“Sır sandığımda kendime bile açamadığım gizli sıkıntılarım var benim. Mutluluğun beyaz burçlarına saklanmış kardelen hüzünlerim ve endişelerim var… Açamaz hiçbir anahtar, bilemez bilmemeli hiçbir çilingir… Bir ömür o kadar sahte dostla dolmuş ki etrafım, kilidimi kırıp kaçamıyorum, kimseye derdimi açamıyorum… Açsam, açtığım insanlar sır bilmez, anlatır herkese, hatta benim bile arkamdan… Aah Filistin, aah Gazze!.. Neyse… Biliyor musun Selim? Bu sırlar da benimle gömülecek, biliyorum!”
Küçük yaşlarda elim bir trafik kazasında kaybettiği anne ve babasını hatırlamıyordu bile Selim. Yalnız yaşayan ve eskiden imamlık yapan dedesi almıştı onu yanına. O okutup büyütmüştü kıt kanaat geçindiği mülteci maaşıyla. Kendini bildi bileli dedesinin kulakları duymuyordu. Sağır Mehmet Hoca derlermiş ona yakın arkadaşları. Emekli olduktan sonra Gazze’deki köyünden ayrılıp, torununa iyi bir gelecek hazırlayabilmek için Türkiye’ye sığınmıştı. İki yıl önce geçirdiği beyin kanaması neticesinde konuşma yetisini de kaybetmişti. Kulağı duymadığı için yıllardır ona söylemek istediklerini yazarak anlatırdı Selim, şimdi artık dedesi de ona yazarak karşılık veriyordu. Dedesinin ana dili Arapça olduğu için Arapçayı da iyi biliyordu Selim.
İhtiyar dedesinin akşam yazarak eline tutuşturduğu kâğıttaki cümleleri düşünerek ilerliyordu soğuktan buz tutmuş, cam gibi ışıl ışıl parıldayan yolda. Düşmemek için küçük küçük adımlar atıyordu. Çatılardan sarkan sarkıtlar; ağır ağır yükselen güneşin ılık huzmeleri ve güneyden esen lodosun etkisiyle çözülmeye ve kendilerini birer birer yere bırakmaya başlamışlardı. Onlara da dikkat etmeliydi ki ansızın başına düşmesin ve bir felakete yol açmasın. Hem basacağı zeminde kaymamak için yere bakmak, hem de çatılardan gelecek kar kütleleri ve sarkıtlardan korunmak için göğe bakmak ikilemi bedenini sıkmasına neden oluyor, robot gibi yürüyordu kaldırımlarda. Zihnini meşgul eden dedesine ait cümlelerse çok bilinmeyenli bir denklemi daha zor hale getiren şifreler gibiydi.
Bir ara önüne düşüveren sarkıt aniden birkaç adım geri gitmesine neden olmuştu. Parkasının cebinden elini çıkarmasa dengesini kaybedip düşüverecekti. Cebinde bulunan ve gayri ihtiyari avucunda çevirdiği bozuk paralar ve anahtarlar o hengâmede yere saçılmıştı. Tek tek toparlayarak ve aklındaki denklemin şifrelerini çözmeye çalışarak yoluna devam ediyordu Selim.
Dedesinin sağlık masrafları aksamasın diye üniversite masraflarını karşılamak için hafta sonları lüks bir balık restoranında garsonluk yapıyordu. Öğle saatlerinde başlayan mesaisi gece geç saatlere kadar sürüyordu. Nihayet düşmeden, bir yerlerini yaralamadan ulaşmıştı çalıştığı restorana. Hemen üzerini değiştirip çalışmaya başlamıştı.
Akşama doğru restoranı saran alkol kokusundan nefret ediyordu. Ama okuyabilmesi ve dedesine yük olmaması için buradan başka çalışabilecek bir iş de bulamamıştı. Hava kararmaya yüz tuttuğunda, sahile bakan pencerenin önündeki masalardan birine oturan takım elbiseli dört kafadardan en yaşlısı seslenmişti:
“Garson! Şöyle bize güzel bir çilingir sofrası kur bakalım. Lüferler kiremitte, mezgitler tavada olsun, kavunumuz, mezemiz bol olsun. Kadehlerimizi de boş bırakma e’mi?”
Çilingir sofrası… Yemekle içmekle ne alâkası vardı ki bu ifadenin? Masada içki olunca o sofra neden çilingir sofrası adını alıyordu ki?
Bu sorular yumağı içinde mutfakla masa arasında defalarca gidip gelmişti, eksiksiz hazırlamak için uğraştığı ve anlamını bilmediği çilingir sofrasını. Restoranın sahibi masadakilere ‘hoş geldiniz!’ derken, onu tembihlemişti:
“Oğlum bu masanın başından ayrılma, ne isterlerse fazlasıyla getir, eksik etmeyin hiçbir şeyi.” Belli ki patronun tanıdığı zengin müşterilerden bir gruptu bu sonradan görme efendi görünümlü tipler.
Selim, masada hiçbir şeyi eksik bırakmıyor, onların başından ayrılmıyordu. Suları, içkileri, mezeleri, yemekleri, tatlıları eksildikçe tazeleniyordu. Bu arada konuşulanlara da istemeden kulak misafiri oluyordu.
İlk başlarda iş, güç, ithalat, ihracat, ihaleler, tahvil, bono, kredi konulu sohbet vardı masada. Birbirlerinin şirket sırlarını paylaşıp, yardımlaşmaktan ve birlikte büyümekten bahsediyorlardı iş dünyasında. Saatler ilerleyip, dolup boşalan kadehlerin sayısı arttıkça; ucuz kahkahalar, edepsiz şakalaşmalar, kadın kız muhabbeti, aile içindeki problemler ve boş dedikodulara dönüşüyordu muhabbetin seyri. Sigortasız çalıştırdıkları ve çok az para verdikleri Suriyeli işçilerden bahsediyorlardı ara ara. Şirketlerinin yemeklerini ve temizliklerini yapan dul Suriyeli kadınlara nasıl sarkıntılık yaptıklarını anlatıyorlardı birbirlerine pervasızca. Benim Suriyelim daha güzel, senin ki daha güzel tartışması sürüyordu çilingir sofrasında…
İçtikçe açılıyorlar, açıldıkça rezilleşiyorlardı sözümona saygın adamlar. Selim birkaç gün önce gittiği hayvanat bahçesinde, birbirinin elinden yiyeceklerini kapan maymunları hatırladı birden onların bu halini görünce. Maymunlar gibi tuhaf tuhaf el kol hareketleri yapıp, sesler çıkarıyorlardı, birbirinin önündeki mezelere saldırıyorlardı sanki.
Saatler ilerlerken birisi uykusu geldiğini söyleyerek, müsaade isteyip zikzaklar çizerek kalkıp gitmişti masadan. O gittikten sonra diğer üçü onun arkasından konuşmaya başlamışlardı. İflas etmek üzere olduğundan, borç batağında olduğundan, karısından korktuğundan, arabasının modelinin düşüklüğünden, çocuklarının şımarıklığından, işine sahip çıkamadığından ve daha neler neler… Daha birkaç dakika önce işindeki başarılarından dolayı tebrik edip, ona methiyeler düzüyorlardı hâlbuki.
Bir müddet sonra biri daha müsaade isteyerek kalktı masadan. O gidince de onun işlerindeki yolsuzluklar ve aile ilişkileri saçıldı masaya. Hatta masadakilerden en genç ve yakışıklı olanı, giden kişinin karısının kendisiyle ilişkisi olduğuna dair telefon mesajlarını ve fotoğraflarını gösterip çılgınca kahkahalar atıyordu, diğeri onun kahkahalarına eşlik edip ağzından salyalar saçarken.
Demek ki içki sofralarında aklın ve nefsin kilitleri böyle açılıyordu. Bunun için çilingir sofrası deniyordu bu sofralara. Herkes birbirinin bilinmeyenlerini, sırlarını bu şekilde öğreniyor ama ertesi gün uyandıklarında bir şey hatırlamıyorlardı. Sabahın ilk ışıklarına kadar süren iğrenç dedikodu sarmalı ve pespaye dostluk girdabı, restoran sahibinin onları kendi arabasıyla evlerine kadar bırakmak üzere dışarı çıkmalarıyla sona ermişti.
Bedeni de ruhu da çok yorulmuştu Selim’in. Hem saatlerce ayakta bekleyip, koştura koştura hizmet etmekten hem de duydukları kepazelik zincirinden çok yorulmuştu. Masaları toplayıp, temizlik bittiğinde sabah olmuştu. Haki renkli parkasını giyip, kapüşonunu başına geçirdi ve elini ceplerine koyarak ağır ağır evine doğru yürümeye başladı. Dışarda hafiften yağan kar yolda kayma riskini azaltıyordu. Buzların üstü karla kapanmıştı, tıpkı dört kafadarın sırlarının sabah ayıldıklarında baş ağrısıyla kapanacağı gibi. Belli ki hiç biri hiçbir şey hatırlamayacaktı o gece konuşulanlara dair. Yoksa neden bu kadar iğreti bir şekilde konuşsunlardı ki? Ama Selim’in aklındaki dostluğa, arkadaşlığa, sırdaşlığa dair umutların üzerini kapatan siyah sis bulutları nasıl dağılacaktı, nasıl?
Bu düşüncelerle gelmişti tek katlı kerpiç evinin önüne.
Bu saatte dedesi uyuyor olmalıydı. Hem uyumasa bile onu duyamazdı. Üşümüş elleriyle cebindeki anahtarları çıkararak dış kapının kilidine sokmaya çalışıyor ama hiç birisi uymuyordu. Anahtarlardan birisi eksikti. Dün giderken buz sarkıtının düşmesi anında düşürmüş olmalıydı anahtarı. Çaresizce geri döndü. Çalıştığı restoranın yanındaki çilingiri çağıracaktı kapıyı açtırmak için. Çilingir dükkânını yeni açmış, içerdeki gazlı sobanın üzerine koyduğu çayı demliyordu. Selam vererek durumu anlattı adının Hamza olduğunu öğrendiği çilingire. Hamza da Suriye’deki savaştan kaçarak sığınmıştı Türkiye’ye. Birlikte eve doğru giderken yarı Arapça, yarı Türkçe sıcak bir sohbete koyulmuşlardı. Sordu Selim:
“Siz her tür kilidi açabiliyor musunuz?” Hamza, elindeki anahtar takımını göstererek:
“Evet! Şu maymuncuk denen anahtar takımı, bütün şifreleri çözer, bütün kilitleri açar.”
“Peki, bu anahtar art niyetli insanların eline geçerse, kötü olaylar olmaz mı?”
“Yok! Maymuncuk anahtarı sadece yeminli çilingirlere verilir emniyet tarafından. Bütün çilingirler açtıkları kapıları bir daha unutmak ve açmamak üzere yemin ederek işe başlarlar. Herkes çilingir olamaz. Parmak izlerimiz, adreslerimiz emniyette kayıtlıdır. Bizde dükkânlarımızda çelik kasalarda saklarız bu maymuncukları.”
Hamza bunları anlatırken, Selim’in aklına dün geceki muhabbetler ve maymun benzetmesi gelmişti. Gülümsemişti kendi kendine.
Eve geldiklerinde Hamza hızlıca açmıştı kilidi maymuncuk anahtarıyla. Ev soğuktu. ‘Dedem yine sobayı yakmadan yatmış herhalde.’ diye düşündü Selim.
Salona girdiğinde ortadaki seccadenin üzerinde secde halinde kalakalmış, kaskatı kesilmiş dedesinin cesediyle karşılaşmıştı. Yıkılmıştı Selim. Yalnız, yapayalnız kalmıştı.
Ölüm sebebi kalp kriziydi dedesinin. Komşularla birlikte dedesinin defin işleri tamamlanmış ve taziyeler başlamıştı. O akşam kalabalık dağılıp evi toparlarken, çatı katında duran, dedesine ait küçük sandığa takıldı gözü. Dedesi bu sandığı gözü gibi korur ve saklardı. Değerli eşyaları, sırları hep bu sandığın içinde dururdu. Onu alarak aşağıya indirdi. Kündekâri işlemeli küçük sandık kilitliydi ve anahtarı da yoktu. Dedesinin eşyaları içinde de çıkmamıştı.
Ertesi sabah erkenden sandığı kolunun altına alarak Hamza’nın yanına gitti. Orada açtılar sandığın kilidini. Sandığın kapağının altında küçük bir levhada Arapça harflerle yazılmış bir yazı vardı. Onu alıp kenara koydu Selim okumadan. Sandığın içinde; püskülleri dökülmüş bir Filistin poşusu, oturdukları evin tapusu, durmuş bir köstekli saat, birkaç değerli tespih, takke, küçük şişelerde hacdan gelmiş esanslar ve alt tarafta da siyah beyaz fotoğraflar ve kesilmiş gazete kupürleri, eskimiş bir de mektup vardı.
Fotoğraflar dedesinin gençlik yıllarına aitti. Ninesine ait bir fotoğraf aradı ama yoktu. Annesi ve babasının fotoğraflarını aradı. Onlar da yoktu. Selim fotoğrafları incelerken Hamza söylenmeye başladı.
“Bu adam hayatında hiç evlenmemiş, çoluk çocuğa hiç karışmamış demek ki, baksana yanında bir tek kadın fotoğrafı yok…”
“Olur mu öyle şey? O benim dedemdi. Annem babam trafik kazasında öldüğünde bana o sahip çıkmış. Ninem de çok önceden veremden ölmüş. Ama neden onlara ait bir tek fotoğraf bile yok? Anlamıyorum…”
Hamza kırdığı potu düzeltmek istercesine devam etti:
“Bakalım bu gazete kupürlerinde ne varmış?”
Bütün gazete kupürleri aynı haberi basmışlardı o dönemde ilk sayfalarının köşelerinde. Hamza sesli sesli okuyordu Arapça baskılı Filistin gazetelerini.
‘Cami avlusuna terkedilen bebeğe hiç evlenmemiş ve kulakları duymayan Cami İmamı Mehmet Efendi sahip çıktı!’
Eli kolu yana düşmüştü Selim’in. Gözlerinden süzülen iki damla yaş yanaklarından aşağı doğru sızarken; Hamza, kupürlerden sonra mektubu okumaya başlamıştı.
‘Eşim, evimizi basan İsrail askerleri tarafından hunharca şehit edildi. Ben de karnımdan aldığım kurşun yarasıyla kötü durumdayım. Ne kadar yaşarım bilmiyorum. Yaşasam bile kadın başıma bu yetime bakabilecek güçte değilim. Yetimime sahip çıkın. Onun adı Selim… Selim’im önce Allah’a sonra size emanet…’
Selim duydukları karşısında sessiz sessiz ağlıyordu.
Hamza bir taraftan onu teselli ediyor, bir taraftan da kenara koyulan sandığın en üstünden çıkan levhayı okuyordu:
“Sır sandığımda kendime bile açamadığım gizli sıkıntılarım var benim. Mutluluğun beyaz burçlarına saklanmış kardelen hüzünlerim ve endişelerim var… Açamaz hiçbir anahtar, bilemez, bilmemeli hiçbir çilingir…”
Selim, duydukları ve gördükleri karşısında metîn olmaya çalışıyordu. Kendini toparladıktan sonra gördüklerini ve okuduklarını kimseye söylememesi için söz vermesini istemişti Hamza’dan. Sonra da sandığı topladığı gibi hızla dedesinin mezarına koşuyordu Selim. Hamza dükkânı kilitleyip arkasından koşarak eşlik ediyordu ona. Mezarın başına geldiğinde ayakucunu elleriyle eşip, sandığı oraya gömüyordu. Dedesinin son sözlerini vasiyet olarak niteliyordu Selim.
“Biliyor musun Selim? Bu sırlar da benimle gömülecek, biliyorum!”
