Tenha
TEMMUZ Sayı: 14 - Eylül 2017

Elindeki kromdan yapılma eskimiş tastaki suyu başından aşağı dökünce banyoda olduğunu fark etti. Üşümüştü. Banyonun her noktasına sokulmuş olan yoğun buhar nedeniyle nefes almakta güçlük çeken İrfan, tavana yakın olan küçük pencereden banyonun loş havasına sızan ışık huzmesini ve içinde dans eden buhar kütlesini izledi bir müddet. İçeri sızan ışıkla görünür olan zerrelerin, buharla raksını fark etti. “Nasıl da boşlukta savruluyorlar” diye geçirdi içinden. Ne de çok anımsatmıştı kendi halini. Yalnızlığın gırtlağına dayanmış bir bıçak gibi nefes alıp vermesine engel olduğunu ve tıpkı bu zerreler gibi hayatın içinde boşlukta salındığını düşündü. Nefesiyle oluşan hava akımı nereye sürerse, zerrelerin de karşı koymadan o yöne savruluşunu izledi kıpırtısız. “Tıpkı insanlar gibi.” dedi fısıltıyla.

“anladım sonu yok yalnızlığın, her gün çoğalacak.”

Kendi sesiyle tekrar kendine geldiğinde daha fazla oyalanmamak için düşünmeden elinde ne zamandır beklemiş olan tastaki suyu, olduğu gibi başına döktü. Ilımış suyun her hücresini uyararak vücudundan aşağı süzüldüğünü hissetti. Hızlı hareketlerle havlusuna sarındı ve bir süre vücudunun havluyla ısınmasını bekledi. Nicedir temizlik yüzü görmemiş evinin diğer tüm kapıları gibi, kir ve leke içindeki boyaları dökülmüş olan banyo kapısını açınca, acı ve derinden kopan bir çığlık gibi yükselen gıcırtı sesiyle düşünceleri iyice dağıldı. “Çok oyalandım, hastalanmazsam iyi” diye söylenerek dağınık bir yer döşeği ve yıkılacak gibi yana yatık duran bekâr işi bez dolabın bulunduğu sade odasına geçti. Nicedir elinde olan, bir türlü bitiremediği kapı girişinde yerde gelişigüzel duran romanın üstünden atlayarak, soğuk betondan korunmak için yer yatağına bastı. Spotçudan almış olduğu eski yaylı yatağın kirli ve ortası çökmüş halini görünce aynı anda bir süre daha iş görebileceğini düşünerek, yatağı yenilememe konusunda kendini bir kez daha ikna etti. Yer yatağında havluya sarılı halde çömelip bekledi bir süre. Başını kaldırınca karşısındaki duvarda asılı duran saate ilişti gözü. Ne zamandır çalışmayan saate yeni bir çift pil almayı unutmamalıydı. Hava kararmadan hemen dışarı çıkmalıydı.

“çünkü olağan, yıkılıp yıkılıp, yeniden ayağa kalkmak”

Üstünü giyinip, saçlarını yeterince kurutmadan dışarı çıkmak üzere kapıyı kilitleyen İrfan, kapı komşusu olan emekli karı kocanın pazar dönüşü önlerindeki poşetlerle, bina girişindeki molalarına rast geldi. Demir yolları emeklisi olan Cemal amca poşetleri ilk basamağa bırakıp bir eliyle korkuluğu tutmuş, diğer elini de arkadan beline dayamış büzdüğü dudaklarıyla ıslık çalar gibi nefes alıp vermekteydi. Tamamı gümüş kaplama olan eski tabakasında muhafaza ettiği tütünüyle arası iyi olan Cemal amca, sıkı bir tütün içicisiydi. Bazı akşamlar balkonda bağlama çalar ve çatallanmış sesiyle, öksürüklerin kestiği içli türküler okurdu. Cemal amcanın okuduğu birçok türküyü bilmeyen İrfan’ın bu sayede repertuarına eski halk müziği eserlerinden çok sayıda parça dâhil olmuştu. Adını bilmediği ama sözleriyle ezgisini bu sayede öğrendiği bu türküleri kendisi de sık sık mırıldanır olmuştu. Sessiz ve sakin kendi halinde bir kadın olan eşi Şerife teyze ise yay gibi yanlara bükülmüş dizlerinden sürekli olduğu gibi şikâyet ederek, eşinin molasına eşlik ediyordu.

Yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş beklemekte”

Genelde giriş çıkışlarda karşılaşıp, başlarıyla selamlaştıkları bu çiftin, bayramlarda görünen ve torunları olduğunu sandığı birkaç çocuk dışında kimseyi ağırladıklarına şahit olmamıştı. Yaşlı çifti belli belirsiz bir baş hareketiyle selamlayarak, hızlıca dışarı attı kendini. Havanın soğukluğunu hissettiğinde başını kaldırıp göğe baktı. Maviye dair bir tek iz yoktu. Kapkara bulutlara sarınmış göğün iç karartan hali göğsündeki baskıyı arttırmıştı. Yalnızlık duygusu ve karamsarlığını harlayan bu havalarda, mümkünse evden hiç çıkmadan kitaplardaki âlemlere dalıp, sarındığı ince battaniyede okurken uyuyakalmayı yeğlerdi.

Kolundaki Seiko marka saate bakıp zamanın tükenişini fark etti. Yapması gereken işleri hızlıca aklından geçirdi; birikmiş faturalar, mutfağa alınacak öteberi, saat için pil ve yarınki bayram için olur da kapısını çalacak birkaç çocuğun mutluluklarına ortak olmak için ikramlık şeker… Bayramı bayram yapanın çocuk olmakla ilgisini anladığı yaşta baba ocağından ayrılmıştı. Uzaklara mecbur kalalı, bayrama anlam katanın aslında çocuk olmak kadar, bayramı doğup büyüdüğü toprakta geçirmek de olduğunu iliklerine kadar hissetmişti.

“acılar gözlerini dikmiş üstüme, nöbette

Girdiği dar sokağın yokuşunu çıktığı o anda, göğsüne uzun zamandır oturmuş olan yalnızlığına ait yumrunun nefesini kestiğini fark edince, durup derin bir nefesle rahatlamaya çalıştı. Yumru geçmiyordu. Başını kaldırıp sokağın ilerde sola dönen sonuna gözlerini kısarak baktı. Belli belirsiz zayıf bir ışıkla aydınlanan sokağın sonuna odaklandı. Zihninin her kıvrımında yalnızlığının damarlarını keserek ona arkadaş olan anıları vardı. Yaşadığı tenhalığın tazyikini tüm zerrelerinde duyarak başını önüne eğip ağır adımlarla loş sokağın derinliğine doğru yürümeye devam etti.

“Bulutlar yüklü, ha yağdı ha yağacak üstümüze hasret”

Sert bir şekilde açılan mazgalın ve ardından koğuşlara seslenen gardiyanın yankılanan bağırışlarıyla gözlerini açtı. Omzunda kader arkadaşı Osman’ın elini fark etti:

-İrfaan! İrfaaan! Bugün bayram!

-Hıı?

-Uyan hadi, açık görüş var!

Bünyamin Sevim Arşivi
14 Sayı: 14 - Eylül 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler