Siz hiç öldünüz mü yahut ölüm sizi bir sıkıp bir bıraktı mı hiç? Sizi bilmiyorum ama beni içine çeken bir deniz gibi aldı, sonra kıyısına vurmuş bir balina gibi kenara bıraktı. Balinadan tek farkım ise hala yaşıyor olmamdı.
Bundan sekiz yıl evvel, yine bu zamanlardı. Liseyi berbat bir şekilde bitirmiş, üniversite imtihanlarına girmiş fakat yenik bir boksör gibi ringlerin dışında kalmıştım. Kazanamamıştım ama kaygısız da değildim. Elimin ekmek tutması gerekiyordu ve ben de tam öyle yaptım, elim ekmek tutuyordu, kendi paramı kazanıyordum, okumasam da olurmuş diyerek her gün işe gidip geliyordum. Ama bu ay farklıydı yani on bir ayın sultanı, Ramazan-ı Şerif ayıydı. Her gün gidip geldiğim işimin bu ayda versiyonu değişmişti, çalıştığım insanların çoğunun mütedeyyin insanlar olması hasebiyle gündüz dinlenip gece çalışma kararı almış, patron da buna müsaade etmişti. Hal böyle olunca sahurdan sonra inşaata gidiyor, yorgun argın evimize dönüyor, bitap bir şekilde olduğumuz yerde uyuyakalıyorduk. Bu hepimiz için geçerli bir durumdu.
Ramazan ayının son günleriydi, imtihanı verenlerde tatlı bir telaş, tatlı bir heyecan mevcuttu. O gün yine her zaman olduğu gibi aynı saatte eve gelmiş, annemin serdiği o yumuşak yer yatağına kendimi bırakmış, uyumuştum. Garip bir durum hâsıl olmuştu. Sanki o genç, güçlü bedenimde bu gün bir arıza varmış gibi gözlerim uykudayken bir açılıp bir kapanıyordu. En sonunda karanlık odada gözlerim uykuya yenik düştü, yorgunluktan bir ölü gibi uyuyup kalmışım.
Babamın beni uyandırmamak için sessizce hareket etmesi güzel bir şeydi ancak menteşeleri gıcırdayarak açılan kapının sesleri kulağımdan beynime dalga dalga yayılan bir siren sesi gibi girdi -alnımda boncuk boncuk ter vardı- gözlerim açıldı. Babama baktım, babam küçük bir el işareti ile uyu oğlum yok bir şey, der gibi bir hareket yaptı. Babam çıktı ve ben yeniden uyumak için gözlerimi kapattım ancak olağandışı bir durum vardı. Gözlerimi kapatır kapatmaz bir ağrı saplandı bedenime. Nefes aldıkça karnımda acı bir his meydana çıkıyordu, cam kesiği gibi bir şeydi. Bedenim depreme yakalanmış, bir enkaza dönmüş gibi karmakarışıktı. Acıyla attım üzerimdekini. Kapıyı açtım aynı gıcırtılı ses daha acı şekilde beynimde yankılanmaya başladı. Kriz geçiren bir hastaya yetişmeye çalışan bir ambulanstan çıkan sese, sirene benziyordu. Duvara tutunarak yürümeye çalıştım, ellerim terliyor, başım dönüyor, dizlerimin feri kesiliyor ve sesim çıkmıyordu. Mutfağa vardım, filmlerde olduğu gibi her şey dönüyordu. Annem ve babam tavandan zemine sarkmış bir vaziyette oturuyordu bu yüzden. Annem büyük bir hışımla kalktı yerinden o halimi görünce. Babam daha itidalliydi belki bırakır diye sırtımı sıvazladı, bir müddet iyi gibi oldum, kalktım odaya gidecek gücüm vardı ama mutfaktan çıkana kadarmış gücüm. Odaya varamadan çıkış kapısının dibinde başım tekrardan döndü, içim titredi, gözlerim karardı ve aniden olduğum yerde düşüp kaldım. Bayılmışım…
***
Gözlerimi açtığımda kendimi hastanenin acil kısmında, tekerlekli bir sandalyenin üzerinde ellerimle karnımı sıkı sıkıya kavramış bir vaziyette buldum. Avuç içlerimden bir nehir gibi terler şıpır şıpır iniyordu. Gözlerim kan çanağı, aklım sadece karnımdaki bu cam kesiği acıda ve bedenim ölümün kucağına düşmüş gibi kaskatı… Her gelen tabip yeni bir teşhis koyuyordu ama kimse net bir şey söylemiyordu. O an ölümü hissettim, gözümün önünden tüm yaşanmışlıklar, hayatlar, hayaller, düşünceler bir film şeridi gibi geçti. Korktum, meğer ölüm ne soğuk bir şeymiş.
Annem gözlerinden yaşlar aka aka bana bakıyor, dudaklarının kıpırdadığını görüyordum ama ne söylediğini duymuyordum. Babam bir deli gibi oradan oraya hızlıca gidip geliyor, bir çare umuyordu. Hastane koridorlarından geçen asık yüzler, çaresiz gözler, yorgun ayaklar vardı. O güne kadar hastane yüzü görmemiş benim için ani bir tanışma oldu ama acıydı. Öleceğim galiba, dedim elimi sımsıkı tutan anneme. Serumlar, tetkikler, çekilen mr filmleri bir fayda ve sonuç ifade etmiyordu. Ölecektim, hissediyordum, soğuk ve katıydı. Saatlerce kıvrandığım o tekerlekli sandalyede ölmeyi düşündüm, ne tuhaftı tekerlekli sandalyede ölmek, öylece kalmak… Acıyla kıvrana kıvrana evinden gelecek doktoru beklemeye başlamıştık, annem de müşfik bir eda, babam da ise çaresizliğin şekli vardı en son baktığımda. O doktor henüz gelmeden ben yeniden bayılmışım. Oysa ben öldüğümü düşünüyordum.
***
Uyandığımda etrafta ağır ilaç kokuları, tuhaf cihazlar, karşı duvarda siyah bir ekran, yatağımın kenarında duran sargı bezleri, iğneler, burnumdan mideme inen ince bir kablo, karın boşluğumun sağ tarafından kalın ve içinden irine benzeyen bir şeylerin aktığı hortum, kolumda ise bir serum vardı. Gözlerim bir açılıp bir kapanıyor, vücudum uyuşuk, oda kalabalık, annem başucumda, babam yok bu kez. Muhtemelen dışarda yine kederli kederli sigara tüttürüyordur.
Narkozun etkisi geçtiğinde her şeyin farkına varmıştım. Annem ağır bir operasyon geçirdiğimi, onları çok korkuttuğumu ama Doktor Necati Bey’in dediğine göre başarılı bir ameliyat geçirdiğimi falan bir bir anlattı. Annemin o müşfik ve acılı gözleri gitmiş, yüzünde bir sevinç, bir mutluluk vardı şimdi.
Odada ağır bir sessizlik var şimdi. Annem pencere kenarında oturmuş, uzaktaki denizi seyrediyordu. Babamın yüzündeki sevinci görmek her şeye değerdi. Zaman benim için ise bundan böyle ağır işleyecek. Yaşadığım sarsıntının bir ifadesiymiş gibi nedense içimden o büyük edibin “Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair” adlı şiirinden aklımda kalan mısralarını terennüm ettim. “Kelimeler ki tank gibi… Harfler harp düzeni alm…” derken uyuyakalmışım.
***
Doktorum, rutin kontroller için odama geldiğinde tıbbi birçok terimle hastalığımı ve nedenini tek tek anlattı. Doktor, beyaz tenli, mavi gözlü, saçları seyrek, insana şefkatle bakan bir adamdı. Annem dönüp doktora minnetle, Allah sizden razı olsun hocam, dedi. Gülümseyerek, görevimiz bu teyze ne demek, diye karşılık verdi. Doktor Necati, tekrardan geçmiş olsun, deyip dışarı çıktı. Doktorun anlattıkları bana yabancı şeylerdi, anlamadım ama kesin olan bir şey vardı vücudumdaki on beş dikişin beni tekrardan hayata bağladığıydı. Ölmemiştim, ölümün soğukluğunu hissetmiş, katı bir acı olduğunu tatmıştım ama ölmemiştim. Bu iyi bir haberdi.
