Soğuk Telaş
TEMMUZ Sayı: 23 - Haziran 2018

Küreklerin toprakla temasından çıkan rahatsız edici ama ritmik ses ortama hâkim. Bazen ritim kaçıyor. Toprağa isabet etmeyip boşa sallanan kürekler ritmi bozuyor. Toprağa saplanıp duran kürekler, biri öbürüne değmeden daracık mesafede kiminin elinde ustaca kiminde eğreti bir iş çıkarıyor. Tıkış tıkış olmuş dar alandaki o hengâmede, insanların birbirine dakikalık aralarla devrettiği gönüllü ve mahzun bir garip işçilik… Dakikası geçenden ısrarla ve hızlıca alınan kürek, bir başkasının ellerinde vazifesine devam ediyor.

Cenazenin defni sırasında insanlar neden ölüye telaşla toprak serperler? Dirilip kalkmasından korkar gibi hızla kürekler toprağa saplanıp yükselir ardı ardına. Çünkü o bir ölü ve aramızdan ayrılıp hızla öte tarafa teslimi sağlanması gereken bir berzah yolcusu diye mi düşünülür? Ya da ölüm korkusunun dirileri daha çok kuşatıp, korkutmaması için mi? Havaya daha fazla ölüm kokusu sinmesin de gönüllü işçilerin de izleyenlerin de tadını kaçırmasın diye mi? Garip ve tedirgin bir mutabakatla, tüm katılımcılar elini çabuk tutar. Daha önce katıldığım definlerde de herkeste ortak bir davranış olarak gözlemlediğim, hızla ölüyü defnetme çabası dikkatimi çekerdi.

Ayaklarımı hissetmemeye başladım. Hava buz kesmiş ve zifiri karanlık. Defin işleminin berisinde kümelenen ve mırıltılar şeklinde ağlaşan, arada bir sesi yükselen kadınlar, karanlık içinde beyaz tülbentleriyle kıpırdayan bir garip yaratığa benziyorlar. Uzaktan açılan hoparlörün cızırtısı da başladı. Sabah ezanı okunacak. Saat çok geç. Ne zaman biter acaba, donduk? Adam hastanede ölünce morgda bekletilseydi de sabah olunca eşe dosta ölüm haberi verilse sonra rahat bir vakitte defin ve taziyesi yapılsaydı fena mı olurdu? Çok ayıp, nasıl düşünürüm böyle, gencecik adam ölmüş, buz gibi toprağa verilirken, ben durmuş burada soğuktan ve vakitten yakınıyorum. Allah’ım sen aklımızı koru. Hatta önce kalbimizi, merhametimizi, empatimizi evet empati duygumuzu koru demek gerek belki de. Ölüyle empati yapmak. Düşüncesi bile tuhaf. Karışık. Ölüyle empati yapmayan var mıdır defin sırasında? Korkarak, demeliydim. Ölüyle empati yapmak diriyle empati yapmaya benzemez. Sadece kültürel kalıplarımız veya öğrenerek edindiğimiz inançlarımız çerçevesinde yürütülen tahmini senaryolarla yapılmaya çalışılan yerine koyma çabası… Zaten tüm iç ve dış dünyamıza ait duygularımızı, davranış kalıplarımızı şekillendiren de bu kişisel müktesebatımız değil midir? Şimdi bizi görüyor mudur? Duyuyor mu acaba bu telaşlı sesleri? Görüyor ve duyuyorsa anlam verebiliyor mudur bu olan bitene, yani ölenin kendisi olduğunu anlamış mıdır? Acaba defnedilince ne hissederiz? Yoksa ölüm bir derin uyku hali, yeniden dirilişe kadar sürecek olan bir araf dönemine geçiş midir? Herkesin zihninde inançlarıyla şekillenen senaryolar uçuşmaktadır. Gündelik hayatımızda da susmaz bu sesler. Şahit olduğumuz her olay ve durum karşısında vardır bir yorum kafamızda. İnançlarımızın, kültürümüzün, hırslarımızın, merhametimizin, kıskançlıklarımızın yani iyi veya kötü tüm melekelerimizin şekillendirdiği iç sesimiz sürekli konuşur, durur ya, susturamayız bir türlü onu. Allah’tan zihnimizdeki sesleri duyan kimsecikler yok da, birbirimizin yüzüne bakamazdık her halde. Ölenin yakınları soğuktan yakındığımızı duysa mesela ne düşünürdü acaba? Düşünsene her içimizden geçip aklımızın onaylamadığı şeyi duysaydı insanlar, tüm ilişkilerimiz ve muteber halimiz tepetaklak olurdu herhalde.

Arada burnunu çeken, öksüren birileri dışında kimseden ses çıkmıyor. İmam belli belirsiz mırıltı gibi bir kıraatle Kur’an okuyor. Hepsi dikkatle toprağın, kazılan mezara doluşunu seyretmekte. Birden gözüm Hasan Dayı’ya ilişti. Ölüye serpildikçe eriyen toprak yığınında ortaya çıkan bir şeyleri eliyle seri ve ufak hareketlerle derinlere gömen Hasan dayı ne yapıyor? Dikkat çekmeden, ağır hareketlerle mezara doğru biraz daha yaklaştım. Defin işlemi için getirtilen seyyar lambanın ışığında bu defa seçiliyordu. Hasan Dayı her saplanan kürek hareketiyle ortaya çıkan kemikleri elleriyle tekrar toprağa gömüyordu meğer. Birkaç yüz yıllık olan bu köy mezarlığında yeni kazılan mezarlardan çıkan toprak yığınlarında hangi yıllara ve kimlere ait olduğu belli olmayan insan kemikleri çıkmaktaydı artık. Anlaşılan o ki eski köy mezarlığı doygunluğa erişmiş ama bizler hala ölü sunmaya devam ediyormuşuz ona. Bir tuhaf oldu içim. Hüzünleri, sevinçleri, kederleri ve daha bir yığın insani duyguyu yaşamış insanların toprağa direnip erimemiş kemikleriydi bunlar… Hasan Dayı bunu neden yapıyordu ki? Hürmeten olmalı. İlginç, yılların mesafesinden gelen ve fakat tanımadığı insanların kemiklerine hürmetsizlik etmemek için olmalıydı bu yaptığı. Etkilendim. Canlının görmediği değeri eski bir ölünün kemikleri görüyordu, bir köylünün ellerinde. Bilgeliğini mesleğinden edinmiş olacak. Zira Hasan Dayı’nın eskiden taş ustalığı yaptığını söylerdi babam. Namı civar köylere hatta komşu ilçeye kadar yayılmış yaman bir ustaymış Hasan Dayı. Yekpare kayanın kesimini, eline aldığı tek çekiç ve keskiyle, ölçüp biçtiği hesaplanmış birkaç vuruşta kısa sürede halledermiş. Zahmetsiz ama bilgece kesermiş taşı. Çocukken onu zevkle izlediklerinden söz ederdi babam. Traktörle köy meydanına getirtilen büyük kaya parçalarının, önce etrafında dolanarak sıska vücuduyla orantısız nasırlı ellerini tüm yüzeyinde gezdirirmiş. Ta ki en zayıf noktalarını tespit edip ve o noktalara vurduğu bir-iki basit darbeyle, o koca kayaları nasıl da kağıt gibi ikiye ayırdığını hayranlıkla anlatırdı. Babamdan bunları dinlerken bir taş ustalığının bilgelik isteyebileceğini şaşırarak fark etmiştim. Doğruymuş, ben de gördüm.

Defin çavuşunun sesiyle irkildim. Komik değil mi? Bu ismi ben buldum. Her defin merasiminde eline küreği sürmeyip, gönüllü işçilere talimatları aralıksız ama kendinden emin bir şekilde yağdıran birilerinin sesi duyulurdu muhakkak. Çavuş edasıyla talimat yağdırırlar. Normalde sözü dinlenmeyecek biri dahi olsa o an talimat veren kişiye, herkes tam bir teslimiyetle uyar:

-Baş tarafına da toprak atın, baş tarafına! Hah böyle işte. Tamam, tamam! Şimdi diğer ucu da eşitleyin!

-Mezar taşını getirin! Elden ele, elden ele…

-Yavaş yavaş yavaş, hah oldu, tamam!

Mezar taşından sonra usulen bir matara su boylu boyunca yatan ölüye dökülür. Düz bir elif hattı gibi dökülen suyun ıslattığı yola önceden toplanmış taşlar dizilir sonra. Ne demek ki acaba? Büyüklerimizden görülüp, anlamını düşünmeden devraldığımız bir davranış mı? Bilmiyorum. Belki de bir anlamı vardır.

Uyuşan bacaklarımı hissedebilmek ve rahatlatmak için dizden büküp duruyorum. Nihayet imam son Fatiha’yı okumak üzere, bizleri çömelerek ellerimizi açmaya davet ediyor.

Bünyamin Sevim Arşivi