Suyun soğukluğu, onu hızla korkunun kucağına gömdü. Buz gibiydi. Nefesini kesti keskin bir bıçak gibi…
Çok kararsızdı gelirken. İkna edişlerle vazgeçişler arasında mekik dokurken eşi onu çekiştirip durmuştu her defasında. Kırık dökük ve yokluk içinde de olsa çocuklarıyla yaşadığı bir hayatı vardı. Evet, sıkıntılar yok değildi. Özellikle son bir yılda iyiden iyiye kendini hissettiren hayat pahalılığı onu da günü birlik ihtiyaçlarını karşılamakta çaresiz kılmaktaydı, birçok komşusu gibi. Yalnız yaşayan yaşlı ve huysuz ev sahibesinin asık suratıyla karşılaşmamak için çoğu kez yolunu değiştirip eve gitmesi gerekse de kendisini bekleyen sıcak yuvanın ve neşeyle kapıyı açan çocuklarının varlığı göğsünü genişletiyordu. Nefes almanın hürriyetini ve lezzetini yaşadığı o anlar, hızla geçti aklından. Çocukları “Babaa!” diyerek boynuna atılırdı ardı ardına. Tekrar tekrar yaşadı o sahneleri, hızlı çekim bir film gibi. Gözleri ne güzeldi oğlunun, yine fark etti o delip geçen iri bakışları. Ve kızının olgun sözleri… Tekrar izledi o kareleri, tekrar ve tekrar...
Dondurucu suyun zırh gibi sardığı taş kesilmiş bedeninin aksine beyni hatıralarına hücum ederek yoğun bir telaş içerisine girmişti. Aynı saniyelerde hem ölümün hem de geçmişin telaşı ve karmaşasını yaşadı iç içe.
Hâlbuki bu su gibi dondurucu değildi. Sıkıntılar yok değildiyse de sıcacıktı, ailesiyle sürdürdüğü yaşamı. Onu kahreden anlar da yok değildi. Gözleri iri iri bakardı mesela oğlunun, bir gürültü duyunca geceleri. Kızı ürkek ama olgundu her zaman olduğu gibi. Son geceye kadar çatışmalar çok da yaklaşmamıştı aslında bölgelerine. Zaten uluslararası görüşmeler de tüm hızıyla devam ediyordu ya… Belki biter diye bekleseler miydi acaba? Çok mu acele ettiler ne? Ah eşinin şu ısrarları yok muydu? Ah şu kadınlar! Şu eşlerini hayati kararlara iten kadınlar, onları nasıl da ağır bir yükün altına koyduklarını bilseler… Onu boğan bu ısrarlarla beraber, bir de o iri bakışlardı evet, iyi hatırlıyordu şimdi. Babasının yüzüne ve mimiklerine endekslenmiş o iri bakışlar onun göğsünü sıkıştırıyordu her gece. Ta ki o bir gece uzaktan patlayan bombalar olmasaydı; iri gözleri tedirgin bir çocuk uykusundan alınmasa ve olgun düşlerin kucağına itilmeseydi küçük kızı, belki o gün de sıradan bir sabaha uyanırlardı yine. Yola çıkmak kararını boyunlarına kader gibi dolamaz; evi barkı geride ve uzakta koymazlardı o bir gece. Uzaktaki emniyetin umudu içlerini kemirmese belki de bu kahrolası yolculuğa çıkmayacaklardı ailece.
Bedeninin artık alıştığı soğuğu değil, derine ve uzağa, uzaktaki bu derine dalışı onu çaresizliğin kucağına sürüklüyordu her saniye. Koluyla sardığı oğlunu daha da sıkı tuttu.
Uzağa dair hayalleri de umutları da sıcacıktı tüm yolcuların. Sıcak ve diri olmak zorundaydı yolculuğa çıkabilmek, o ruhsal gerilimi bastırabilmek için… Küçücük botta birbirlerine zorunlu olarak sokulmalarının, aslında onları cesaretlendirdiğini hissetmiş ama belli etmemişlerdi bu gururlu kader arkadaşları. Uzun süre sessiz devam eden yolculukta tümü tek yöne bakıyordu tedirgin. Bu sessizlik korkularını büyütürken birbirlerine istifli halleri de bedenlerini saran yalnızlık korkusunu, bilinmezliğe yolculuğun gerilimini hafifletiyordu. Dokunmak, temas etmek böyle anlarda ne kadar da çok şey ifade ediyordu. Bu sessiz ama derin yolculuğun ne kadar sürdüğünü galiba hiç biri kestiremiyordu. Uzaması ise umutlarını tüketmeye yetmiyordu. Ta ki acımasız denizin bıçak gibi kesen kollarına düşünceye dek… O an yaklaştıkları karşı kıyıya olan mesafe, birden kıtalararası bir uzaklığa dönmüştü. Kucağındaki çocuğuyla dalınca, eşini ve kızını bir daha hiç göremeyeceğini anlamış, gayrı ihtiyari avazı çıktığı kadar bağırmıştı.
Tepesinde seyrelerek yükselen irili ufaklı baloncuklara bakarken beyni uyuşuyor ve hatıraları da bedeniyle beraber cansız bir hal alıyordu. Tek koluyla sıkıca tuttuğu oğlunun iri iri bakamadığını görünce, o da hareket etmeyi bıraktı usulca…
