Göbek Çukuru
TEMMUZ Sayı: 23 - Haziran 2018

Güneş, sanki o an görebildiği âlemin tüm yükünü yüklenmiş, yorgun ışıklarını artık bir üşümekten, bir ısınmaktan bıkmış Modern Çarşının duvarlarındaki solgun taşlara yansıtıyor ve yansıtırken elem yükünü serpiştiriyordu hararetli bir şekilde etrafa.

Mâlik, kaldırımda seri adımlarla ilerlerken, nefesini kesen tempoyu ağırlaştırması gerektiğini, hatta tarihi caminin otobüs durağına bakan tarafındaki banklarına oturup, birkaç dakika dinlenmesi gerektiğini düşündü. Caddenin sıkışmış trafiğindeki keşmekeş, canhıraş çığlıklarla öten ambulansın siren sesini dahi bastırıyordu, ona yol vermek bir tarafa yer kapmaya çalışan araçların yolu kapattıkları gibi... Nereye gittiğini bilmedikleri bu ambulansta, kimin hastası, kimin yaralısı vardı ki acaba? Belki de yolu kapatanlardan birinin yakınını taşıyordu kim bilir? Bu arada ambulansın arkasından fırsatçılık yaparak hızla giden araçlara gözü takıldı. Hemen ambulansın ardında dörtlülerini yakarak ilerleyen aracın plakası tanıdık gelmişti. “Aah! Baba sende mi onlara uyuyorsun? Yapma, sen bari yapma!” diye mırıldandı.

Mâlik’in önünde; birbirine omuzları, kolları çarparak ilerleyen ve fakat hiçbir şey söylemeden yoluna devam eden robotlaşmış et yığınları, iki zıt yönde koşar adım ilerliyor, selamlaşmak şöyle dursun, çarpışmalarına rağmen görmüyorlar, hissetmiyorlardı birbirlerini. Eskiden bu çarşının esnafı sabah namazını Sultan Selim Camii’nde kılar ve dükkânlarını açarlardı güneşin ilk ışıklarıyla. O saatte bir şey almak için girilen siftah yapmış her hangi bir esnaf; “yan komşum siftah yapmadı, ondan alın lütfen!” diye komşuluk ve uhuvvet duygularıyla nezaketini gösterirdi. Şimdilerde ise dedelerin torunlarına anlattığı anılardan ibaret kaldı bu güzel hasletler.

“Ne çok değiştik!” dedi kendi kendine Mâlik. Sıkılmıştı sanki gördüğü manzaradan, şehrin iğretiliklerinden, yapay ve sanal dostluklardan.

Oturduğu banktan kalkarak koşar adım ilerledi, şehirden kaçmak istercesine parktaki motosikletine bindi ve bastı gaza şehrin dışındaki Meke Gölü’ne doğru. Son okuduğu kitaptaki sözler aklının kıyılarına vuruyordu. “Ben, en kalabalık yalnızlığıma koşuyorum, şimdi kendime hicret ediyorum... Bilirim ki yalnızlığın en kötüsü, yaşamaktır seni anlamayan kalabalıkların ortasında...”

Kum tepeleri arasındaki cüruf yolda, aylar önce kışın çamurunda traktör lastikleriyle oyulmuş çukurlarda lastikleri kaydırmamak için azami dikkat göstererek, düşmeden hedefine ulaşmaya çalışıyordu. Ama böyle bir yolda lastiklerin kaymaması ne mümkün? Beşik amortisörlü motosikleti, girdiği çukurda zikzaklar yaparak fırlatıvermişti onu yılkı atı gibi üzerinden. O da, biraz ötede yana devrilmiş; çalışmaya, lastikleri de dönmeye devam ediyordu. Düştüğü yerden ayağa kalktı Mâlik. Bedenini yokladı. Sol omuzunda hissettiği ağrı dışında bir şeyi yoktu. Yerde yatan motosikletini kaldırarak üzerine bindi ve daha dikkatli sürerek vardı Meke’ye.

Yıllar geçmişti Meke’yi son gördüğünden beri. Gölün suyu kurumuş, bir zamanlar turizm ve kültür dergilerinde “dünyanın nazar boncuğu” diye nitelenen Meke, göbek çukuru gibi kalakalmıştı sahranın ortasında. Ki suyu varken bile öyle düşünür, öyle tasvir ederdi Mâlik burasını.

Meke, asırlar önce sönmüş bir volkan ağzıydı. Kendi halinde bir krater gölüydü. Gökyüzünden bakıldığında, kalın mavi bir halkanın ortasında gri ikinci bir halka ve onun da ortasında küçücük bir mavilik daha... Gündüz güneşin, gece ay ve yıldızların nazar boncuğuydu sanki yeryüzü aynasında. Suyu tuzlu olmasına rağmen, ortasındaki tepecik göçmen kuşlara ev sahipliği yapan ensar gibi kucak açardı gökyüzüne. Yine de Mâlik herkesin aksine ‘göbek çukuru’ derdi Meke Gölü’ne. Bilirdi ki göbek çukuru; merhamet tasıydı, anaların şefkat yayan bilinmez rahmet uydusuydu.

Sol omzundaki ağrı arttıkça belindeki kılıftan çıkardığı sessize alınmış telefonuna bakıyordu arada sırada, aramasını beklediği biri varmış gibi… Defalarca emekli babası aramıştı kayıtlardan anladığına göre. Ama cevap vermek istemiyordu. ‘Eve dönerken ararım, istedikleri bir şeyler varsa alır götürürüm’ diye düşünüyordu. Hem şimdi cevap verse, ‘motosikletten düştüm!’ dese telaşlanabilirlerdi.

Bir an geçmiş günlere, çocukluk ve gençlik dönemlerine, bozkır sahrasının ortasındaki geçmişin; unutulmuş, bugünün eprimiş şehrine gitti hayal dünyasında… Cebinden çıkardığı not defterine, ilham kanatlı meleğin usuna düşürdüklerini yazmaya başladı telefonuna bir kez daha göz atıp, ağrısı artan omzuna aldırış etmeden.

“O zamanlar, kaygılar bu kadar birikmezdi şehrin sokaklarında. Yaşamlar ikide bir hüzün duraklarına uğramaz, güneşler köreltilmezdi taşlarda. Selamlar öyle duru öyle berraktı ki, bir yığın hesabın altında bükülmez, yamulmazdı yılışık ağızlarda. Öfkeler sahiciydi, çağdaş bilim rahiplerinin logaritmik vaazları eşliğinde kırıtmayı öğrenmemişti daha.

O zamanlar, yorgun değildi şehir saatlerin peşinde koşturmaktan. Dingin bir sevinçle kucaklardı şafağı. Denizi olmasa da, oltalar misâli dualar; “ya nasip!” diyerek bırakılırdı kum fırtınalarına. Hep gülümserdi şehir, görünceye kadar gecenin kara peçesini. Gece olunca hüzünlü şiirler dinler, derin soluklara yer açan gözyaşları akıtırdı âşıklar maşuklarının sinesinde. Ve gecenin hükmüne boyun eğerek kadere meftun rüyalara dalarlardı, binlerce tabiri olan fakat muabbiri bilinmeyen…

O zamanlar, evlatların ne zaman bir yarası olsa, hisseder ve sızlardı anaların göbek çukuru, geçerdi evlatların yarası… O zamanlar…”

Durmuştu Mâlik. Yazamıyordu. Gözlerinden damlayan yaşlar, kalemiyle not defterinin ruhuna işlediği harfleri dağıtıyordu beyaz sayfalar üzerinde.

Hayatının hangi zamanına gitti bilinmez, birden; “Sus!” dedi kulağına terennümler fısıldayan meleğine, “sus artık!”

***

1990 kışının ortaları…

Dışarda geceden beri yağan kar, şehrin sokaklarını beyaz bir tül gibi örtmüştü. Öğrenci evinin mutfağından, salondakileri yemek masasına davet edercesine enfes kızartma kokusu yayılıyordu. Sol elinin avucuna doldurduğu dilimlenmiş patatesler, içi kızgın yağ dolu tencerenin hemen üzerinde sıralarını bekliyorlardı kızartılmak için. Diğer elindeki çatalla da, kızarmış patatesleri alıp servis tabağına yerleştiriyordu. Mırıldanmaya başladığı; “Gam zedeyim deva bulmam” şarkısının ‘hey heeeey’ girizgâhı, acılı bir “aaaah!” ile sonlanmıştı birden. Şarkı daha başlayamadan bitmişti. Zira nasıl olduysa olmuş, avucundaki patateslerin hepsi kızgın yağ dolu tencerenin içine düşmüş, sıçrayan yağ, sol elinin parmaklarına boca olmuştu. Saniyeler içerisinde yanan parmakları su toplamış ve dayanılmaz bir sızı başlamıştı. Çığlığını duyan diğer öğrenciler başına üşüşmüş; bir kısmı yarım kalan yemeği yapmaya devam ediyor, diğerleri de pencere kenarındaki karları doldurdukları tası Mâlik’in yanına getirip, elini tasın içine koymasını söyleyerek, acısını hafifletmeye çalışıyorlardı. Çalan telefona koşan Abdûnnur’un sesi Mâlik’i huzursuz etmişti.

“Mâlik! Telefon sana. Annen arıyor memleketten.”

Şimdi parmaklarındaki sızıdan dolayı acı yüklenmiş ses tonuyla ne konuşabilirdi ki? Ne yapmalı, ne etmeli ama cevap vermeliydi. Zaten ayda birkaç kez ancak konuşabiliyordu annesiyle. Koşarak aldı telefonun ahizesini Abdûnnur’un elinden.

“Efendim anneciğim!”

“Nasılsın oğlum, iyi misin?”

“İyiyim anne, bir yaramazlık yok. Sen nasılsın, babam, kardeşlerim nasıllar?”

“İyiler oğlum, hepimiz çok iyiyiz. Havalar nasıl orada, üstünü sıkı giyiniyor musun? Üşümüyorsun değil mi?”

“Havalar güzel. Kar yağıyor dışarda ama soğuk değil. Merak etmeyin n’olur, kocaman adamım ben, çocuk değilim artık…”

“İyi de oğlum, az önce göbek çukurum sızladı. Sana bir şey oldu zannettim… Ve unutma, kaç yaşında olursan ol sen benim çocuğumsun!..”

“…”

“Alo? Oğlum! Orada mısın? Bir şey mi oldu yoksa?”

“Yok… Yok, anne iyiyim bir şey olmadı bana.”

Derslerinin nasıl olduğu ve harçlığının olup olmadığının sorulduğu sorulara kısa cevaplar verirken, aklı annesinin “az önce göbek çukurum sızladı” sözlerindeydi Mâlik’in. Kışın orta yerinde içinde beliren anlamsız yaz sıcağı, tüm bedenini ısıtıyor, sadece parmakları değil tüm bedeni kavruluyordu sanki. Bu kaçıncı sızı, bu kaçıncı bağdı; bitmez, tükenmez, zaman, mekân tanımaz? Ne zaman başına kötü bir şey gelse, ne zaman bir günaha ya da hataya düşecek olsa, ne zaman hastalansa, düşse, şaşsa, yaralansa; bir şekilde annesi arar, hâlini hatırını sorar ve “göbek çukurum sızladı” derdi hep sıladan gurbete aranan tüm telefon konuşmalarında.

***

Tekrar cep telefonunu eline aldı Mâlik. Anısı, annesinin değil belki ama onun göbek çukurunu sızlatmıştı bu kez. Yaşı kırkı geçmiş, evlenmiş, çocukları olmuştu ama annesiyle olan bu görünmez bağ hiçbir zaman kaybolmamıştı. Yazdıklarını, yazacaklarını unutturmuştu içine düştüğü bu hâl. Omzundaki ağrı da şiddetini iyiden iyiye arttırmıştı. Sol eliyle telefonun son arama kayıtlarına bakarken, sağ eliyle de sol omuzunu yokladı. Motosikletten düştüğünde köprücük kemiği kırılmıştı. Kolunu çok hareket ettirmediği için de fazla hissetmemişti. Sol omuzunun boynunla birleştiği yerde, deri altında eline gelen kemik parçasına dokununca anlamıştı bunu. Kemiği hareket ettirince başı dönmeye başladı. Gözlerini göbek çukuru dediği Meke’den göğe doğru kaydırırken, dilinden dökülen sözler, bayılmadan önceki son sözleriydi.

“Aramadı daha. Acaba anneme bir şey mi oldu?”

Şener İşleyen Arşivi