Burası Dünya: “Biraz Sıcak Biraz Soğuk”
TEMMUZ Sayı: 29 - Şubat 2019

Kapıyı açtım. Eşiğin dibinde ters yüz olmuş, biri sağa biri de sola bakan siyah renkli botlarıma doğru itina ile eğildim, önce onları bu sefil vaziyetten kotardım sonra da asli vazifelerini yapmaları için ayaklarımla buluşturdum. Kapıyı kapattım. Kapıyı çarpmadım. Öykülerde ya da romanlarda kahramanların olağanüstü durumlarda genelde kapıyı çarpıp çıktıkları yazar. Evet, kapıyı çarpmadım, gayet nazik ve eşyanın tabiatına uygun bir biçimde kapattım. Asansörün önüne vardığımda kapının solunda bulunan ekranda, kırmızı renklerle “16” yazıyordu. Bense altıncı katın koridorundaydım. Adım atarken yanan sensörlü lamba, birden çattt! diye ses çıkararak söndü, ileri geri gidip geldim, belki yeniden beni algılar da yanar diye, ama nafile… Sonra ne olduğunu anlamadığım ürkütücü, koyu bir karanlık peydah oldu. Kafamı bir sağa bir de sola çevirerek, la havle vela kuvvete, deyip yuvarlak metal düğmeye bastım, “16” yerine bu kez yönü yukarından aşağıya doğru çevrilen bir ok çıktı, sonra bir kadın resmi ses tonuyla: “Kapı açılıyor, kapı kapanıyor,” demeye başladı. Geleceği yoktu, geri dönüp basamaklardan aşağı doğru içimden saydıra saydıra yollandım. Oldum olası bu soğuk, itici apartman hayatını sevmem, biraz da bu sebepten olacak ki apartmanın kapısından kendimi dışarı atınca, hapishaneden tahliye olan bir mahkûm gibi derin, çok derin bir nefes çektim.

Gök, kül rengini kuşanmış, üstüme her an kar yollayacakmış gibi teyakkuzda bekliyor. Ara sokaklardan hızlıca sıyrılan soğuk rüzgâr ensemde patlıyor, hırçınca yayılan o keskin sesi kulaklarımda yankılanıyor ve tüm vücudumu titretmek için adeta çırpınıyordu. Kafamda dönüp duran bin bir fikrin çilesi ile ağır aksak yürümeye devam ettim, her ne kadar ana caddeye çıkmak için tırmandığım yokuş canımı okumuş, beni nefes nefese bırakmış olsa da nihayet ana caddeye vardım. Ötede, görkemli Artos Evleri’nin yanındaki durağa geçtim. Soğuktan donayazdım, ellerim uyuştu resmen. Yeşil ışık yanınca akın akın karşıya gelen insanlara baktım, soğuktan hepsi benim gibi büzüşmüş, hepsinin de yanakları al al olmuştu. Kırmızı ışıkta bekleyen arabaların buğulu camları, egzozlarından çıkan dumanlar, üşüyerek dolmuş bekleyen insanlar, ilerideki kasapçı Mehmet Usta’nın dükkânının önünde duran tembel kediler, renkli mağaza vitrinleri, köşedeki dönerci, ışıltılı manav reyonları, adı büyük camekânın üzerine rengârenk harflerle yazılmış züccaciyeci, yukarıdaki tuhafiye dükkânı… Bir an dondurulmuş film karesi gibi geldi bana.

Nihayet beklediğimiz dolmuş, durağa yanaşmak için sağ sinyal lambalarını açmış, geliyordu. Eskimiş olsa da mavi rengi hala dinç gösteriyordu dolmuşu. Üzerinde büyük harflerle, “Rahmetli de Sollardı” yazıyordu. Ön kapı açıldı, şoför birden ayağa kalkıp geriye dönerek, arka taraflar boş, lütfen ilerleyelim, dedi. Bir tam, diyerek uzattığım paranın üstünü alıp zikzak çizerek arka kapı tarafına doğru ilerledim. İlerlerken sağ taraftaki tekli koltuklardan birinde oturan yaşlı bir adam gözüme ilişti, yüzündeki keder ifadesi o kadar derin, o kadar derin ki… Bembeyaz sakallarını sıvazlayıp duruyor, muhtemelen bölge hastanesinin önünde inecek, bastonundan medet umup yorgun adımlarla ilerleyecek, acil kapısından içeri girecek, danışmadaki bezgin adama birini soracak… Yaşlı adam, yanı başındaki sarı düğmeye bastı, bölge hastanesinin durağında indi. Kapının buğulu camından yaşlı adamın ağır adımlarla ilerleyişine baktım, bir an içimde büyük bir keder ateşi yalazlandı.

Öğretmenevine yakın bir durakta indim. Ellerimi cebime sokup aylak bir adam gibi ileri doğru yürüdüm. Acelem yoktu, ne de olsa berber Hüseyin’i iki saat öncesinden aramış, yer ayırtmıştım. İlerde, halk otobüslerinde kullanılan kartların dolumunun yapıldığı küçük beyaz kulübenin bulunduğu yerden sola döndüm. Büyük bahçe kapısını açıp içeri girdim. Eski zaman evlerini andıran büyük ve renkli öğretmenevinin kapısını açıp kendimi hızlıca içeri attım. Dışarda ayaz, içerde tatlı bir sıcak vardı. Sağ tarafta duran kabul yeri elemanı beni görünce ayağa kalktı, oysa konaklamak için giren bir müşteri olmadığımı anlayınca, önce gözlerini belertti, ardından hor bir bakış attı, tekrardan gömüldüğü sandalyeden bilgisayar ekranına yöneldi. Kim bilir şimdi hakkımda neler düşündü, hangi suizanın deli rüzgârına kapıldı? Tuhaftı, böylesini de ilk kez gördüm, esmer yüzünden bana doğru dönerek gelen menfi bir ifade hâsıl olmuş, adeta adımları hızlandırmam için beni tetiklemişti. Bakışlarımı hızlı bir şekilde kaçırdım, gri mermerlerden yapılmış basamaklara yöneldim, alüminyum tırabzanlara tutuna tutuna aşağı indim.

Bodrum katına vardım, ağır bir rutubet kokusu etrafı sarmış, duvarlardaki boyaların çatlamasına ve yer yer küflenmesine neden olmuştu. İlerde dükkânın karşısındaki duvarın dibinde eski bir masa, masanın üzerinde seksen-doksan bardaklık elektrikli bir semaver, semaverin yanında mavi renkli plastikten yapılma uyduruk bir bardaklık ve içinde sararmış ince belli bardaklar vardı. Elektrikli semaverin içindeki su fokur fokur kaynıyor, su kaynadıkça buhar da semaverin kapağına adeta dans ettiriyordu. Masanın azıcık ötesinde ise üzerinde rengârenk havluların asılı olduğu bir çamaşır kurutmalığı bulunuyordu. İlerledim, dükkânın giriş kısmının en üstünde, güzel bir hat yazısı ile “Bismillahirrahmanirrahim” yazıyordu. Yitik zaman hazinesi gibi karşımda duran bu tozlu yazıyı okuyup içeri girdim. İçeride olağan bir durum yoktu. Elde kalan iki müşterinin saçları kesilmiş, sakalı tıraş edilmiş, yıkama faslı çoktan bitmişti. Selam verip en dipteki siyah deri koltuğa çöktüm. Önündeki müşterisinin saçlarını kuruturken, aynadaki yansımama baktı, birden tebessüm etti ve o esnada vakur bir biçimde nasıl olduğumu sordu. Çok şükür, iyiyim Hüseyin. Seni sormalı, sen nasılsın, yolunda mı her şey? dedim. Esmer yüzündeki yorgun kırışıklara bakılırsa bezgin ve bitik görünüyordu ama Hüseyin tam tersine iyi olduğunu, ifade etti.

Hüseyin’i uzun yıllardır tanıyorum. Bir kahraman betiminde ya da tanıtımında kurulan bu klasik cümleye başvurmamdaki sebep, Hüseyin’i daha önce hiç böyle görmeyişimdendi. Evet, onu uzun yıllardır tanıyorum. Mevsimlerin en zorunda açmış gözlerini dünyaya. Çileli bir doğum olmuş, soğukmuş hem de çok soğuk; gözlerini açar açmaz dünyayla tanıştığı için değil üşüdüğü için ağlamış da ağlamış… Birazcık büyüdükten sonra anneden (gül endamım, demişti bir keresinde annesi için) yana boynu daima bükük kalmış, Hüseyin’in bir annem deyişi vardı duymanız lazımdı, insanın yüreğindeki tüm buzların erimesine vesileydi. Çok seviyordu annesini, gönülden bağlıydı ancak bir zaman sonra hummalı bir hastalığın pençesine düşmüş ve onu kimse kurtaramamıştı. Hüseyin, o günleri çocukluğumun kara günleri diyerek yâd ediyordu yâd etmesine ama annesinin yokluğunu hala hissediyordu. İlerleyen zamanlarda babadan da muzdarip… (Gömleğinin önünden dışarı doğru sarkan beyaz kılları olan kaba adam…) Babası, annesinin yokluğunu ona çok hissettirmişti, gün yüzü göstermemiş, hele uzun kürek gibi elleri ile kimi zaman al yanaklarına okkalı birer şamar indirdiğinde, annesinin merhametli avuçlarını daha çok arar olmuştu. Okulu bir kaçış olarak görüyordu, sığınılacak bir yuva diyordu ama yoksulluğun, öksüzlüğün kahrolası yüzü ve sırtındaki çanta hep ağır gelmiş, bundan ötürü ortaokuldan da terk… Daha sonra büyüdüm, demiş kendi kendine. Onun için büyük adamlar gibi kollarını sırtında buluşturup yola, çarşıya revan olmuş, günlerce kederli ve meteliksiz iş arayıp durmuş. O günlerin birinde tam da ümidi aklından, kalbinden ve avuçlarından çıkardığını düşünüp geriye dönmüş, eve doğru ilerlemiş ki bir camekâna bantla yapıştırılmış beyaz kâğıt görmüş. Kâğıdın ortasında çirkin bir el yazısı ile yazılanı okumuş, (yetiştirilmek üzere çırak aranıyor, adres…) Okuduğu bu yazı attığı adımların semeresi, ümitsizliğe düştüğü günlerin hediyesi gibi gelmiş ona. Vakit kaybetmeden koşuyor, dükkâna varıyor, ustanın karşısına çıkıyor, ben talibim usta, diyor. Usta, Hüseyin’in gözlerindeki iştiyakı ve birazda yüzündeki kederi görüp, tamam evlat, yarın sabahtan vira bismillah, diye karşılık verip gönderiyor. O günün akşamı kötü geçmiş geçmesine (babasının bağırıp böğürmesi, onu hor görmesi…) ama sabahını unutamamış asıl. Büyük bir heyecanla, dükkâna nasıl da koşarak varmış... Ustası, bir sanatçı gibiymiş. Elindeki makas kalem; tarak ise bir kâğıt… Şiir yazar gibi tıraş edermiş...

Hüseyin’i iyi tanıyorum. Defalarca ayak bastığım bu dükkânda, ilk defa Hüseyin’in yüzünü böyle görünce kederli yaşamını oturup konuştuğumuz günler, gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçti. Saçını kuruttuğu adamı gönderip beni buyur etti.

Eline makası ve tarağı aldı tam şiirini yazmaya başlayacaktı ki neyin var senin evlat, dedim. Yıllardır bu kapıdan içeri adım atıyorum, seni daha önce hiç böyle görmemiştim, gözlerindeki ışığa ne oldu?

Boş ver be abi, dedi.

Hüseyin, konuşmadı. Kederli kederli şiirini yazmaya başladı.

O, tıraş yaparken ben oturduğum koltuktan aynadaki bizi seyrettim… Tuhaf bir mısra gidip geliyordu karşımda, boş gözlerle baktım, ilk defa böyle bir uçurumla karşı karşıya kalmıştım. Acaba, Hüseyin’in neyi vardı?

Sadece, şiir tamam abi, var mı bir kusur? diye sordu.

Eyvallah, emeğine sağlık, dedim. Çıkarken elimle omuzuna dokunup, dert etme evlat burası dünya, dedim. İçerden dışarı adım atarken, girişteki “Bismillahirrahmanirrahim” yazısını andım da öyle ayrıldım.

Öğretmenevinin bahçesine çıktığımda, Macit’in deli gibi koşarak yaklaştığını gördüm. Macit, Hüseyin’in çırağıydı. Durdu, alnındaki tere yapışan perçemini parmaklarıyla tutup yukarı kaldırdı, gözleri büyümüş, nefes nefese kalmıştı. Elleri titriyordu, solukları kesik kesik: Hüseyin abimin… dedi. Tekrar soluklandı: Hüseyin abimin babası… Söylesene evladım ne olmuş Hüseyin’in babasına, dedim. Hüseyin abimin babası hastanedeydi, dün akşam kaldırılmıştı, durumu çok ağır, ölüm döşeğinde. Ha bire Hüseyin’im diyor, onu sayıklıyor, pişmanım, diyor. Hüseyin abime söylemem lazım öldü ölecek, diyerek ayrıldı hızlıca.

Hüseyin, uzun zaman oldu babasından ayrılalı, ona ettiği onca eziyetten sonra onu bir başına bırakmıştı. Bir daha da onu sormamıştı, bitirmişti, babam yok demişti zaten. Ama şimdi ölüm döşeğinde inleyen babası pişmanlık yaşıyordu, Hüseyin’in adını sayıklıyor, onu yanına çağırıyordu.

Hüseyin, gider mi gitmez mi?

Bilmiyorum ama neden boş ver be abi, dediğini şimdi daha iyi anlıyorum.

Bahçe kapısından dışarı çıktım, durağa vardım, Artos Evleri’nin önünde indim. Kederli kederli yürüdüm. Kendi kendime, kör talihli çocuk, dedim. Hava hala buz gibi… Hüseyin de titremiştir şimdi ama soğuktan değil acıdan. Apartmandan içeri girdim, dairenin önüne geldim, botlarımı gelişigüzel çıkardım. Ters yüz oldular, biri sağa biri de sola doğru… Hiç acımadan hızlıca kapıyı çaptım.

Hakan Kaya Arşivi