/Hiçbir yazar kendini yazmaz ama yazdıkları yaşadıklarıdır!/
Günlerden Pazar’dı, kimse yoktu koskoca sanayi sitesinde. Ama o, benim için dükkânını açmış, basılacak kitabım için ön görüşme randevusu vermişti. Dükkânın yerini bilmediğim için telefonda beklemem gereken yeri söylemişti. Kendisi mi gelecek, yardımcılarından veya personelinden birini mi gönderecek diye düşünürken adım adım yaklaştığını fark ettim. Sosyal medyada paylaştığı resimlerinden tanımıştım gelen kişinin o olduğunu.
Onu ilk gördüğümde; omuzuna kadar inen saçları dağınık, salaş denebilecek tarzda giyimli, elleri cebinde, başı yerde öylesine gezintiye çıkmış bir hâli vardı. Heskop Sanayi Sitesi’nin ortasındaki caminin önünde, yere sabitlenmiş banka oturmuş onu bekliyordum söylediği gibi.
Başını kaldırıp beni gördüğünde ilk sözü; ‘Ben, benden yaşlı ama benden yakışıklı kişilerin kitaplarını basmıyorum!’ olmuştu. Sonrasında yüzünde beliren tebessüm ve sıcak hoş geldin tokalaşmasıyla, içine düştüğüm şaşkınlık ve gerginlik kuyusundan çıkarmıştı beni. Sonrasında, geldiği üzere dönüp ‘hadi gidelim!’ dedi kısaca. O önde ben arkasında hiç konuşmadan gittik birkaç sokak ötedeki dükkâna. Girdiğimizde kimse yok gibiydi içerde ama o kapıyı açık bırakarak gelmişti beni almaya. Kapının olduğu yer hariç dört duvarda, tavana kadar monte edilmiş raflar ve tıka basa kitap… Yerlerde, içleri kitap dolu koliler. Zannımca alt kat da öyle. Daracık merdivenden üst kata çıktığımızda, bir yayın evi sahibinin odası denilemeyecek kadar dağınık bir ortam karşılıyor beni. Odada üzerleri kitap, evrak, fatura, afiş vs dolu üç masa var. En başköşedeki masa ona ait. Önünde yüzleri eskimiş, iki deri koltuk. O, döner sandalyesine oturunca ben de bilgisayarın karaltı etmediği koltuğu seçiyorum kendime oturmak için. Ama tam oturmaya yeltendiğimde yanına çektiği sandalyeyi işaret ederek; ‘şöyle gel!’ diyor, ‘romana son kez göz atalım…’ Mutfaktan gelen tıkırtıyla oradaki kişiye sesleniyor. ‘Oğlum! İki çay kap getir, misafirimiz var!’ İçerden genç bir ses; ‘Kalk kendin al!’
Endülüs Medeniyeti’ne hayranlığından olsa gerek oğlunun adını Endülüs koymuş. Adı gibi güçlü, gururlu, heybetli, yakışıklı, 15-16 yaşlarında bir genç Endülüs. Ama yine adı gibi dik başlı, vurdumduymaz. Ondan, ‘kalk kendin al!’ cevabı gelince sessiz ve sakin kalkıp getiriyor çayları müstakbel patronum.
Uzatmayayım! İçerik, dizgi, kapak resmi, spot cümleler, arka sayfa, sözleşme şartları derken bir-iki çay içimi kadar zaman diliminde bitiyor işimiz. Baskıya hazır dosya… Ben gitmeye hazırlanırken; ‘Kendini mi yazdın romanda?’ diyor. Dosyayı okuduğunu bildiğim hâlde; ‘Hayır! Yusuf peygamberin hayatını yazdım,’ diye cevap veriyorum. Ve o ana kadar duyduğum en anlamlı sözü söylüyor: ‘Hiçbir yazar kendini yazmaz ama yazdıkları yaşadıklarıdır!’
Samimi bir vedanın ardından ayrılıyoruz. Sonrasında defalarca görüşüyoruz, konuşuyoruz. Fuarlar, organizasyonlar, imza günleri, ikinci, üçüncü baskılar, yeni romanlar, dosyalar vasıtasıyla. Aramızda yaklaşık sekiz yüz kilometre olsa da sırdaş, dertdaş, arkadaş oluyoruz. Çokça gülüp, zaman zaman ağlıyoruz kısa süren görüşmelerimizde. Merak ettiniz değil mi? Söyleyeceğim… Hatta ben değil, o anlatacak kendisini yaptığımız sohbetlerde, yazdıklarında aklımda kaldığı kadarıyla. Her ne kadar; ‘Hiçbir yazar kendini yazmaz!’ dese de yaşadıklarını yazıp, anlatıyordu o da sosyal medya sayfalarında. Başından iki evlilik geçmiş, ikisi de şizofren çıkmış. Psikolog değil ya, sabredememiş boşamış. Her birinden birer çocuğu var. Biri Endülüs, diğeri daha küçük bir kız. Velayetleri babalarında…
Adı Âdem… Hem insan olsun, yaşayarak, hata yaparak, tövbe ederek hayatın gerçeklerini öğrensin diye, hem de ölümlü olduğunu unutmasın diye koymuş adını babası Âdem diye. Beş çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu… ‘Bu hayatta birinci gelemeyeceğimiz, dünyaya gelişimizden belli,’ diyor. Babası madenci. Dedesi de öyleymiş. Ömürleri yerin yüzlerce metre altında kapkara bir mahzende kazma kürek sallamakla geçmiş. Hiç isyan etmemişler. Ama ‘çocuklarım bu karanlıkta kaybolmasın’ diye asgari ücret kadar bir maaşla beş çocuğunu okutmaya çalışmış babası. Dedesinden başlayalım isterseniz. Anlatmıştı bir keresinde Âdem:
“Ne zaman aşklar kolaylaştı, eski tadı kalmadı galiba. Aşkı güzel yapan yolunda çekilen zahmet, uğruna dökülen gözyaşları değil midir? Dedemin babaannemi nasıl saf ve temiz bir duyguyla sevdiğini anlatayım... Yok, yoksul yaşadıkları uzun yıllar, hep o sevgileri ile ayakta kalmışlar. Anlatırdı dedem:
‘Askere gittiğinde tam da İkinci Dünya Savaşı meselesi patlak veriyor. Ondan sebep yedi sene askerlik yapıyor. Savaş olabilir diye terhis olamamış bir türlü. Parasızlıktan da ne izne gelebiliyor ne de bizimkiler ona gidebiliyor. O da bir mektup ile hasretini gidermek istiyor. Da kime yazdıracak, kendisi okuma yazma bilmiyor. Neyse uzun uğraşlar sonunda altı aylık askerken mektubu yazıp gönderiyor. Çaycuma’nın Perşembe beldesinin küçük bir köyüne mektup taa altı ayda gidiyor. Mektup geliyor ama ne mektubu okuyacak kimse var, ne de cevap yazacak. Mecburen Ramazanları gelen, Hatip diye belledikleri hocayı bekliyorlar. Hoca geliyor yarım yamalak okuyup yazıyor karşılığında bir mektup. Muhtar da beş çuval mısır karşılığında postalıyor merkeze gidip. Aynı şekilde altı ayda giden mektubu da dedemin okutması yazdırması bir altı ayını daha alıyor.
Yedi yıl içinde toplasan iki-üç mektup zar zor yazılıyor ve hasret gideriliyor. Dedem geri geldiğinde çocuklar aç susuz büyümüş, hayvanlar ölmüş, tarlalar perişan olmuş bir şekilde karşılanıyor. Memleketi savaştan uzak tutuyorlar belki ama kendi memleketlerini kendi evlerini adeta bir savaş yerine dönmüş şekilde buluyorlar.
O zamanlar, mısırın somağını yani tanelerini aldıktan sonra kalan parçasını el değirmenlerinde öğütüp ekmek yapıyorlar. Ama o kadar sert oluyor ki ancak sıcak suyla ıslayıp, yumuşattıktan sonra yiyebiliyorlar. Oralara fazla girmeyelim mevzu dağılmasın. Şimdi soruyorum a dostlar; yedi yılda üç mektupla hasretliği çekilen bir sevda mı makbuldür gönül âleminde, yoksa üç saniyede whatsapp’a yazılan bir ‘I love you’ ile mi söylenilen aşktır evla olan?”
Aslında Âdem, pek de günümüzde yaşanan aşklara inanmayanlardan. Başından geçen kötü iki evlilik ve sonrasında yaşadığı vuslatsız birliktelikler onu aşkın girdabından fırlatmış dışarı. Şimdi belki korkusundan girmek istemiyor o girdaba, belki de aşka gerçekten inancı kalmadı.
Başka bir sohbette devam ediyor Âdem kaldığı yerden:
“Zordu o şartlarda çocuk büyütmek, geçinmek... O yüzden on iki saat çalışıp geldiği madenin servisinden iner inmez eline yine kazma küreği alırdı babam. Tarla, bahçe işlerine koşardı, sonra inşaatlara... Elinden her iş gelirdi. Kuyu kazardı, beton direkler yapardı. Mezar taşları, merdivenler, ne varsa bir adamın elleriyle yapabileceği... Gençti, kuvvetli ve umutlu. İki-üç saatlik uykuyla her sabah yeniden madene giderdi. Aybaşlarında kazandığı parayı bizlerin okul masraflarına dağıtır, borçla diğer ayı çıkarmaya çalışırdı. Ama kendisine gelip borç isteyen kimseyi de geri çevirmezdi. Şu gözlerim borç aldığı parayla borç verdiğine şahit olmuştur defalarca. O alınan paraların geri getirildiğini hiç görmedim, babamın lafını ettiğini de... Bilenler bilir karavanda yaşarım çoğunlukla ve kışın soba yakarım. Sobanın küllerini temizlerken mutlaka içinde tam yanmamış kömürler ayırırım ve tekrar yakarım, babamdan gördüğüm gibi.
Bilirim ki o, milyonlarca yıl toprağın altında bekleyip kömür olmuş bir taş parçası değildir sadece. Nice babam gibi adamların alın teridir. Nice Soma’daki çocukların, eşlerin, annelerin gözyaşıdır. Ekmek kadar aziz aşk kadar hürmetlidir gözümde.”
Evet! Âdem bir karavanda yaşıyor oğluyla birlikte. İki üniversite aşındırmış, üçüncüsünde eğitimine devam ediyor hâlâ. Bugüne kadar, sadece kendisine ait yayın evinde yüzlerce eser basmış. Çok para kazanmış, çok kez batırmış kazandıklarını. Ticaret ve ekonomi bilmediğinden değil, babasından ona kalan iyi niyet mirasından… Zira o, ekonomiyi daha küçücük yaşlarında gazetelerin ekonomi sayfalarıyla öğrenmişti.
Evi-barkı, malı mülkü olduysa da idealist projelerde batırmış çoğunu. Yılmamış, yanına kardeşlerini almış, daha sonra onlara da birer tane yayınevi açmış. Kardeşleri, Âdem’den çok para kazanıyor kitapları çok satan yazarlar bularak. Ama Âdem’in parada pulda gözü yok. Öyle ismi bilindik yazarlar da aramıyor kendine. Hatta para vermeden kitabını bastırıp, yüzde elli teliflerini alıp hâlâ borcunu vermeyenler bile var ve Âdem yine de onların yeni kitaplarını basmaya devam ediyor aynı şekilde. ‘Güzel edebiyat yapsın, amacı olsun, ideali olsun yazdıklarının ve okurlarının ruhlarına dokunsunlar yeter diyor.’ Onun için okumak ve yazmak fiili, dünyadaki en kıymetli elmastan daha değerli.
Daha küçük yaşlarda başlayan okuma ve yazma serüveni onu çok yükseklere taşımış aslında geçmişte. Radyoculuk yapmış, koskoca ulusal kanallarda haber editörlüğü, yayın yönetmenliği yapmış ve ünlü anchormanların haber metinlerini yazmış. Birçok edebiyat dergisinin çıkmasına vesile olmuş, yayın kurulunda bulunmuş. Onlarca kitabı var kendisinin kaleme aldığı. Peki, nasıl mı başlamış bu okuma-yazma serüveni? Yine kendisinden dinleyelim:
“Zonguldak’ın küçük bir madenci köyündeydim. Okuyacak kitabın esamesi bile yokken ben, ‘kitap kitap’ diye köyün çöllerini turluyordum. Çölünü değil ama pazarını… Her hafta Pazartesi günleri pazarımız olurdu. Şimdiki nesil pek bilmez, o zamanlar plastik poşetler yoktu. Meyve sebze gazete kâğıtlarından yapılan keselerde verilirdi. İşte o pazarlardan arda kalan gazete parçalarını toplar, okumak için eve götürürdüm. Özellikle yağmurlu günlerde çamurlanan gazete sayfalarını evde soba borularına sarar kurutur okurdum. Tabi oda kirlendiği için anne eli direkt kulaklara uzanırdı. Annemin tek kızdığı evin kirlenmesi değildi elbet. Sabaha kadar bulduklarımı okuduğum için gözlerimin bozulacağını söyleyip geceleri ışığı kapatıp, zorla yatırırdı. O zamanın pazarcıları da nedense hep ekonomi sayfalarından kese yaparlardı. Muhtemelen spor, haber, magazin sayfaları okunuyor, ekonominin kimse yüzüne bakmıyordu.
Bir keresinde muhtemelen yıl dönümüydü, İkinci Dünya Savaşıyla ilgili iki sayfalık bir yazı bulmuştum. Müthiş hoşuma gitmişti ama anne okutur mu? Yat çabuk kapat ışıkları, nidası peş peşe gelince mecbur yattım. Ama gözüme uyku değmiyor bile. Ses yapmadan kalkıp el yordamıyla babamın el fenerini buldum. Odada açınca baktım dışarı ışık veriyor. Doğru kanepenin altına girdim. Onu orada öylece okuduktan sonra uyuya kalıp sabah yine anne sesiyle uyanmayayım mı: ‘Herif bu yine direğin oraya gazete okumaya gitmiş, kim bilir nerde yattı?’ Bilmiyor ki önünde durduğu kanepenin içindeyim. Ama annem her zamanki gibi yine haklı çıktı, gözlükler dört numara.
Benim gazete parçalarından sonra en çok okuduklarım ilaç kutuları ve prospektüsleriydi. Kitap olmayan bir köyde ben, ev ev dolaşır ilaç kutuları okurdum. Misafirliğe gittiğimiz evde özellikle yaşlı varsa hemen masaların üzerine bakardım. Mutlaka küçük bir dantel parçasıyla üzeri kapatılmış bir bardak suyun yanında sıra sıra dizilmiş ilaç kutuları olurdu. Zaten dedem ve ninemin ortalama 30-40 kutu ilacı devamlı masanın üzerinde eski bir bisküvi kutusunun içinde dururdu. Cuma günleri de ilçemiz Çaycuma’nın pazarı olurdu. Hastaneye gidecek olanlar genelde Cuma günleri Çaycuma’daki hastaneye gider, ilaçlarını alıp gelirlerdi. Biz köyün çocukları ilçeden gelen o eski otobüsleri, sevgiliyi bekler gibi beklerdik. Diğerleri şeker, çikolata falan beklerken ben ilaç kutuları gözlerdim. Zamanla benim bu halime alışan yaşlılar bana hemen ilaçları uzatırlardı. Tabi okuya okuya bayağı bilgim olmuştu. Ağrı görünce ‘senin ağrına iyi gelecekmiş’ amca derdim. Mide yazısı görünce ‘doktor bunu miden için vermiş’ falan derdim. Onlar da ‘Vay be bu yaşta bunları biliyor, büyüyünce kesin doktor olacak’ derlerdi. Kimse bunun okuma aşkımdan olduğunu anlamıyordu. Şimdi düşünüyorum da bir tanesi bana ‘bu çocuk okumayı seviyor’ deyip bir kitap alıp getirse, benim için nasıl kutsal bir insan haline dönüşürdü o zaman.
Bu güne kadar abartısız yüzbinlerde çocuğa kitap dergi dağıttık. Özellikle de ihtiyaç sahibi okullarda… Benim için fuarlarda, parası olmayan ama gözlerinden okuma aşkı okunan çocuklara kitap hediye etmekten daha güzel bir şey olamaz.
Kitap olarak okuduğum ilk esere gelecek olursak… Her şey bir ceviz yaprağı ile başlamıştı. Kardeşim ve mahallenin yaramaz haytaları kurumuş ceviz yapraklarını ince ince kıyıp, kâğıtlara sarıp puro niyetine içiyorlarmış. Haytalar kardeşime şaka yapmak için içine barut koymuşlar. Tabi bizimki içip barut ağzının içinde patlayınca bütün solunum ve yemek yolları yanmış. Bunu öğrenen babam da kızgınlıktan onu hastaneye götürmemişti. Ama dedem gelip fırçayı basınca, mecburen Zonguldak’taki hastaneye gittiler. Mesele bayağı ciddiymiş aslında, bir aya yakın hastanede kaldı kardeşim. Orası çok önemli değil asıl hikâye hastaneden geldiği gün başlıyor.
Kardeşim tam yılbaşı gecesi hastaneden eve geldi. Hastanede birisinden kalan, ‘Demir Adam’ çizgi romanı da elinde... O zamana kadar kitap görmemiş bendeniz, onu görünce kırmızı görmüş boğa gibi durmadan almaya çalışıyorum ama kardeşimde inat mı inat vermiyor bir türlü.
İnanın o yılbaşı gecesi zaten evde amcalar, yeğenler var, geçmiş olsuna gelenler var, ev tıklım tıklım. Çaylar demleniyor, mısırlar patlatılıyor. Televizyonda herkes dansöz seyrediyor ama ben gözümü kırpmadan kardeşime bakıyorum. Bir an önce uyusun da elinden alayım diye. O da hastanede uyumuş bir aydır, uyumak bilmiyor. Programlar bitti, misafirler gitti, evde herkes uyudu. Sadece kardeşim, annem ve ben uyumuyoruz. Anneciğim de, ‘Oğlum ver Âdem okusun sonra hemen alacam ben sana,’ gibi şeyler söylese de bir kere inat etmeye başlamış kardeşim, ne Nuh diyor ne peygamber.
Pes etmedim, sobanın o sıcacık arka kısmında gözlerimden uyku aka aka bekledim. Belki de gün ışımaya başlamıştı ki bizim biraderin kafası düştü, uyumaya başladı. Yavaşça yatağına gittim, usulcacık elinden aldım. Belki uyanır da ağlar sızlar vermek zorunda kalırım diye hemen başka bir odaya geçtim. Ocak ayının o soğuk gecesinde nefes almadan okudum. Muhteşem bir hazine keşfetmiş kâşif gibiydim. Şimdi ne zaman TV’de Demir Adam filmine denk gelsem hemen dişleri takırdayarak kitap okuyan o çocuk aklıma düşer.
Yazım serüvenime gelince… Ben aslında bir öğretmenin eseriyim. Okulumuza yeni tayin olan edebiyat hocamız bir kompozisyon sınavından sonra sınıfımıza geldi: ‘Âdem kim?’ diye sordu. Korka korka ‘benim’ dedim.
‘Bu kompozisyonun çok güzel… Arkadaşlar eminim bir gün Âdem arkadaşınız yazar olacak, iyi bir yazar olacak. Tebrik ediyorum. Yazısını o mu okusun ben mi?’ dedi.
Bütün sınıf; ‘Âdem okusun hocam!’ deyince, ben okudum titreye titreye. O güne kadar çok okuduğum ve okul gazetesini falan hazırladığım için tebrik aldığım öğretmenlerim oldu tabi. Ama o öğretmenim bana nokta atışı yaptı. O günden beridir durmadan yazıyorum. Onlarca kitaba, yüzlerce dergiye, binlerce yazıya imza attım. İçimdeki yazma aşkıma destek veren bir öğretmene borçluyum bunu.
Maden işçisi bir babanın oğlu olarak doğdum demiş miydim? Beş kardeştik. Hepimiz de okula gidiyorduk. Orta üçe gidiyordum. Köyümden uzakta ilçede okuyordum. Babam ayda bir kere, maaşını alır almaz geliyor, ev kiramızı ödeyip, biraz harçlık bırakıp gidiyordu. Çoğunlukla hazır çorba, makarna gibi ucuz yiyecekler tüketiyorduk kardeşimle.
Okul başlarken bir sene pantolon ceket, öbür sene ayakkabı alıyorduk. O sene ayakkabılarımın ikinci yılıydı. Ayağıma küçük geldiği için birkaç yerinden patlamıştı. Ve en sonunda tabanı tamamen ayrılmış, sadece topuk kısmı tutuyordu. Önceleri iple bağlardım ama okula gelene kadar ip kopuyordu. Sonra yapıştırdım, o da yağmurlu günlerde açılıyordu. Okul içinde ayağımı sürüyerek yürüyordum ki ayakkabının ayrık tabanını kimse görmesin. Kimse görmedi. Belki de kimse görmek istemedi.
Sadece Fen Bilgisi öğretmenimiz Fikret Bey bir gün derste beni tahtaya kaldırdı. Ayağımı sürüdüğümü görünce ayakkabımın hâlini gördü. Hiç bozuntuya vermedi. Sonraki teneffüste müdür odasına çağrıldım. Bana ayakkabı almam için yanılmıyorsam o zamanın parasıyla yüz elli milyon lira verdiler. Tabi o zaman paramızda altı sıfır vardı. Okul bitince koşa koşa ayakkabıcıya gittim. Sağ ayağım su içinde kaldığı için sadece sol ile deneyip aldım. Evde temiz çoraplarla giydim ve sabaha kadar mutluluktan uyuyamadım.
Fikret Bey o dönemin hızlı evrimcilerindendi. Her ders evrimi ve Darwin’i anlatırdı. Muhafazakâr bir ilçe olduğumuz için bu yüzden pek sevilmeyen bir öğretmenimizdi.
Yirmi beş yıl sonra düşünüyorum da tüm eğitim hayatımda üç tane öğretmenim kalmış zihnimde ve kalbimde. Çok sevgili ilkokul öğretmenim Özlem Yılmaz, ayakkabımı gören Fikret öğretmenim ve bana ‘Sen bir gün iyi bir yazar olacaksın,’ diyen edebiyat öğretmenim. Diğer ikisi doğal ama Fikret öğretmenim benim yüreğime ufacık bir iyilikle dokundu. Hiç unutamayacağım, her yeni ayakkabı alırken hatırladığım Hocamı.”
Böyle bir çocukluk yaşarken ilçesinden dışarı dahi çıkamayan Âdem, daha sonra dünyayı gezmiş. Allah’ı aramak için yurt dışına kaçmış bir dönem. Ama oralarda yaşadıklarıyla, Allah’ı kalbinde bulmuş Âdem… Bu hikâyeyi burada yazmayacağım! ‘Aşkperest’ kitabını bulun okuyun. Yine de küçük dokunuşlarla ipucu vereyim, buyurun yine o anlatıyor:
“Geçmiş zaman olur ki hayali cihana değer! demiş büyükler. Elbet bir bildikleri vardır. Eski fotoğraflar sadece fotoğraf değildir. Hayatın bir anını dondururken aslında tüm zamanı da dondururlar. Romanın orta yerinden bir sayfa ya da filmin sonundan bir kare gibi...
İşte benim bu halim de ilkokul son sınıfta okul yarışmasına katılmış Âdem’in hâlidir.
Beyaz yaka siyah önlük altında muhtemelen bir kaç beden bol pantolon ve ayakta kara lastik. Bakışlarda hafif bıçkınlık hâli sezilse de dokunsalar ağlayacak moddayım. Çünkü ömrümde ilk defa köyün dışına çıkmışım. Spor salonunda sekiz-on okulun öğrencileri, velileri tıklım tıklım. Tıpkı Hababam Sınıfı’ndaki yarışma sahnesi gibi masalara kurulmuşuz. Yanımda iki kız öğrenci: Sadife ve Gülay. Uzatmayayım, heyecandan ölüyorum. Bir de bizim köyün enteresan adamı Satılmış o zaman tam bir fırlama. Amigoluk yapıyor. ‘Âdem, Âdem…’ diye tempo tutturuyor, beni yerin dibine sokuyordu. Yarışma başladı, sorular peş peşe geliyor. Ben Don Kişot’un yel değirmenlerine saldırdığı gibi saldırıyorum cevaplara. Sonunda bütün okulları tek tek devirdik. Çaycuma şampiyonu olarak il çapındaki yarışmaya katılmaya hak kazandık. Aman Allah’ım bizim çocuklar delirdi. Otobüse kadar beni omuzlarda taşıdılar.
Köylüler de haberi almışlar, köyün girişinde toplanıp bizi tebrike gelmişlerdi.
Ben de hava bin beş yüz. Birkaç gün sonra havamız söndü rutine bağladık. Ama asıl il çapındaki yarışma için hazırlanmamız gerekiyordu. Ben hem sabah hem öğlenden sonraki derslere giriyordum. Öğle arasında ve akşam da öğretmenlerimiz beni ayrıca çalıştırıyorlardı. Bunun faydasını o kadar çok gördüm ki. İnanın bir test kitabı çözmeden dershaneye falan gitmeden Türkiye derecesi yaparak ODTÜ’yü kazandım. Bunu tamamen o zamanki harika öğretmenlerime borçluyum.
Bazen durup düşünüyorum da, hayat hikâyemden kendim bile ürküyorum. Zonguldak’ta bir madenci ailesinde başlayan hikâyem, kâh Ankara’nın Yenimahalle’sine savruldu kâh ODTÜ yerleşkesine. Yenimahalle’de yürüdüğüm yola, bir dakika sonra ölümü halen bir sır olan Eşref Bitlis’in helikopteri düştü. O gürültüyü, o canhıraş bağrışları iliklerime kadar yaşadım.
Moskova’nın varoşlarında genzime dolan kurumuş balık kokusu halen duruyor. Nerde bir sefalet manzarası görsem, gelip ağzımı kaplıyor.
Kazablanka’da bir Ramazan akşamı okyanus kıyısında sesleriyle beni mest eden hafızların sesi de hala kulağımda. Bir Kral ile aynı caminin içinde eşsiz nağmeli Mısırlı hafızları dinlediğim doğrudur.
Köln’de küçük bir kasabada yürüyüşe çıktığımız arkadaşımın kızının, yediği dondurmanın çöpünü eve gelene kadar nerdeyse bir saat elinde taşımasını unutamıyorum. O ve onun gibi nice çocuktan dolayı o kadar umut doluyum ki bir gün dünyanın harika bir yer olacağına zerre şüphem yok.
Havayolunda tanıştığım bir kızın ve annesinin evlerinde aylar boyunca beni misafir edip, ücret teklif ettiğimde üzülüp, ‘yoksa biz seni rahat ettiremiyor muyuz?’ deyişlerindeki mahcubiyet, gözlerimin önünden gitmiyor.
Gençliğimde, ‘kahrolsun Amerika!’ sloganları atıp sonra USA topraklarında hiç karşılıksız kapılarını bana açan o kadar çok insan tanıyınca, onların hikâyesini yazacak kelime bulamıyorum.
Floransa’nın o eski ve ihtişamlı sokaklarında yürürken İbrahim Tatlıses’ten; ‘Ayağında Kundura’yı duymanın şaşkınlığı eminim ki benimle mezara kadar gidecek. Tıpkı bir Paris akşamında TV’yi açtığımda kırk yıldır Cüneyt Arkın olarak bildiğim Malkoçoğlu’nun Steve Arkin olarak Bizans askerlerini oklarıyla üçer beşer avladığı sahneyle karşılaşmam gibi.
Fes şehrinde bir akşamüstü camiden çıkan cemaatin hücum ettiği seyyar satıcılardan aldığım şeyin salyangoz çorbası olmasını nereye koysam bilemedim şimdi. Düşündüm de, üç-beş dakikada aklıma üşüşüveren bu sahnelerden sonra kim bana dedirtebilir ‘batsın bu dünya!’ diye. Benim bildiğim dünya harika bir yer. Hakkını veremiyorsak o ne yapsın?”
Âdem, adamın hası, elması… Çok kıymetli benim için. Kütüphanesi olmayan okullara, kütüphane açılsın diye ‘ismini gizleyerek’ gönderdiği kitapların haddi hesabı yok, parası olmayan idealist yazarlara bastığı kitaplar gibi. Hatta Afrika’da, çocuklar suya ulaşsınlar diye açtırdığı kuyuları bile unutmuştur o, tıpkı yaptığı yardımlarla imkânı olmayan çocukları okuttuğu gibi. Çünkü Allah’ı önce kendi kalbinde, sonra iyi insanların kalbinde bulanlardan Âdem. Babası için madenlerdeki kara elmas neyse, Âdem için okumak, yazmak ve okutmak da elmas gibi bir şeydi. Benim için de o öyle…
