Yalnızlığın Aydınlattığı Bilge Kadın: “Münire Teyze”
TEMMUZ Sayı: 35 - Eylül 2019

Münire Teyze’yi bundan yıllar önce, evinin az ötesindeki okulda görev yaparken tanımıştım. Her gün okulun açıldığı saatlerde taburesini avluya atar, hüzünlü bir şekilde bu tarafa bakardı. Sonra okulun kapandığı saatte tabureden kalkar, ağır aksak yürüyüp eve girerdi. Bu hep böyleydi, onu günlerce izledim, günlerce ona baktım. Saati şaşmaz, taburesine oturduğunda yönü hiç değişmezdi. Hep buraya, okula bakardı. Baktığında ne görür, ne düşünür, ne hissederdi bende merak ederdim. Onun daima bu tarafa bakmasındaki sırrı merak etmeye başlamıştım. Merakımı gidermek için bir gün elimde birkaç poşetle çıkıp Münire Teyze’nin evine gittim. Kapısını çaldım, titreyen elleriyle kapısını açtı. Gözlerimin içine tebessümle baktı, sonra dingin bir ses tonuyla, buyur evladım, dedi. Kapı açılır açılmaz uzaktan fark edemediğim gözleri ile karşı karşıya kaldım. Ben, bu yaşlı kadının buğulu gözlerindeki hüznü sanki daha önce tanıyormuşum gibi, sanki onun kapısına ilk defa gelmiyorum da yıllardır bu kapıyı çalıyormuşum gibi bir zanna kapıldım. Kendimi bu zannın rüzgârına kaptırarak bir an uzak bir boşluğa dalıp gitmiştim ki Münire Teyze tekrardan o dingin sesiyle, buyur evladım, dedi. Kendime geldiğimde, ne diyeceğimi bilemeden, şey ben, ben şey için geldim. Halinizi vaktinizi sormaya geldim, dedim elimdeki poşetleri uzatarak. Bir an kapının ardındaki bu kırışık yüzde bir tebessüm belirdi, ardından bir şefkat numunesi sundu. Buyur evladım, gel, gel oturalım biraz, dedi avludaki tabureleri göstererek. Oturduktan sonra sözün kapısını ilk ben araladım, nasılsınız Münire Teyze, dedim. İyiyim evladım, iyiyim hamd olsun da, sen beni tanıyor musun, dedi. Yüzümde bir tebessüm, uzanıp kırışmış kuru elini avucumun içine alıp, tanımıyorum ama isminizi çocuklardan öğrendim, çocukların bu kadar güzel bahsettiği sizi daha iyi tanımak için geldim, dedim. Hoş geldin, evladım, dedi. Adımı sordu, kim olduğumu, nereli olduğumu, bu okula onca öğretmen geldi gitti, kimse kapımı çalmadı, sen niye geldin, gibi bir sürü soruyu ardı ardına yöneltti. Tüm sorularına sıkılmadan cevap verdim. Uzun uzadıya sohbet ettik, her söz yeni bir konu, her bir yeni konu da bizi birbirimize açıyordu. Evladım, deyişindeki içtenliği seziyordum. Kapısını kimselerin çalmadığından, yalnızlığının onu ne kadar yorduğundan yakınmış, artık bu fani dünyanın kendisine dar geldiğini beyan etmişti. İyi ki geldin evladım, Allah senden razı olsun, bu kapı kaç zamandır çalınmıyordu, gönlümü hoş ettin, işin rast gele, deyip durdu. O an içimden, ah biz insanoğlu, dedim hayıflanarak. Daha sonra sen merak etme Münire Teyze, ben bundan sonra sık sık seni ziyaret edeceğim, tasalanma, her gün baktığı okulu göstererek bu okulda artık senin de bir evladın var, neye ihtiyacın olursa ben buradayım, dedim. Hayretle bana bakıyordu, sanki ben onun için bir mucizeymişim gibi oysa mucize bende değildi, beni ve bizi bu topraklarda karan güzelim Anadolu insanındaydı. Daha sonra elini öpüp müsaade istedim. Ben yine gelirim, kendine dikkat et, diyerek kalktım. Yol aldım. Yol boyu içimde debelenip duran bir şeyler vardı, ama anlam veremedim. Hayra yorup devam ettim.

*

Zaman kendi seyrinde akıp gidiyordu, bu seyir içinde kim bilir kaçıncı kez kapısını çalmış, onun gönlünü şad eylemeye çalışmıştım. Aradan geçen onca zaman bizi birbirimize iyice kenetlemişti, ayrılmaz birer parça olmuştuk. Her okul çıkışı gider, elini öper, yanına otururdum. Geçmiş zaman hatıralarını anlatır, bizi kimi zaman güldürür, kimi zamanda hüzünlendirirdi. Beni en çok şaşırtan ise hafızasıydı, müthiş bir canlılığa sahipti. Yıllar önceki bir olayı anlatırken tüm ayrıntıları atlamadan anlatması beni oldukça etkiliyordu. Mesela annesi ile olan bir hatırasını anlatırken, “44 yıl önce güneşli bir perşembe günü, saat sekiz civarında, şu aşağı yolun henüz yol olmadığı zamanlarda çamura bata çıka tarlaya doğru giderken…” ya da “Muhsin Bey’le, Allah gani gani rahmet eylesin, karşılaştığımız ilk gün, hava kapalıydı, rüzgâr deli gibi esiyordu, saat üç civarındaydı. Onun üstünde haki bir fanila, siyah kumaş bir pantolon vardı, benim başımda yazma mavi…” bahsinde olduğu gibi tane tane ayrıntısıyla anlatmaya başlıyordu. Ben onu dinlerken sanki bir hikâye denizinde yüzüyor gibi oluyordum. Geçmiş onun gözünde hala tazeydi. Okulda ben öğretendim, burada bu avluda ise öğreten Münire Teyze, öğrenen bendim. Zamanımın artan kısmı hep burada geçmeye başlamıştı. Bu köyde bulunduğum müddet içinde, bu yaşlı bilge kadın benim okuyamadıklarımı bana okumuş, anlayamadıklarımı bana anlatmıştı. Yalnızdı, ama bilgeydi. Ben de artık bilgeler, yalnızlığın ışığıyla aydınlanır, demeye başlamıştım. Demek ki insan her şeyi kitaptan öğrenemezdi, kitaptan öte gönül var, gönül sayfalarını açmayı başardın mı, pişmişsin demektir. Münire Teyze işte böyleydi, kitabın değil gönlün ehliydi. Ben öyle görürdüm onu.

**

Bu dünya konargöçer, dünyasıdır. Bugün varsın, yarın yoksun. O yüzden sen, sen ol evladım, kimseyi gücendirme, demişti. Katladığım elbiseleri valize bırakırken aklıma gelmişti bu sözleri. Şimdi daha bir anlamlı benim için, ilk duyduğumda dünyadan ahirete göçün ifadesi olarak algılamıştım ama şimdi valizimi hazırlarken sadece onu ifade etmediğini düşündüm. Konargöçerliğin dünyanın herhangi bir yerinden başka bir yerine göçün de olduğunu anlamıştım. Valizle işim bitti, bu kadardı zaten üç beş parça elbise, birkaç kitap. Karanlık çökmüştü, gecenin hükmü vardı, bu hükmün topuzu altında koydum başımı yastığa. Buradaki görevimin sonuna gelmiştim, başka bir yere çıkmıştı tayinim. Uzak sayılmazdı ama Münire Teyze için ulaşılmazdı. Şimdi yanına gitsem, benim buradaki görevim bitti, hakkını helal et, gidiyorum ben desem, ne derdi acaba. Bana belki kızar, gücenirdi. Alıştım sana evladım, der sitem ederdi. Uyuyana kadar bu düşünceler zihnimde dönüp durdu. Uyandığımda beni uğurlamak için çıkan çocukları gördüm. Hepsi lojmanın kapısının önünde birikmiş, beni bekliyordu. Onları görünce bir burukluk içimi yıkıp geçti. Hepsine sarıldım, bahtları açık olsun, dedim içimden. Ardımdan el salladılar. O kadar… Ben son olarak, avlunun kapısından içeri girdiğimi fark edince, yüzüm daha bir asılmıştı. Münire Teyze bakınca hemen anladı zaten. Evladım, hayrola, bir şey mi oldu, biri bir şey mi yaptı sana, de bakayım hele, dedi. Hayır, Münire Teyze kimse bir şey yapmadı, benim buradaki görevim bitti, hakkını helal et, bana o kadar çok şey öğrettin ki bilemezsin, ha unutma bak ben de senin bir evladınım, sakın unutma beni, dedim. İçimden bir şeyler koptu, onun da öyle gözlerinden yaş aktı, elleri titredi, bir hüzün kapladı yüzünü. Yine yalnız kaldım desene be evladım, dedi. Kızmadı, sitem de etmedi sadece hakkım helaldir, yolun bahtın açık ola, dedi ve sarıldı. Avludan ayrılıp köy dolmuşuna bindim. Başımı yasladığım pencereden seyrettim dışarıyı. Gök kara, bulutlar çıldırmış gibiydi. Yollar daha bir uzadı gözümde. Kapattım gözümü sonra, bir rüyaya dalmış gibi hissettim. Gözümü açtım, ilçe terminalini görünce rüyanın değil gerçeğin ortasında olduğumu anladım.

***

Aylar sonrası.

Avlunun ahşap kapısını açıp içeri girdiğimde, onu hasır bir taburede bir başına otururken gördüm. Mahzun bir duruşu vardı. Birbirine kenetlediği kırışık elleriyle tuttuğu bastonuna çenesini dayamış, öylece toprağa bakıyordu. Topraktan umduğu ya da toprağa anlatmak istediği bir şeyler varmış gibi seyrediyordu. İlerlemedim, gıcırdayan avlu kapısının dibinde durup bir müddet daha ona baktım. Başındaki beyaz yazma kadar ak ama kırışık bir yüzü, üstündeki koyu kahverengi entarisinin çiçekleri kadar saf ve duru bir bakışı vardı. Kim bilir şimdi bakışlarındaki o sonsuz boşluğun içinde mazinin derinliklerindeki hangi hatıralarını canlandırıyordu. Kapıyı kapatıp sakin adımlarla yanına doğru ilerledim. Yaklaştığımda beni fark edip başını çevirdi, tabureden kalkmadan tüm bedenini bana doğru çevirdi. Kalkmaya yeltendi ama ani bir atakla aman, gözünü seveyim Münire Teyze’cim yapma, diyerek engel oldum. Elini öptüm, elini bırakmadan karşısına çömeldim, halini vaktini sordum. Gel evladım, hadi şu tabureyi al da gel yanıma otur, dedi. Birkaç adım ötedeki tabureyi alıp yanına oturdum. Hususi olarak haberci gönderip beni çağırtmıştı, hoş hayli zaman oldu görüşmeyeli. Günlük hayatın meşgaleleri işin içine girince insana bazen, onun yolunu gözleyen birileri olduğunu unutturabiliyordu. Yol boyunca, beni çağırttığına göre herhalde önemli bir diyeceği var, diye düşündüm. Ne söyleyeceğini de işin doğrusu merak edip durdum. Belki de hiçbir şey söylemeyecek sadece kimsesizliğinin burukluğunu bir nebze de olsa paylaşabileceği birini görmek isteyecekti, bilemiyorum. Uzun uzun konuştuk, dertleştik, hasret rüzgârları esmişti, dindirdik. Gülümsedik, içten evladım, dedi yine. Günün sonuna doğru gelmiştik. Bir ara kalktı, içeri gitti, bir müddet durdu içerde. Geri geldiğinde elinde bir şey olduğunu fark ettim. Bana uzattı, al dedi evladım şunu. Dışı deri kaplı, eski küçük ince bir not defteriydi. Birkaç sayfa ya vardı ya yoktu. Tam içini açıp sayfalarını karıştıracaktım ki engel oldu. Dur, açma şimdi, dedi. Bu deftere yazılanları ben yokken okursun. Benim için çok kıymetlidir, ailemiz arasında dönüp dolaştı, ata yadigârı, ser levhamızdı bizim. Ama benim bırakacak kimsem olmayınca, aklıma sen geldin. Ziyan olmasın, ben öldükten sonra, dedi. O defteri ceketimin iç cebine koydum. Zaman ilerlemişti, yola çıkma vakti gelince onu yine yalnızlığının ışığına terk ettim, gittim.

Defterin birinci sayfasında yazılan:

“ İnsanın aklı değil, kalbi galip gelsin!”

Defterin ikinci sayfasında yazılan:

“ Sen, sen ol, bu konargöçer dünya için kimseyi aldatma, kırma, incitme!”

Defterin üçüncü ve son sayfası:

“ Gönül ehli ol, aklına hükmet; çocukları sev, yaşlılara hürmet et!”

****

Onu tanıdığımda, altmış üç yaşındaydı, hatta onun için ayrı bir yeri vardı bu rakamın. “O ki İki Cihan Serveri’nin terk-i dünya eylediği yaştır, fazlasına meylim yoktur amma Allahualem!” böyle söylemişti daha önceki ziyaretlerimden birinde. Zamana meydan okuyordu fakat Münire Teyze de onu yenemeyeceğini, bir gün ona boyun eğeceğini biliyordu. Kimi kimsesi yoktu, ona göre dünya nimetlerinin en tatlısı evlat ve torundu ama güzel Allah’ım böyle uygun gördü, bizim imtihanımız da evlatsızlıklaydı demişti hüzünlenerek. Teslim olmuştu, bunun bir imtihan olduğuna kâniydi artık. Çok sevdiği eşi, Muhsin’i de kaybedince dünya hepten ona zindan olmuştu, tam on yedi yıldır yapayalnız yaşıyordu. Yalnızlığının on dokuzuncu yılında altmış beş yaşında, terk-i dünya eyledi.

Hakan Kaya Arşivi
35 Sayı: 35 - Eylül 2019 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler