Dinidar
TEMMUZ Sayı: 25 - Ekim 2018

Kahvehanenin camına kafasını dayayarak dışardan izlediği filmin hemen başındaki tek replikti aklında takılı kalan. “Ufo gören masum köylü…” Bir komedi filminin belki de en komik ama hayata dair en gerçekçi sahnelerinden biriydi o enstantane. Tencere kapağını parmağının ucuna koyarak yukarı doğru kaldırıp objektife poz veren ve dinlediği müzikte bile seçici olan köylü bir ihtiyar ve o fotoğrafla para kazanmayı arzu eden, kerameti kendinden menkul bir kahraman…

“Ne garip?” dedi Enes kendi kendine. Bütün insanların ve olayların özeti gibiydi bu sahne. Algıyla olgu ikilemi içinde geçen ve iki yüzü de sırlı sahte iyiler ütopyasıydı sanki dünya. Son dönemde yaşadıkları olaylar örgüsüne götürmüşken bu sahne onu, çaycı çırağının “gölge etme, çekil camın önünden, hadi işine bak!” sözleriyle kendine gelmişti. Çöpte bulduğu boş ahşap lokum kutusundan derme çatma yaptığı lostra sandığını omuzuna alarak uzaklaşmıştı kahvehanenin önünden. Üç yıldır aynı sandıkla boyacılık yapıyor, gözü gibi bakıyordu rızkını kazandığı ekmek teknesine. Yolda giderken boğazına bir iple taktığı babasından kalan opal taşlı yüzüğünü öptü. Yıllar önce Hamidiye çarşısından birlikte almışlardı da babası söylemişti yüzükteki bu koca taşın rüya taşı olduğunu. Babasının vefatından sonra ondan kalan son hatıra olarak her an yanında taşımaya karar vermişti onu. Ne zaman başı sıkışsa, hayal âleminde iyilik düşleri kurar, babasını yaşatırdı o âlemde ve seslenirdi ona. Yine öyle yapmıştı. “Biliyor musun baba? Opalist duyguların renklerini boynuma doladığı, tennure girdabındaki çorak derviş saçlarındı çöldeki gri derinlik. Oysa! Oysa omuzumda etekleri rüzgâr doğuran semazen, rahmet tohumları saplıyordu bakışlarıyla bulutlardan kumlara...”

Suriye’deki savaşta babasını kaybedip, annesi ve küçük kardeşleriyle İstanbul’a geleli üç yıl olmuştu. Oradaki mahallesinde yaşayan ve onlarla aynı kaderi paylaşan komşuları ve akrabalarıyla birlikte, Fatih’in aşağı kesimlerinde küçük bir daire tutmuşlardı. Yaklaşık otuz nüfus, üç odalı dairede yakınlık derecesine göre ayrı ayrı odalarda üst üste, yan yana yaşamaya çalışıyorlardı. Annesi fabrikalarda temizlik işleri yapıyor, Enes de kira ve geçim endişesiyle çatlamış küçücük elleriyle kocaman ayakkabılar boyuyordu köşe başlarında. Küçücük yaşına rağmen; “Ben hiçliğimi anlarsam ancak O’nun ‘herşey’ olduğunu bilirim... Pişmek lazım, yanıp kül olmak, hiç olduğumuzu anlamak, kul olmak lazım... O zaman Allah’ın küllişey’ olduğunun farkına varabilirim ve O bana ‘herşey’ olarak istediğim herşeyi verir,” diye diye sallıyordu fırçasını, cilaladığı ayakkabılara. Her köşe başından kovulduğunda kendisine yeni bir köşe başı buluyordu rızkının peşinde bu düşüncelerle. Annesi de üç yıllık sürede defalarca iş değiştirmiş, sabit bir yerde kalamamıştı. Şu anda yeni bir iş arayışındaydı.

En son çalıştığı fabrikadan, “beni nikâhınıza alın, para pul istemem, yeter ki çocuklarıma bakın, siz de günaha girmeyin, beni de günaha sokmayın!” dediği için kovulmuştu. Zira girdiği bütün fabrikalarda, çalışanlar veya patronlar tarafından elle, sözle, gözle tacize uğramış, bunun için sık sık iş bırakmış, günaha girme tehlikesinden dolayı böyle bir çözüm bulmaya çalışmıştı. Duyduklarına göre dinle, imanla alâkası olmayan insanlarsa direkt yanlarında çalışan Suriyeli kadınlara para karşılığında veya iş karşılığında birlikte olma teklifinde bulunuyorlardı. Hâlbuki çalıştığı işyerlerini seçmeye özellikle dikkat ediyor, namazında, abdestinde, dindar insanların yanında çalışmayı tercih ediyordu. Buna rağmen yapılan tacizler, canından bezdirmişti onu. Bulduğu çözüm, ayet ve hadislerden aklında kalan cariyelik müessesinin kendince günümüz fetvasıydı ona göre. Çünkü muhacir olmanın sünnet sevabına karşılık, ensar olmanın kırık dökük meali, zihnindeki akarsuları çağlayanlara çeviriyor, şiddeti bilinmeyen zelzeleler doğuruyordu beyninde.

“Gerçek müminler, Müslüman mahallesinde salyangoz satan Müslümanlardan nasıl kurtulacak ve İslâm âlemi, kendini dindar zanneden dinidarlar oldukça nasıl rahata kavuşacak?!.” diye bitiriyordu sözlerini derdini anlatırken. Enes de bütün bu olanları, annesi, birlikte kaldıkları akrabalarına söylerken duymuştu. Çok kızmıştı, çoook. Ama o daha küçücük bir çocuktu ve maalesef elinden bir şey gelmiyordu.

O gün kahvehanenin önünden kovalanınca, tramvay yolunu takip ederek Eminönü’ne gitmeyi kafasına koymuştu. Vapur iskelesindeki kalabalıkta nasıl olsa çokça ayakkabı boyayabilir ve annesine giderek, “anneciğim senin çalışmana gerek yok artık, bak ben çok para kazanabiliyorum!” diyebilirdi.

Hayal dünyasında kurduğu büyük adamlık düşlerine, Kur’an’dan bildiği ayet ve duaları ekleyerek gidiyordu Eminönü vapur iskelesine doğru…

“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler. Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki sırf kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azap vardır. Hem onlara: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde: “Biz ancak ıslah edicileriz” derler. İyi bilin ki, onlar ortalığı bozanların ta kendileridir, fakat anlamazlar. Onlara: “İnsanların inandığı gibi inanın!” denilince, “Biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?” derler. İyi bilin ki, asıl beyinsiz kendileridir fakat bilmezler. Onlar, iman edenlere rastladıkları zaman: “İnandık!” derler. Fakat şeytanlarıyla yalnız kaldıkları zaman: “Biz, sizinle beraberiz, biz sadece onlarla alay ediyoruz” derler. Asıl, Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde serserice dolaşmalarına mühlet verir. İşte onlar o kimselerdir ki, hidayet karşılığında sapıklığı satın aldılar da, ticaretleri kâr etmedi, doğru yolu da bulamadılar. Onların durumu, bir ateş yakanın durumu gibidir. Ateş çevresini aydınlatır aydınlatmaz, Allah onların gözlerinin nurlarını aldı ve onları karanlıklar içinde bıraktı, artık görmezler.” (Bakara, 9-17)

***

Levent ve Adnan, Konya’dan bir iş gezisi için İstanbul’a gelmişlerdi. Onca zenginliklerine rağmen ucuz diye otobüs yolculuğunu tercih etmeleri güya tasarruf bilinçlerinden kaynaklanıyordu. Avrupa Yakası’ndaki işlerini bitirdikten sonra boğazın tuzlu, nemli ve serin havasını almak için Harem’den otobüse binmeyi akıllarına koymuşlardı. Eminönü Camiinde ikindi namazlarını kılıp, iskeledeki bilet gişesine yanaştılar. Adnan para dolu cüzdanını çıkararak iki jeton aldı karşıya geçmek için. Gişeye verdiği 100 liralık banknot, gişe görevlisinin canını sıkmıştı. Çekmecede ne kadar bozukluk var, hepsini vermişti Adnan’a para üstü olarak. Jetonun birini Levent’e verdi, diğerini de bozukluklarla birlikte cebine koydu Adnan. Pantolonunun cebini bozukluklarla doldururken saatine baktı. Daha erkendi. Vapurun hareket etmesine 20 dakika vardı. Etrafına bakındı ve boş gördüğü bankı Levent’e göstererek; “İstanbul’a gelip de balık ekmek yememek olmaz. Şuraya oturup balık ekmek yiyelim, daha zamanımız var,” dedi. Oturdukları bankın yanındaki balıkçıya, balık ekmek ve turşu suyu siparişi verdiler. Balık ekmek geldiğinde bedelini cebindeki bozukluklarla ödedi Adnan. Yere dökülerek yuvarlanan bozuklukları tek tek hafızasına kaydettiği şekilde topladı yerine otururken.

“Elhamdülillah! Allah’ın ne güzel nimetleri var değil mi? Bak deniz, hava, balık, turşu suyu… Harika değil mi?”

“Evet hamdolsun. Rabbimize ne kadar şükretsek azdır.”

Tam o esnada Adnan’ın gözü yerde az ilerde ışıldayan jetona takılmıştı. Yeni çiselemeye başlayan yaz yağmuru ve üzerine düşen güneşle birlikte ışıl ışıl parlıyordu jeton. Hemen yerinden kalkarak jetonu aldı ve söylenerek yerine oturdu.

“Birisi jetonunu düşürmüş. Şunu bir garibe verelim de nasiplensin.”

Gözleriyle etrafı kolaçan ederken, iskelenin girişindeki köşede ayakkabı boyamaya çalışan çocuğu gördü. Göz göze geldiklerinde eliyle işaret ederek:

“Hey ufaklık gel bakayım buraya!” dedi.

Yerinden kalkan çocuk koşar adım gelmişti yanlarına.

“Boyayalım mı abi?”

Adnan çocuğun başını okşarken konuşmaya başladı.

“Yok, ayakkabı boyatmayacağım, al şu jetonu. Hem sana hediyem olsun, hem sadakam olsun. Adın ne bakayım senin?”

“Enes… Enes benim adım.”

“Maşaallah! Ne güzel ismin var senin. Hadi bakalım, şimdi git sandığının başına, ıslanma yağmurda, ayakkabıları boyamaya devam et.”

Adnan’ın başından savarcasına ama çok güzel bir eylem yapmanın rahatlığıyla yerine gönderdiği Enes’in sevinçten gözleri parlamıştı. Daha önce o kadar merak etmesine rağmen karşı kıyıya hiç geçmemiş, vapura hiç binmemişti. Jetonu cebine koyarken, “yarın karşı kıyıya geçer orada boyarım amcaların ayakkabılarını” diye iç geçiriyordu. Adnan, Levent’e dönerek devam ediyordu sözlerine.

“Bak! Ayakkabı boyayarak ailesinin geçimine katkıda bulunması bir çocuğun ne kadar güzel değil mi? Bizim çocuklarsa ekmek elden su gölden yaşayıp gidiyorlar işte…”

Levent de bildik bir eda ile kafa sallıyor, tasdikliyordu Adnan’ın söylediklerini.

Enes, iskele binasının gölgeliği altına çekilmiş, boyadığı çatlak ayakkabıları fırçalarken hüznünü serinletemeyen yağmur kokusunu içine çekiyor ve söyleniyordu. “Bazen öyle olur; dışarda yağmur yağarken sığındığın yerde sırılsıklam olursun, okyanus derinliklerindeki mercan kayalıkları gibi...”

Bu esnada iki kafadarın balık ekmek ve turşu suları bitmiş, vakit gelmişti. Ellerinde kalan balık ekmeğin sarılı olduğu kâğıt parçalarını karton bardağın içine koyup buruşturdular ve az ilerdeki çöp kutusuna gitmeye üşenip, bankın altına attılar ikisi birden. Yerlerinden kalkarak turnikede sırada bekleyen kalabalığın arkasına yanaştılar. Sıra onlara geldiğinde Levent cebindeki jetonu çıkartarak otomatik bariyerin haznesine attı. O açılan turnikeden karşıya geçerken, Adnan da cebindeki onlarca bozukluk içinden jetonu arıyor ama bulamıyordu. Birden köşede ayakkabı boyayan Enes’in yanına doğru hamle yaptı sıradan çıkarak. Levent, şaşkın gözlerle arkadaşını izliyordu. Avuçlarındaki bozuklukları tekrar cebine koyarken dikilmişti Enes’in başına. Enes başını kaldırıp yüzüne yansıyan güneşin ışıltısından gözlerinin birini kapatarak baktı Adnan’a.

“Sana az önce verdiğim jetonu ver bakayım. O jeton benden düşmüş…”

Levent gibi Enes de şaşırmıştı başına dikilen koskoca adamın söyledikleri karşısında.

“Ama amca ben onunla yarın…”

“Hadi uzatma! Vapuru kaçıracağım senin yüzünden. Benden düşmüş o jeton, ben de başkası düşürmüş zannetmiş, haram olur düşüncesiyle vermiştim sana…”

“Az önce gördüm, senin çok paran var, bir tane daha jeton alabilirsin gişeden.”

“Sana mı soracağım ne yapacağımı. Benim paramda gözün mü var, hem sana ne? O jeton benim ve tekrar istiyorum işte, ver çabuk jetonumu…”

Enes, yarına dair kurduğu hayalleri aklından çıkarırken bir yandan da cebinden çıkardığı jetonu Adnan’a uzatıyordu. O an annesinden duydukları akıl sahiline vuruyordu, martıların kanat sesleri ve iskeleye vuran dalgaların sesleri arasından:

“Gerçek müminler, Müslüman mahallesinde salyangoz satan Müslümanlardan nasıl kurtulacak ve İslâm âlemi, kendini dindar zanneden dinidarlar oldukça nasıl rahata kavuşacak?!. Nasıl?”

Şener İşleyen Arşivi
25 Sayı: 25 - Ekim 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler