Karanfil Sokağın Bağrında Deşili Bir Yara
TEMMUZ Sayı: 30 - Mart 2019

/Karanlık,

Siyah bir çarşaf gibi tekmil kâinatı bağrına bastığında duyduğum,

İşittiğim bir hikâyedir bu./

*

Bir sokak, karanlık bir sokak…

Etrafta ağır bir sessizlik var, evlerin yüzü asık, ışıksız pencereleri kör, mazisi derin, duvarları yorgun, endişeli ve soğuk… Sokağın bittiği köşede yapayalnız, dimdik ayakta duran lamba, uzaktan bir külhanbeyinin elinde tuttuğu meşaleye benziyor. Etrafa yaydığı cılız ışık karanlığın bağrına indirilen bir hançer darbesi gibi kesik açıyor, pencere kenarlarında duran çiçekler solgun ve bitik görünüyor, her şey sükût içinde, boş sokağın ortasında yankılanan ayak seslerinden başka her şey de ağır bir dinginlik var. Ayak seslerinin sahibi, kendi kendine bir şeyler mırıldanarak yürüyordu. Saçı başı dağınık, pejmürde, bezgin görünüyordu. Kıvır kıvır siyah uzun saçları, kürek gibi geniş ve büyük elleri, sırtında küfe gibi bir kambur, omzunda eprimiş bir bez çanta, sağ elinde ise uzun bir sopa vardı. Zeytin karası gözlerinde sanki dünyanın en büyük hüznü bağdaş kurmuş oturuyordu. Sadece yürüyordu, kederli ve kaygılıydı. Sakallarının bittiği yerden başlayan kir izleri, sırtına geçirdiği kaba yırtık bir palto, rengi bolarmış alaca bulaca kazağı ve delik deşik olmuş kundurularından, sokağın kucağında yaşamaya ne kadar aşina olduğu apaçık ortadaydı.

*

Gündüz kaybolur, gece sokağın bir köşesinde birden bitiverirdi. Bu yıllardır böyle, onun için değişmeyen bir döngüdür. Bir gün yolumu kaybedip de zamanın en karanlık anında yanına oturduğumda, derin bir kuyuya düşmüş bağıran insanın sesi gibi uzak, anlaşılmaz fakat acı dolu bir hırıltı göğsünden göğe doğru yayıldı. Bedenini güçlükle hareket ettiriyordu, ölüyor sandım. Göz kapakları aralanmış bir perde gibi kısıldı, sonra nasıl olduğunu anlayamadığım arsız bir gücü kendinde hissederek konuşmaya başladı:

“Ben de senin gibi gençtim o zamanlar, içimde bitip tükenmeyen derin bir tutku, dizginlenemeyen bir fırtına vardı. Evet, gençtim, kuvvetliydim, demir gibi bileklerim, mangal gibi de yüreğim vardı. Bakma sen şimdi şu bezgin halime, gölgemden sakınırdı kurdu çakalı o zamanlar. Mahallede ayak seslerimi tanımayan yoktu, sesimi duyan her zevat perdesini çeker, pencere dibine sinerdi. Kamalı Bekir geçiyor, dedin mi sonbaharda ağaçlardan dökülen o yapraklar, benim bir hışmımla canlanır korkudan tüneyecek yer arardı. Şimdi konuşurken öksürdüğüme, sık sık yutkunduğuma, soluklarımın kesik kesik olduğuna bakma sen, dağı devirir gür bir sesim vardı, kara pos bıyıklarımı şöyle sol elimle dürer, geriye doğru gerine gerine yürürdüm. Çatlayan dudaklarımın arasından bir nara attım mıydı duyanın yüreğine sanki büyük bir gülle düşerdi. Toydum, doluydum, gözüm karaydı. Bu devran hep böyle sürüp gidecek sanırdım, ta ki sakalıma aklar, saçıma kıranlar, gönlüme ise ateşler düşene kadar.”

Sustu, ağır bir iç geçirdi sonra kirli buruşuk eliyle kim bilir kimden kopardığı ezilip büzülmüş bir dal sigarayı eski paltosunun cebinden itina ile çıkardı, kurumuş çatlak dudaklarının arasına sakince yerleştirdi, çakmağını çakıp sigarasını yaktı. İçine çektikten sonra etrafa pervasızca savurduğu sigara dumanı, içinde kopan fırtınanın bağımsızlığını ilan ediyor, şiddetli bir ateşin tüm ciğerlerini sardığını bildiriyordu. Kırışmış alnındaki çizgiler kederin vücuduna nasıl yapıştığını haykırıyor, gözlerinin altındaki mor halkalar ne denli uykusuz kaldığını anlatıyordu. Sefilliğine acıyan gözlerle baktım fakat içimden geçen cümleleri yüzüne söyleme cesareti bulamadım. Ben sustum, Kamalı Bekir konuşmaya devam etti:

“Ben ki Kamalı Bekir, ben ki… Bakma sen şimdi bir yarasa gibi gecelerin koynunda kanat çırptığıma, bir berduş gibi o köşeden bu köşeye savrulduğuma… Bakma, yolunu kaybeden bir avare gibi bu ıssız karanlıklarda volta attığıma, bilesin ki benim hikâyem koptuğu yerden başlar. Yağmuru henüz dinmiş, toprak kokusu bol olan bir ikindi vaktiydi. Omzumda siyah parlak bir ceket, ayaklarımda yumurta topuklu deli kunduralar, elimde kehribar tesbihim, üstümde beyaz bir gömlek, belimde siyah kuşak deli gibi yürüyordum. Arnavut kaldırımlarıyla süslenmiş, Karanfil Sokak’ın köşesini döndüğümde gördüm ilk onu. Sanki içime doğru akan berrak bir çay gibi salına salına yürüyordu, karanlığı parçalayan büyülü bir ay gibi uzaktan ışıyor, gönlümü aydınlatıyordu. Dilim tutulmuş, gözlerim büyümüş, kehribarım birden yere düşmüştü. Tutuldum, kor oldum. Bir rüzgâr gibi geçerken fırlattığı bakışında gördüğüm ela gözlerinin içinde kayboldum. İçimdeki yangın büyüdü, büyüdü, büyüdü. Nice vakit bu ateş yüreğimde harlandı, harlandıkça içimde büyüdü, büyüdükçe burgulu bir vida gibi bağrımı deşen, bağrımı yakan bir sancıolup durdu. Tükenmeyen bir umuda kapılmıştım, umudumu yitirdiğim anda ne hikmetse, umudum kapıdan girip bacadan çıkıyor, bir müddet kayboluyor, sonra yeniden bir aralık bulup kendini içeri atıyordu. Dayanamadım, en sonunda umudumu da heybeme koyup, Kamalı Bekir olarak gittim, birden kapısını çaldım, harman yerinde toprağa serilen darı gibi içimi döktüm, elim yüzüm kapısına sürdüm. Talibim ey yâr, talibim yüreğine, dedim. Gel zaman, git zaman… Zar zor beni yüreğine buyur ettiğinde o kadar sevinmiştim, o kadar çok sevinmiştim ki o günün akşamında deli gibi nara atmış, mahalleyi topyekûn ayağa kaldırmıştım. Artık ölsem de gam yemem diyordum. Başım dik, alnım açık kasıla kasıla yürüyordum. Ben kendimi gökyüzünde pamuk gibi beyaz bulutların üstünde uçuyormuş gibi görürken, ahali ahvalimizin nice olmadığını beyan etmiş, hatta ve hatta işittiğim kadarıyla sözün kapısı her aralandığında mahallenin ‘Kamalı Bekir’i artık ‘Yaralı Bekir’ olmuştu. Sevda oduna düştüğümden beri böyle derlermiş adıma. Umursamadım, çünkü benim kitabımda sevda için civanmert bir erkeğin çektiği cefa, sefa perdesini aralayan ilk eldi.” Derin bir of çekti, sonra tüm söylediklerini bir kenara itip kendi kendine, “Hey gidi hey neydin, ne oldun Kamalı Bekir!” dedi.

Sesindeki o heybet gitmiş, yerine yaralı bir aslanın çıkardığı hırıltılı bir ses gelmişti. Sigarası çoktan bitmiş, gözlerindeki ışık kaybolmuş, karanlık bir hüzün avurtlarına çökmüştü. Ellerine baktı, buruşuk, kirli, titrek ve çirkin bir görüntü… Bir an ellerinden utandı. Büyük bir acı omuzlarına çökmüş, ruhu ve bedeni dayanılmaz bir kedere gark olmuştu. Sırtını yasladığı soğuk ve sert beton onu rahatsız etmiş olacak ki birden kendini toparladı, duvar ile sırtı arasında birkaç santimlik boşluk bıraktı ve yeniden anlatmaya başladı:

“Sıcak bir yaz akşamı gönlümdeki yangına su serpen bir şenlik, dillere destan bir düğünümüz oldu. Saadet tüm gülen yüzlerde kendine yer tutmuş, edalı bir zaman dilimi olarak akmaya başlamıştı. O akşam beyaz gelinlik içinde Nesrin’i öylece seyrettim, bir rüya gibiydi, bitmesin diledim. Bu hep böyle kalsın, böyle devam etsin istedim. Ama işte hayat! Kimi bir yokuşa sürer, kimi de bir bayırdan aşağı iter. Kimi sınırsız bir sefanın bağrına atarken, kimini de cefanın pençesinde ezip bırakıyordu. Saadet tablosunun kırılıp döküleceğini hiçbir vakit aklımın ucuna getirmezdim oysa hayat beni de yokuştan aşağı itti, cefanın pençesinde yaka yaka eritti. Benim gönlüme serpilen bir avuç su sandığım, uğruna ciğerimi dağladığım sevdam, gün geçtikçe benim en büyük imtihanım oldu. Beyazlar içinde donup kalsın istediğim o güzel fotoğraf yerine yasını tuttuğum gecelerin adı kaldı. Birden bu duruma geldik demek doğru olmaz, her devirdiğimiz günün neticesinde yeni huylar heybesine ekleniyor, beni sonsuz isteklerinin ve emellerinin derin kuyusunda boğmaya çalışıyordu. Elimde, avucumda ne varsa aç bir kurt gibi kapıp dilediği zengin, gösterişli hayatı yaşamaya harcıyordu. Bense sevdamın rüzgârına kapılmış, dilim tutulmuş, yüreğimin ortasına bir mühür yemiş gibi sabrediyor, o insanı titreten heybetimi gizliyor sadece susuyordum. Sustum, içimi kanattım, nefsin kör arzuları insanı rayından çıkarıp bu hale koyar sabret, yoluna varır her şey, dedim ve yine sustum. Ta ki onu serin bir yaz gününde…”

Yutkundu, gözlerini büyük bir boşluğa dikti ve öylece dalıp gitti. Belliydi, acı boynunda asılı ağır bir kolye, talihsizliği ise ayaklarına vurulmuş bir pranga gibiydi. İçinde kim bilir ne nehirler akıyor, ne sızılar birikiyordu. Hüzün gözlerinin içinde nemli bir bulut gibi dolaşıyor, arsızca yağmur yağsın istiyordu ama Kamalı Bekir, dirayetliydi, her halinden belliydi, o yağmur yağmayacak, der gibiydi. Yeniden yutkundu, ağır çekimle hareket eden bir yaprak gibi tekrardan kımıldadı, öfkeden kızaran avurtları seğirmeye başlamıştı. Yeniden derin bir nefes aldı ve devam etti:

“Serin bir yaz gününde, onu öyle görünce dizlerimin dermanı gitmiş, gözlerimin feri yitmiş, yüreğim hop inip hop kalkmıştı. Ama Aysel’e gidiyorum, diye çıkmıştı evden. Bu, o değildi, hayır, o olamazdı. Yanıldım, dilim deşildi, aklım tutuldu, dizlerim kırıldı, evet oydu. Benim umduğum, ay gibi karanlığı delenim, uzun boylu, sırım gibi çirkin bir oğlanla şimdi el eleydi. Aysel, demek ki bir bahaneydi. Başımdan kaynar sular aşağı dökülmüştü, bana bu yapılır mı, dedim kendi kendime. Ellerim titredi birden. Sonra fermanımı yüreğimdeki sesin eline verip okudum, gözüm döndü, elimi kuşağımın içindeki kamaya doğru attım, sonrası büyük kara bir kuyu… Ne o kaldı ne de elini tuttuğu o uzun boylu çirkin oğlan!”

Öfkesi hala kelimelerinin sırtında bir bıçak gibi bekliyordu, derin bir nefes daha çekti, nefesini bıraktığında dumanı tüten bir baca gibi buhar çıkıyordu iki dudağının arasından. Gözlerindeki o yağmur bulutu çoktan gitmiş, yerine alevler saçan öfkeli bakışlar gelmişti. Ortasından ikiye bölünmüş, parçalanmış bir kitap gibiydi, şirazeyi ne başa koyabiliyordu artık ne de sona. Bitsin ister gibiydi hikâye fakat yılların içinde biriktirdiği acıları da kusmak istediği her halinden belliydi. Öfkeli bir şekilde kaldığı yerden devam etti:

“Sonra işte ömrümün geri kalanı, beyaza boyalı dört duvar arasında geçti. Beyaz en sevmediğim renkti artık. Bir vakit beyazlar içinde, bir düş gibi gördüğüm Nesrin’e bakınca bitmesin, demiştim. Öyle de oldu, bitmedi ve benim her gün maruz kaldığım duvarlarla yeniden taş olup karşıma çıktı. Bağrımı deşti, beni küle çevirdi. Çok yalnız kaldım, günlerce volta attım, düşündüm, düşündüm, düşündüm. Sevda yüklü bir külhanbeyiydim. Kamalı Bekir’dim ben, Karanfil Sokak’ta onu görünce Yaralı Bekir, oldum. Yıllar sonra dört duvar arasındaki vaktim doldu, bir sabah kuşların cıvıltısıyla erkenden tahliye oldum, durup gökyüzüne baktım. Bulutların üzerinde dolaştığım günler aklıma geldi ama hızlıca sıyrılıp oradan kaçtım. Kendime bakmaya utanıyordum, sakallarıma çoktan aklar düşmüş, nicedir saçımı kıranlar basmıştı, zaten bu halimle çaldığım tüm kapılar da yüzüme kapandı, dönüp dolaştım, en sonunda buradayım işte. Karanfil Sokak’ın bağrında… Gece benim en büyük dostum, ona da söyledim, ben Kamalı Bekir! Hınzırca bir kahkaha attıktan sonra, Hayır, Hayır, Yaralı Bekir!”

Tam konuşmaya devam edecekti ki yeniden yutkundu, etrafa baktı, tüm pencereler kördü. Arsız bir tebessüm yanaklarındaki gamzeleri ortaya çıkarttıktan sonra üstüne başına baktı ve devam etti:

“Şimdi bir avare gibi gezdiğim sokaklarda beni görenler ismimi, kim olduğumu bilmediklerinden bana “Yamalı Adam” diyorlar. Başını iki yana sallayıp, en nihayetinde bu böyledir, talihin acı çarkına düşmeyiver yoksa döner durursun aynı yerde.” dedi.

Sonra sustu ve bir daha da ağzını bıçak açmadı. Gözleri nemlenmişti, bir çocuk gibi ağlamak istediği her halinden belli fakat ruhunun derinliklerinde hala gizli bir “Kamalı Bekir” yattığından olsa gerek kendini tutuyordu. Birden kendini toparladı, nemli gözleri bir şefkat abidesi gibi gözlerime çakıldı ve yeniden: “Bu böyledir” deyip omzumu sıvazladı, sonra onu öylece orada, karanlığın ortasına, yalnızlığa, kedere, umuda teslim edip gitmemi, istedi.

Kayboldum, içim burkula burkula adımlarımı sürüyerek karanlığın uzun ve bitmeyen yolunda, perdeleri çekip yüzümüzü hayat penceresinden uzatıp dışarıya baktığımızda gördüklerimiz, duyduklarımız ne garip, diyerek kayboldum.

*

Sokak, yine karanlık…

Etrafta hala ağır bir sessizlik var, evlerin yüzü yine asık, ışıksız pencereleri yine kör, mazisi derin, duvarları hep yorgun, endişeli ve soğuk… Sokağın bittiği köşede yapayalnız, dimdik ayakta duran lamba, hala uzaktan bir külhanbeyinin elinde tuttuğu meşaleye benziyor. Etrafa yaydığı cılız ışık karanlığın bağrına indirilen bir hançer darbesi gibi hala kesik açıyor, pencere kenarlarında duran çiçekler solgun ve bitik görünüyor… Hala her şey sükût içinde, boş sokağın ortasında yankılanan ayak seslerinden başka her şeyde hala derin bir sükût var.

Hakan Kaya Arşivi