Kırk üç yılın yirmi üç yılını onu düşünerek, onunla ilgili kitaplar okuyarak, kâğıtlar üzerinden ona seslenerek geçirmiştim. Sosyal medya denilen mecrada ona ait birikimlerimi harcamaya başlayınca; “bir eserle paylaşmalısın bildiklerini” dedi sanal dostlarım, “yazmalısın” dedi edebiyat hayatımın şeddeli vefası, kadîm dostum…
Evet, ona olan yakınlığım yirmi üç yıl önce, adının verildiği surenin Türkçe meâlini okurken başlamıştı. Kitabı indiren; “en güzel kıssa” diye mühürleyince daha başlangıcında, bambaşka bir anlam kazanmıştı ona olan dostluğum, hayranlığım, hasretim…
Adım gibi sırdaşımın adı da Yusuf’tu artık. Gerçi annem hariç kimse bana Yusuf demezdi. Doğduğumda adımı dayım koymuş, Yusuf ismi ise annemin gönlünden bana seslendiği gizli bir ad olarak kalmıştı.
Yusuf bana otuz iki asır öncesinden yaşadığı hayat hikâyesini, beyaz güller arasından fısıldarken, ben kırmızı güllere medyun ruhumun gülistanına, onun fidelerini ekliyordum bir bir.
Bu devinim, ruhumun arka bahçesinde saklanan çocuğu bazen ürkütüyor bazen büyütüyordu! Suskunların içindeki rüzgâr hiç meltem gibi esmez çünkü. Fırtınadır, Züleyha’sını iffetsiz masallardan saklayanların yol arkadaşı. Fırtınadır, Yusuf’unu riyakâr rüyacılardan koruyan saklı kucak…
Yaşadığım gelgitler içinde kendimi onunla özdeşleştiriyordum belki de. Dostluk ve kardeşliğe dair ihanetler, sılaya dair özlemler ve hasretler, aşka dair iffet ve sadakât mücadelesi…
Tâbi tutulduğum imtihan elbette onun yaşadıkları ve ona yaşatılanlarla aynı olamazdı, ama onun sabrı, tavrı, yaşantısı bize örnek olsun diye anlatılmıştı Mushaf’ın kutsal sayfalarında… Ki ben onun yaşadıklarının binde biri ile bile sınanmıyordum. Bir de şu müzmin böbrek ağrılarım olmasa, akciğerime çektiğim havanın isi, mevsimlik temizliğe beni çağırmasa, onu anlatana dair teşekkürlerimi bile unutma gafletine girecektim neredeyse…
Her yıl düzenli olarak birkaç kez yaşadığım ve her iki acıyı da yaşayan kadınların tabiriyle; ‘doğum sancısı kadar var’ dedikleri taş düşürme vakitlerimde; şükre, zikre, kısaca duaya ihtiyacım olduğunu bana hatırlatan Rabbim, son zamanlarda bu ritüeli sıklaştırmamı istiyordu zannımca. Artık ağrılarım haftada bir ve bazen gün aşırı olmaya başlamıştı. Geçmiş yıllarda yaptırdığım taş kırdırma seanslarıyla, sol böbreğimde kist oluşmuş ve düşen taşların yerine yenileri oluşuvermişti geçen zaman içinde. Hem de eskisinden daha sert, daha büyük bir şekilde… Sağ böbreğimde ise nerdeyse her gözeneğini dolduracak şekilce onlarca küçük taş oluşmuştu. ‘Kahrı da hoş, lütfu da hoş’ Rabbimin günahlarımı dökmek üzere verdiği ağrılara sebep bunlar olmalıydı. Ciğerlerimde yaptığım bahar temizliği ise kalbime temiz kan pompalanmasına neden oluyordu, sebep olan dostlarıma ettiğim dualarla…
Her sancımda sabahtan akşama kadar sürünmelerim Merve-Safa arası say, akşamdan sabaha kadar alnımın kıblegâhını seccademe perçinleyip, kalbimin etrafında kıvranmalarım ise tavafa dönüşüyordu. Kullandığım ilaçlar, bitkisel çay ve macunlar da vücudumun Arafat’ı olan böbreklerimden, nefsime attığım taşların bedenimden kolay atılmalarını sağlamak için olmalıydı…
Bu ağrılı düşünceler içinde başlamıştım en güzel kıssanın roman haline dönüştürülmesi çalışmalarına. Sancının hakikate sadakati bu muydu yoksa? Ağrılarımın beni en güzel kıssanın kıyısında buluşturması… Edebiyat aşktı benim için ki, ben onu bıraksam, o beni bırakmıyordu. Öyle bir aşk ki; bana devâ, bana od... Kur’an’da geçer gibi, zencefil gibi, zemheri gibi, Züleyha gibi, İbrahim’i yakmayan od gibi. Acı, yakıcı ama şifâlı...
Kıssaya ait bildiklerim, okuduklarım, kurgularım sırtımdaki ibret azığımda hazır olduğundan, oldukça hızlı ilerliyordum. Basılması için planladığımız tarihe henüz çok olmasına rağmen, bir an önce bitirmek istiyordum. O benim için bir fidandı ve İsrafil sûr’a üflemeden dikmeliydim onu…
Doktorumun; “kendini hazır hissettiğinde gel, ameliyatla sol böbreğindeki taşı ve kisti alalım” sözünün usumda bıraktığı ‘acabalara’ sığınarak devam ediyordum hayatıma. Acaba ameliyattan sonra taşlar tekrar oluşacak ve ağrılarım devam edecek miydi? Acaba her taş oluşumunda postu deldirmek zorunda mı kalacaktım? Acaba daha önce işitmeyle ilgili bir operasyon sonrası, sağ kulağımdaki işitme duyumu kaybettiğim gibi, böbrek işlevlerime dair bir kayıp yaşar mıydım? Sonu gelmeyen acabalar çarpıyordu şüphe sahilimin kıyılarına…
Yusuf, zindan hatıralarından Mısır’ın sıcak mermer ocaklarındaki taş kırma anılarını fısıldarken saplanmıştı, ağrıların en şiddetlisi gecenin üçünde sol yanıma. Tebliğ amacıma araç olarak namzettiğim edebiyat yolculuğuma, Mevlâna’nın; “Kamil odur ki, koya dünyada bir eser; eseri olmayanın yerinde yeller eser” sözleri ivme kazandırıyordu. Ve benim eserimi bitirmeden, tabiri caizse postu deldirmeye niyetim yoktu. Dualarımda; “Allah’ım! Bir nefeslik zamanım bile kalsa, o zamanı ardımdan rızanı kazanmama vesile olacak eser bırakmam için harcamama müsaade et” diye yalvarıyordum. Peki, bu ağrı neyin nesiydi şimdi? Şiddetinden, iniltilerim hücrelerimin lebbeyklerine karışıyordu… Uhrevi âlemden gelip, duymadığım kulağımda bile çınlayan davudî “lebbeyk” beni çağırırken, içimi kaplayan hüzünlü huzur; yarım kalmış ya da yaşanmamış hangi mutluluğun diyetini çalıyordu kim bilir?
Gözümü açtığımda sıradan bir uykudan uyanmış gibiydim. Nasıl uyuduğumu hatırlamıyordum bile. Yorgun muydum, düşünerek mi daldım, kaçta uyudum, kaç saat uyudum bilmiyordum!.. Ama tuhaf bir huzur vardı üzerimde. Rahmi mader hapishanesinden dünyaya düşen bir bebek naifliği vardı üzerimde. Genzimi yakan oksijenin acısı mı, yoksa gece gördüğüm ama hatırlamadığım rüyanın etkisi miydi uyurken yanağımı ıslatan bilmiyordum… Uyandığımda yastığımdaki ıslaklık, gözlerimin kenarlarına birikerek kurumuş yaşlara sebep neydi ki? Onu bile hatırlamıyordum. Her hangi bir ağrı, sızı, baş dönmesi, sersemlik hissi de yoktu. Etraf soğuktu, duvarlar, yatak, tavandaki ışık, oda her şey ve hatta herkes soğuktu.
Üzerimdeki beyaz pikeyi açarak doğruldum. Etrafımdakileri rahatsız etmek istemezcesine sessiz davranıyordum, ama doğrulurken hızlı hareket etmiş olmalıyım ki birden başım döndü. Daha ağır hareketlerle yataktan indim. Üzerimde pijamalarım değil en sevdiğim kıyafetlerim vardı. Öylece yatmışım demek ki geceden. Sonradan fark ettim ki burası yatak odam da değildi, evim de değildi. Oturduğum yatağın üzerinde süzdüm odanın içini. Burası bir hastane odasıydı. Ama odaya girip çıkanlardan, çok fazla tanıdık yoktu, sonradan anladım ki gerek hastaların derdi, gerek refakatçilerin çaresizlik hüznü nedeniyle, kimsenin kimseden haberi de yoktu zaten.
Yatağın yanındaki ayakkabılarımı giyerek ağır adımlarla koridora doğru yürüdüm. Bu sırada neden burada olduğumu düşünmekle meşguldüm. Koridora çıktığımda arada koşuşturan çocukluk arkadaşım Asım’ı gördüm:
“Hayırdır, Asım ne bu telaş?” diye soracak oldum, ama ben daha soruyu soramadan sağ taraftaki bankoya dayanıp:
“Şurayı imzalarsanız hastamızı alabileceğimizi söyledi doktor…” dediğini duydum hemşireye.
“Allah Allah! Kimdi ki Asım’ın hastası?” O, evrakı imzalatıp geri dönünce koluna girip;
“Ne oldu Asım, kim hasta?” diye soracaktım, vazgeçtim. Burada olduğuma göre biliyor olmalıydım. Garip! “Uyku sersemliği ile hatırlamıyordum herhâlde olanları” diye düşündüm. Birkaç adım arkasından takip ettim Asım’ı. O beni görmüyor ya da fark etmiyordu telaşından. Yoğun bakım odasının önüne geldiğimizde kapının önünde, Asım’ın ailesi ve yakın akrabalardan bazıları bekleşiyorlardı. Hızlı adımlarla Asım’la birlikte yeşil giysili hasta bakıcının arkasından şifreyle açtığı otomatik kapıdan geçerek içeri girdik. Galoş kovaları ve soyunma kabinlerinin yanına geldiğimizde içerideki kesif ilaç kokusu ve serinlik iyiden iyiye başımı döndürmeye başlamıştı.
…
İçeride kimisi yarı çıplak, kimisi tamamen çıplak vaziyette yatan hastalar vardı. Hasta bakıcılar örtmüyorlardı bile üzerlerini. Belki operasyon geçirdikleri yer enfeksiyon kapmasın diye, belki de vücut sıcaklıkları ile odanın sıcaklığı ortamda mikrop oluşmasına engel olsun diye örtmüyorlardı hastaları, bilmiyordum… Asım’ın üşür gibi bir hali yoktu, belli ki çok koşturmuş olmalıydı, ama ben üşüyordum…
Bir an fark ettim, üzerimde incecik bir önlükten başka bir şey yoktu. Yok, bu önlük değil atlas mavisine benzer, dizlerime kadar uzanan bir gömlekti.
“Onun için üşüyorum demek ki.” dedim kendi kendime. İyi ama hangi ara değiştirmiştim ki?.. Hızla içeri girdiğimizden anlayamamıştım ya da girişte görevlinin;
“Hijyen için şunları giymeniz gerek!” dediğinde, ilaç kokusunun üzerimde bıraktığı kekremsi baygınlıktan olsa gerek, alelacele soyunma kabininde geçen süreyi anımsamıyordum. Hâlâ uyanmaya çalıştığım uykunun da etkisi devam ediyor olmalıydı. Müzmin bel fıtığı rahatsızlığı, yıllardır üstüme uzun kollu fanila, altıma da yün don giyme alışkanlığı oluşturduğundan, yoğun bakım odasının yirmi bir dereceye ayarlı sıcaklığı donduruyordu bedenimi.
Hasta bakıcıyı takip ederek ayakucuna kadar yaklaştığımız yatak boştu. Başucundaki dosyayı inceleyen hasta bakıcı dosyayı Asım’a uzatırken;
“Hastanız morga indirilmiş, oradan teslim alabilirsiniz,” diyordu.
“Allah Allah, Asım’ın babası öleli yıllar oldu, annesinin de herhangi bir rahatsızlığı yok. Eee eşi ve çocukları da sağlıklı. Muhtemelen yaşlı amcalarından, dayılarından, hala veya teyzelerinden biridir. Kim öldü ki acaba?..” diye onlarca soru dolaşıyordu zihnimde.
Hep yaşlılar mı ölürdü? Onca çocuk ölürken Suriye’de, Filistin’de… Onca gencecik askerler şehit olurken ülkemin topraklarında… Onca trafik kazası, çaresiz hastalık, kalp krizleri, depremler, cinayetler ve ani ölümler gencecik bedenleri, hatta yeni doğmuş bebekleri alırken bu dünyadan, beni bu düşünceye sevk eden hâl, muhabbeti geçtiğinde soranlara “hayır” dediğim ölüm korkusu muydu acaba? Yoksa sevdiklerimi bırakmama arzusu mu?
Eşim, çocuklarım, işim, evim, arabam, malım, mülküm… Hepsinin sonunda bana ait aidiyet eki olsa da hiç birisi benim değildi ki. Onlar da bize verilen sayılı nefes gibi emanet değiller miydi? Bizden geriye bırakabileceğimiz, yalnızca hayır ve hasenat, dua ve namazlarımız bize ait olmalıydı ve yaparlarsa çocuklarımızın bizim için el açıp niyazda bulunacakları hayır duaları…
Bunları düşünerek dışarı çıkmıştım. Hastanenin önünde biriken kalabalıkta birçok tanıdık yüz vardı. Cenaze aracı almış yükünü devam ediyor, ardından hızla araçlara doluşan topluluk takip ediyor. Ben de hemen kalabalığın içinden sıyrılıp Asım’la birlikte, bindiği arabaya sıkıştım usulca. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor araçta, arada bir içten içe çekilen hıçkırıklar ve burun çekiş sesleri geliyor kulağıma. Başlar yerde olduğundan, kimsenin yüzüne bakamıyorum ben de…
Kabristanın önüne yaklaştıkça araçlar güçlükle ilerliyordu yolda. Belli ki önceden salâ verilmiş, kabristanın giriş kısmı da ölüm haberi alınmış kişinin yakınlarıyla dolu. Bazen böyle olur, çok yakınsındır ama ani haberlerde soramazsın, utanırsın, çekinirsin, bilemezsin. “Nasıl olsa birileri söyler, öğrenirim” dersin ve sessizce ayak uydurursun içinde bulunduğun kalabalığa, cenaze törenlerinde. Benim hâlim de öyleydi. Kimseye bir şey sormadan ilerliyordum. Hava o kadar parlaktı ki, güneşte koyulaşan gözlüğümü hastanede unutmuş olmam ve etrafa baktığımda güneş huzmelerinden yansıyan ışık, gözlerimi kısmama ve etrafımı göremememe neden oluyordu.
Cenaze sal taşına konulmuş, herkes saflara durmuştu. Kalabalığın cenazeyi alıp ilerlerken deniz dalgası gibi sağa sola itişmeleri, kulak ameliyatlarımdan kalan baş dönmesi özrümü tetiklemiş olacak ki, sabit bir yerde beklemeyi uygun bulmuş ve en arkalarda kalmıştım.
İmamın helâllik istediğini, içinde bulunduğum cemaatin üç kez “helâl olsun” nidalarıyla anlayabilmiştim. Ama hâlâ ölenin kim olduğuna dair, hatta erkek mi, kadın mı olduğuna dair bir bilgim bile yoktu. Namaz kılınmış, cenaze ağır ağır kabristanın dar sokaklarında omuzlar üzerinde ilerlemeye başlamıştı. Bense kalabalığın en arkasında kabristanın sakinleri için fatihalar sunarak ilerliyordum. Ben fatiha okudukça ve ilerdeki ardıç ağacı altına kazılmış mezarın başındaki kalabalığa yaklaştıkça, güneş etkisini kaybediyor, bulutlar hızla kol kola girerek toplanmaya başlıyor ve havadaki sıcaklık yerini serin bir esintiye bırakıyordu. Mezarın hemen yanı başında kalabalıktan ürkmeyen ve uçmayı unuttuğu her halinden belli olan bir ardıç kuşu dikkatimi çekti. Boynunu bükmüştü. Kanatlarından hüzün sızıyordu!.. Cenazeyi beklediği her halinden belliydi. Ölmeden önce ölmüşlerin duruşu vardı üzerinde...
Cenaze merasimlerinin hoşuma giden en güzel yanı hızlı olmasıydı. Siz kabristanın avlusundan girip, mezarın başına varıncaya kadar, ölüme istirahat gözüyle bakıp, öbür dünyayı es geçenlerin tabiriyle, mevta ebedi istirahatgâhına yerleştirilmiş, toplanan yakınları tarafından üzerine yarışırcasına kürek kürek, avuç avuç toprak örtülmüş oluyordu. Üzücü yanı ise daha birkaç gün önce gülüp, eğlendiğiniz ve hiç bırakmayacağınızı düşündüğünüz yakınınızı yalnız bırakarak, ardınıza bile bakmadan hızlı adımlarla oradan uzaklaşmanızdı.
Bu düşüncelerle adımlarımı hızlandırmaya çalışmıştım. Zira ben ulaşamadan mezarlığın üzeri örtülmüş olacak ve toprak atamayacaktım. Ben hızlanmaya çalıştıkça yorulduğumu hissediyordum. Sanki mezarın başından kulağıma gelen kürek sesiyle atılan her toprak kümesi, omuzlarıma yük olarak bindiriliyordu. Ben mezarın başına geldiğimde kalabalık dağılmaya başlamış, arkaları bana dönük olan birkaç kişi başlarındaki imamla birlikte telkin vermeye başlamıştı.
İmamın dudaklarından duyduğum nida kendime gelmeme sebep oldu o an.
“Ya Yusuf! Gul; La ilahe illallah…”
İmam soruyu tekrarladıkça ben bir taraftan onların ön tarafına doğru yürüyor, diğer taraftan ölen kişiye yardım etmek istercesine yüksek sesle cevap veriyordum. Karşılarına geldiğimde beni görmediklerini fark ettim. İmamın sesini daha net duyabiliyordum. “Ya Yusuf!” derken annemin ismiyle hitap ettiğini duyunca irkildim. Nedensiz bir şekilde yorulan bedenimi taşıyamıyordum artık, mezarın başucuna çöküp kalmıştım. Gidenlerin ardından bir kez daha baktım, sırtını dönüp arkalarına bakmadan gidenler benim en yakınlarımdı…
Ama benim… Ama benim bitirmem gereken bir hikâyem vardı ve hikâyeme bir hayat yazıyordum. Böyle bitmemeliydi, yarım bırakamazdım ahirette beni kurtaracağına inandığım eserimi. Etrafıma bakındım; Azrail ölümün saçlarını yoluyordu, Mikail papatya yaprakları koparıyordu bir bir ve Cebrail son vahyi beklemede hazır ve nazır, İsrafil kumu bitmiş kum saatine yıldızlar doldurmakta… Üzerimde yoğun bakım odasında giydiğim gömleğe benzer şeyin, Yusuf’un gömleklerinden birisi olduğunu fark ettim. Kirletmemeliydim onu, toprağa, çamura bulaştırmamalıydım…
“Allah’ım!” dedim,
“Allah’ım! Bak üzerimde senin emanetin. Hikâyemin örtüsü, Yusuf’unun kutlu giysisi… Benim bahçem can çekişmede, manolyamın kokusu, bir canavarın arasında dişlerinin. Sinem; çeşmesi kuru köy misali, başında baykuşlar, ozan olmuş atışmada… Bir nefeslik ömür ver ne olur. Mushaf’ında yer verdiğin en güzel kıssayı anlatmalıyım kullarına. Anlatayım ki, En Sevgilinin şefaatine yüzüm yok, bari Yusuf’un gömleğinin ucundan tutarak geleyim huzuruna…”
O an alnıma düşen yağmur damlası donup kalmıştı sanki düştüğü yerde, aynen gökte asılı kalan diğer damlalar gibi. Sadece damlalar değil, ağaçlardan düşen çam iğneleri, çınar yaprakları, uçuşup duran polen pamukçukları da oldukları yerde donup kalmışlardı. Ne bir esinti, ne de bir hareket… Herkes ve her şey kalakalmıştı olduğu yerde. Hareket eden bir tek ben vardım.
Bir taraftan canhıraş dua ediyor, diğer taraftan koşarak birkaç kilometre mesafedeki evime ulaşmaya çalışıyordum. Zaman durmuş, topraksa kayıyordu ayaklarımın altından. Ama nefes almıyordum. Sadece dua ediyordu dilim.
“Ne olur Rabbim, yarım kalan hikâyemi, yarım kalan hayatımla birlikte bitirmeliyim. Ondan sonra ölüme kaçacağım, verandasından sarkıtıp al bohçamı alarak. Ve bedenimi iskelede bırakarak, sadece ruhumu bindireceğim, lacivert bulutlara hoyratça kırbaç vuracağım, yalnızlığımdan kopup ve tutarak sonsuzluğun saçlarından Sana öyle geleceğim,” diyordum…
Neden oldu, nasıl oldu bilmiyorum, saniyeler içinde evimde, bilgisayarımın başında bulmuştum kendimi. Durmadan yazıyordum. Harfler koşturuyor, kelimeler bir biri ardına ekleniyor, sayfalar tren katarı gibi akıyordu. Ama saniyeler içinde bitirmiştim yarım kalmış, yüzlerce sayfadan oluşan romanımı. Nihayet mailimi açıp şeddeli vefam, kadîm dostuma gönderdim bitirdiğim romanı.
Söz verdiğim gibi geldiğim yoldan hızla koşarak dönmeliydim kabristana, ana yurduma… Yine saniyeler içinde ulaşmıştım. Her şey yine hareketsiz öylece duruyor, beni bekliyordu sanki. Kalktığım yere oturdum sessizce ve gözlerimi kapadım. Alnıma düşen ilk yağmur damlasının aşağıya doğru süzüldüğünü hissedince, diğer yağmur tanelerinin de yüzüme düşmeye başladığını fark ettim.
Hemşirenin yanağıma serptiği su damlacıklarıyla irkildim.
“Uyanın, uyanın haydi!
Narkoz çoktan etkisini yitirmiş olmalı.
Geçmiş olsun, başarılı bir ameliyat geçirdiniz, kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”

