Zamanın yavaşladığı bir ikindi sonrası… Öğle güneşinin yakıcı, keskin ışınları gitmiş, yerini, caddeyi, kaldırımları, bankları okşayan daha yumuşak ve sakin ışınlar almış. Zaman gibi güneş de sakinleşmiş. İkindi sonrası güneşi insan ömrünün de ikindi sonrasına benzer; dingin, sakin, yumuşak ve olgun…
Sokağa öğleden kalma ısı hâkim. Betonlar, asfalt, demir ne varsa güneşin değdiği, kor gibi kızarmış, ısıdan nasibini almış. Uzaktan gelen çocuk sesleri havanın yumuşadığını haber veriyor. İkindi sonrası sokakları işgal eden çocuk sesleri, akşam ezanıyla seyrelip dağılmaya başlar. Bir mesai bilinciyle oyun oynayan çocukların dünyası… Çocuklar için en büyük mutsuzluk, atağa birlikte çıktığı arkadaşına avazı çıktığı kadar bağırmasına rağmen pas vermemesi veya saklambaç oynarken en erken kendisinin ebelenmesidir. Bu kadar. Ne eksik ne fazla, oyunda yanmasıdır bir çocuğun tek hüznü.
***
Elindeki kitabı okurken, önemli bulduğu yerleri çizdiği kalemi elinden düşürdü. Kalemin çıkardığı sesle yerde oyuncaklarıyla oynayan kızı başını ani bir hareketle ona doğru çevirdi. Sesin düşen kalemden geldiğini anlayınca, masum bir edayla rahatlayıp, oyununa döndü.
Okuduğu kitap hiç de akıcı değildi. Sıkıcı, itici bir kitap olduğu halde haftalardır bitireceğim diye kitabı elinde tutuyordu. Bıraksam mı diye geçirdi içinden yine. Her bırakmayı düşündüğü kitapta, onu rahat bırakmayan iç sıkıntısı büyür göğsüne basardı hemen. Bu gereksiz ve anlamsız mükemmeliyetçiliği her zaman olduğu gibi kitap okumasında da başına iş çıkarmaktaydı.
Anlamadığı, ilgisini çekmediği dolayısıyla da okurken odaklanamadığı bir kitaba devam etmesinin hiçbir anlamı yoktu ama gel gör ki iç sesi zihnindeki mantıklı tüm sesleri bastırmaya kadirdi. Sesli bir şekilde “Ama bu çok mantıksız!” diye seslendiği bile olurdu o dik kafalı sese. Onu hizaya getirmeyi bir türlü başaramadı. Onun tüm hayatını etkileyen çok etkili, kudretli bir sesti bu. Dediğim dedik, kimseyi dinlediği yoktu. Ne mantıklı açıklamalar onu sakinleştirirdi, ne de dışarıdan bir başkasının telkin ettiği sözler…
Onunla yaşamayı kabullenmeliydi sanırım. Zira ne gideceği ne susturulacağı ne de kısılacağı vardı bu kudretli, buyurgan sesin. Koca göbekli, iki metre boyunda, geniş omuzlu, pos bıyıklı, baskın bir sesti. Hayatının ortasına gelip, destursuzca oturmuş, kalkacağı da olmayan bu inatçı sesle kavgası onu bitkin düşürmekteydi çoğu kez. Karar almasına veya bir konuda yol almasına büyük bir engel olan bu ses artık hayatına yerleşmiş bir iç komşuydu. Hatta ev sahibi gibi davranan bir iç komşu...
***
Elindeki bez bebeği, annesinden aldığı bir yazmaya sarmış, ona annelik ediyordu. Kızın en sevdiği bebeğiydi. Babaannesi geçen gün yapılan yaş gününde hediye etmişti. Kendi elleriyle diktiğini söylemişti.
Acaba oyuncak bebek yapmayı nereden öğrendi babaannem? Yoksa tüm büyükler, büyüyünce kendiliğinden öğrenir mi bez bebek yapmayı? Ben de büyüyünce, rengârenk, bir sürü bez bebek yapacağım, diye düşündü. Annem ne yapıyor acaba? Gidip ona bebeğimi nasıl uyuttuğumu göstereyim diye düşünerek, kalkıp elindeki yazmayla sarılı bez bebeğini kollarıyla sarmış, minik adımlarla mutfağa doğru koştu.
***
Elindeki el işini ritmik hareketlerle bazen hızlanıp bazen yavaşlayarak yapan kadın, ağrılarını hissedince, kollarının artık eskisi gibi tutmaz olduğunu düşündü. Gençliğini anımsadı. Köyde bir güne sığdırdığı onca ağır işe rağmen bana mısın demezdi.
Köyde neden iş bitmezdi? Tarla işleri, gelen giden, davetsiz misafirler, çocuklar, ev yemeği, günlük tandıra gidip ekmek yapma ki bu bazen misafir yoğunluğuna göre günde 2-3 tandıra kadar çıkardı.
Rahmetli de evi misafirsiz bırakmazdı, gelenin gidenin hesabını tutmazdı, üstüne yetmezmiş gibi selam vereni, yolda karşılaştığını da kolundan tutar beraberinde eve getirirdi. Köye uğrayan bir de davetsiz yabancı misafirler de eklendi mi, tamam olurdu.
Yatıya kalacak misafirin yükü çok fazlaca olurdu. Yemek yapması, çayı ve kahvesi, meyvesi, yatak serip, toplaması, kahvaltı kurması, tüm bunlar için gereken suyu gidip köyün orta yerindeki kuyudan elleriyle çekip, doldurduğu bidonlarla eve taşıması derken sabaha kadar beli kopacakmış gibi olurdu. “En çok da yatıya kalan misafir zahmetli olurdu” dedi mırıldanarak…
Tüm eklemlerimin suyu kurumuş olmalı, o ağır işler yüzünden… Dizlerim kütürdüyor, parmaklarım tutmaz olmuş, ellerimden birçok şey düşüp duruyordu artık, istemsizce. Hele şu merdivenler yok mu bir de? Benim için tam bir çile yoluna döndü. Nasıl onca merdiveni çıkıp eve geleceğim diye düşünmekten, dışarı çıkmaya korkar oldum valla.
Gözüne ilişen torununun elindeki bebekle yaşadığı mutluluğu, babaannesinin yüzüne bir tebessüm olarak dağıldı. İyi ki yavruma bu bebeği diktim. Ne kadar da severek oynuyor, dedi.
Kalkıp ikindi namazımı eda edeyim diyerek, elindeki işlemenin son sırasını tamamlamaya çalıştı. Seri birkaç el hareketiyle işlediği sırayı tamamlamaya çalışırken, bilinç düzeyine taşınmayan bir el koordinasyonu örgüyü doğal bir seyirde, zihni yormadan uzatıyordu bir sıra daha...
