlık da hafifledi. Kendine gelip etrafına bir baktığında, karşılaştığı tabloya içerledi. Terk edilmişlik bu odanın her köşesinde kendine yer tutmuş gibi görünüyor, dedi kendi kendine. Darmadağınık odada, sigara kokusu sinmiş her eşya hasta gibi duruyor, günlerdir açılmayan pencere kendini belki de bir hücrenin duvarında sanıyordu. Yani sadece Kazım değil, Kazım’ın kendini sakladığı günışığı görmeyen bu evle birlikte bu eşyalar da umudunu yitiriyor gibiydi. Ruhunun daha çok azap görmesine mani olmak için kendini bu evden uzaklaştırmaya karar verdi, ardından hızlı bir şekilde kapıyı açıp kendini dışarı attı.

*

Ferit, pencere kenarında ayakta duruyordu. Gözlerinde kaygısız bir ışık, yüzünde ise acı bir ifade vardı, elindeki sigarayı dudaklarına götürmeden kederli bir soluk bıraktı. Dışarda akıp duran hayata bakıyor, her ayrıntıdan bir mana çıkarmaya çalışıyordu ama bunca insanın arasında, nasıl olur da bu kadar yalnız kalabildiği sorusuna bir türlü cevap bulamıyordu. Tek varlığı, akşamları aynı masayı paylaştığı Kazım’dı. Allah’tan o da vardı. Yoksa büsbütün bu hayatın içinden sıyrılacaktı. Ferit, içindeki bu garip boşluğa, kırık bir tebessüm yollayıp perdeyi tamamen çekti, içeri düşen gün ışığı kesilince odadaki loşluğa kendini bıraktı. Eprimiş haki berjere başını yaslayıp gözlerini kapattı. Aslında kimi zaman bu bohem hayatın içinden o da sıyrılmak, şöyle mutlu bir insan olarak dışarıdaki hayatın kıyısından kendine bir yer açmak istiyordu fakat bir türlü ilk adımı atamıyordu. Adım atmaya yeltendikçe o da Kazım gibi, bir garip sesin etkisine kapılıyor, yeniden kendini içki masasında buluyordu. Bir müddet hareketsiz kaldığı berjerin kollarından sıyrılıp ilerideki masanın üzerinde duran çerçeveli resme doğru ilerledi. Ferit, adım attıkça dizlerindeki dermanın kesildiğini hissediyordu. Gözlerindeki kızarıklığa, şimdi bir de buğu eklendi, çerçeveye uzattığı eli titriyordu. İçindeki fotoğrafa baktı. O an bir fırtına koptu kalbinde. Tüm duyguları birlikte hareket ediyor, adeta Ferit’in kalbini istila ediyorlardı. Gözünden düşen bir damla yaş, çerçevedeki fotoğrafın üzerine damladı. Eliyle o tek damlayı sildikten sonra fotoğraf daha net görülüyordu. Şık giyimli bir kadın, onun yanında Ferit, ikisinin ortasında ise birlikte tuttukları küçük, güzel bir kız çocuğu vardı. Saadetli bir tablo vardı çerçevenin içinde. O zamanları geri getirebilmek için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdı Ferit ama nafile, kaybettiğini insan bir daha geri getiremiyordu. Çerçeveyi masaya bırakırken, küçük çocuğunun ve eşinin o acı çığlıkları kulağında yankılandı. O melun gece yeniden canlanmış şimdi Ferit’i bir bilinmezliğe sürüklüyordu. Birlikte hoş vakit geçirmek için yola çıkmışlardı ancak o feci kazadan sonra dünya Ferit’in başına yıkılıp kalmıştı. Boğulacak gibiydi Ferit, çerçeveyi hızlı bir şekilde bırakıp kendini sokağın içindeki hayata bıraktı. Yalnızdı, acılıydı.

*

Akşama kadar farklı sokaklarda bir avare gibi dolaşan Kazım ve Ferit, içlerindeki acıları bir nebze de olsa teskin edebilmiş değillerdi. İkisinin de içinde hala köz, duman vardı. Akşam, usulca kendini gösterdiğinde iki yoldaş yine aynı sokağın yolunu tuttu. Kazım, Ferit’ten önce varmış, çoktan masaya kurulmuştu. Hüzünlü türkülerin dolaştığı mekândaki masaların her birinde, tek tük insanlar vardı. Birçoğunun elindeki içki, umut meşalesi gibi duruyordu. Oysa içlerinden yine birçoğu bunun sadece bir avuntu kalesi olduğunu biliyordu. Kazım, Ferit’in yenik bir asker gibi içeri girdiğini gördüğünde ayağa kalkarak onu karşıladı. Ferit, tam karşısına oturdu. Kısa bir müddet sessizlik çökmüştü masaya. Kalkan kadehlerin tokuştuğunda çıkardığı sesle birlikte Kazım, Ferit’e; Ferit de Kazım’a kurumuş bir nehir yatağı gibi göründü. İkisi de susuz kalmıştı. İkisi de yuvasız… Aynı acıların bağrında yaşayan bu iki adam birbirine iyi geliyordu. İçli türkülerin sesi kısılmış, sigara dumanları çoğalmış, efkâr naraları artmaya başlamıştı. İlk konuşan Kazım oldu. Elindeki kadehi masaya bırakırken, Ferit biliyor musun kardeşim, senin varlığın beni daha güçlü kılıyor. Seninle oturup bu masada dertleştiğim zaman tüm acıları unutmuş gibi oluyorum. Bu hayatın yükünü yalnız taşımadığımı bilmek beni bir parça mesut kılıyor. İyi ki varsın kardeşim, dedi. Ferit, benim için de öyle Kazım, yani eğer senin yaşadığın acıların varlığını bilmeseydim, emin ol bu hayatın sadece benim için bir zindan olduğunu düşünürdüm, dedi. İki dost, aynı masanın etrafında, birbirine söylediklerini tasdik ediyormuş gibi kaldırdıkları kadehleri ile teselli buldular. Sonra ikisi de büsbütün sustu. Bu kafayla dertlerini paylaşmanın lüzumu yoktu. Zaten paylaşılsa bile bir etkisi olmayacaktı bu sarhoş kafalarda. Kazım, oturduğu sandalyeden güçlükle kalkabildi, Ferit’e doğru yaklaştı, onu koltuğunun altından tutup kaldırmaya çalıştı. Güç bela tutup ayağa kaldırdığı yoldaşı ile birlikte kapıdan çıkıp Kısmet Sokağı’na doğru yol aldılar. Ferit, Kazım’dan; Kazım da Ferit’ten gamlıydı. Sokak oldukça ıssızdı, kimsecikler yoktu etrafta bu iki berduştan başka. Herkesin inine çekildiği bu saatlerde uyanık olan bu iki berduş, rahat durmuyordu. Aynı anda arsız naralar atarak, acılarına tüm insanları ortak kılmak istiyorlardı sanki. Belki de bu teselli düşüncesinden ötürüydü bu kesintisiz naralar. Sokağın sonundaki karanlığa doğru güç bela ilerliyorlardı. Kazım, son narasını attığında bu kez Ferit, onun omzuna tutunmuş, kederli gözlerle yoldaşına bakıyordu. Yalvaran bakışlarının eşliğinde dudaklarından dökülen sözler geceyi bile ürpertecek cinsteydi. Kazım, kardeşim ben artık bu yükü taşıyamıyorum, dedi. Hıçkırıkları sokağın ortasında uğuldayan rüzgârın sesi gibiydi. Birden öfkeli bir biçimde, boğuluyorum, anlıyor musun boğuluyorum, diye bağırmaya başladı. Kazım, hiçbir şey demedi. Sadece dizlerinin üzerine düşen yoldaşını tutup kaldırmakla yetindi. Birlikte yürümeye devam ettiler, naralar, hıçkırıklar, hesaplı geçmişler eşliğinde sokağın sonundaki köşeden sapıp, karanlığın ortasına daldılar, sonra gözden yitip gittiler.

Hakan Kaya Arşivi
34 Sayı: 34 - Ağustos 2019 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler