Hayır Psikoz Değil Doktor Bey, Basit Bir Nevroz Sadece
TEMMUZ Sayı: 34 - Ağustos 2019

Çayını yudumlarken elindeki telefonun üstünden kızının minik ellerini izliyordu. Tedirgin ve karışıktı bugünlerde yine. Endişeleri rahat bırakmıyordu son günlerde. Nefesini daraltan yersiz düşünceleri, zehir zemberek bir yoğunlukta zihnine hücum ediyordu… Onu yokladığı birkaç günden sonra kaygı krizinin zirvesi gecikmeden görünürdü.

Çayını yudumladı. Bardağını tutarken elinin hafif titrediğini fark etti. Kalbini hissetti sonra. Ah bu his, bu durduramadığı kabaran korku deryası… İşte yine başlıyordu, sanki.

Minik dudaklarını büzüp öksüren kızına dikkat kesildi birden. Hareketlerini dondurmuş, bardağı tuttuğu eli havada kıpırtısız, durumun ciddiyetini anlamaya çalıştı. Korkulu, büyümüş göz bebekleriyle kızına odaklandı. Boğazına bir şey mi kaçtı acaba? Düşüncesi bile göğsündeki telaş dalgasının kabarmasına yetti. Art arda devam eden sert birkaç öksürüğün devam etmesi, içinden bir şeylerin boşalmasına sebep oldu.

Üç beş kesik öksürükten sonra küçük kız, elinde tuttuğu oyuncağıyla oynamaya devam etti. Önemsiz basit bir öksürük, iç dünyasındaki tazyiki tetikleyen bir çığ etkisi oluşturmuştu. Önleyemediği bir tazyik, kalbini ve zihnini ezmeye başlıyordu. Dağın yamaçlarından gevşeyerek kayan kar kütlesinin altında kalmış gibi göğsü sıkıştı, nefesi kesilir gibi oldu. Bu tazyikin etkisiyle bardağını sehpaya bırakıp amaçsız bir şekilde hızla diğer odaya geçti.

Nasıl da deli atmaya başlamıştı kalbi, göğüs kafesinden çıkmak ister gibi… Ürkek bir güvercin misali çırpınıp, parmaklıklara çarpan tedirgin bir gürültüyle koşturuyordu iyice. Nefes alış verişi de hızlanmaya başladı hemen sonra. İşte yine geliyordu, kör olası korkular, kaygılar. Derin bir iç çekti. “Allah’ım sen yardım et!”

İç dünyasında kopan bu fırtınaya rağmen dışardan aynı oranda bir telaş yansımamıştı haline. Engel olamadığı gerilimli donuk bir yüz ifadesi vardı sadece. Benzer kaygı krizlerinde, baş edemediği tek fiziksel değişiklikti bu yüz ifadesi. Çoğu kere onu ele vererek, eşinin sıkıntılı halini fark etmesine sebep olan da bu gerilimli ve donuk yüz ifadesi olurdu. Tabi sessizleşip, içine kapanmasını unutmamak gerek. İçindeki gürültülü seslerin birbirine sıra vermeyen kabalıklarına kulak kesilmekten, dış çevre ile iletişimi azalırdı.

Çocukları için, ölüm gerçeği için, hastalık ve belalar için zihnine hükmedebilmeliydi artık. Kendini bıraktıkça kaygıların bu işgalinin, genişlediğini ürpererek hissediyordu. Endişe etmek ne kadar da yorucu bir hal almıştı onun için.

Kaygıları kontrolden çıkmış bir ok gibi hedefine doğru hızla ilerlerken, insan neden endişe eder diye düşündü aynı zamanda. “Endişe insanın doğasında vardır evet ama bir ölçüsü de olmalı değil mi? Endişelenmeyen insan mı vardır? Hele ki sorumsuz değilse insan…”dedi derin bir iç çekerek…

Zihnine hücum eden sorulara cevap verse de, içinde hızla kabaran duyguları kontrol edemediğini fark etti yine. Derin bir iç daha çekti, uzun zamandır sık sık yaptığı gibi çaresizlik arz etti “Allah’ım beni bana bırakma n’olur!”

Peki ya sorumlulukla, kuruntunun sınırı neydi? Endişe hayatın bir parçası ama benim yaptığım gibi de endişelerin kucağında debelenmemeli insan. Endişe dedikse sorumluluğunun bilincinde sancı çekmeli sadece insan. Benim gibi endişelerin esiri olmalı değil, dedi bezgin fısıltılı bir sesle.

Aklı onayladı zihninden geçen bu düşünceleri. Kalbi oralı bile olmadı her zamanki gibi.

Bazen dışarı fısıltı şeklinde de taşan bu düşünce girdabının yorduğu zihnini toplamak isterken kitaplığa doğru bir kaç adım attı. Rastgele açtığı bir kitabın sayfaları arasında kendi el yazısıyla yazılmış nota ilişti gözü. Bir yazgıyı imliyordu adeta “insan ki bir damla kan ve yüz binlerce endişe”

İyice gerildi. Odada pervane gibi dönüp durmaya başladı. Bu anda belinden bacağına doğru hissettiği ağrıları kaygılarına tuz biber ekti. Şu belimdeki ağrı beni sakat bırakacak… Yok ya o kadar da değildir yahu! Aslında ağırlık kaldırmaz, ani hareketlerden kaçınırsam önemli bir durum olmadığını söylemişti gittiğim tüm doktorlar. Ne olabilirdi ki? Hem bel fıtığından kimse ölmez, taş çatlasın en fazla yürüyemez olsun insan. Aman Allah’ım yürüyememek nasıl bir imtihan? Allah’ım sen koru ne olur! Yürüyememek dediysem en kötü ihtimal yahu diye cevap verdi iç sesine. Soru sağanağına cevap yetiştirmekten yorulmuştu.

Oda da dar gelmeye başlayınca oflayıp puflayarak evin içinde anlamsızca gezinmeye başladı. Düşünceler artıp, hızlandıkça adımları da hızlanmaktaydı. Boğazı düğümlendi “Defolun, defolun” dedi seslice… Neden tekrar tekrar geliyorsunuz aklıma yahu? Her birinize ayrı ayrı cevap vermiştim hâlbuki…

Huzursuz bir halleri olduğunu kaç gündür hisseden eşi mutfaktan geldi sessiz ve tedirgin bir edayla, kapıda durup gözlerinin içine bakarak tedirgin gözlerle sordu:

- İyi misin canım?

- İyiyim, iyiyim. Sağol, birkaç konu vardı aklımda. Onları düşünürken farketmeden sesli konuşmuş olmalıyım.

Gözlerini kaçırarak eşinden müsaade isteyip çalışma odasına geçti tekrar. Hafızasının karanlık diplerinden hızla yükselen o ürkütücü tabloyu anımsadı. Defalarca yargılayıp, aklamış olsa da kendini, her defasında olayı baştan alarak ikna etmeye çalışıyordu iç sesini. Ne sabırlı bir yargıçtı. Defalarca ama defalarca dinlediği, açıkladığı, ikna ettiği izahatları yine yapması gerekecekti. Boğazına boncuk kaçan kardeşim aslında çok yaramazdı. Dinlemezdi beni. Neyse başladım yine eski defterlere... Ah Allah’ım nasıl unutabilirim bilmiyorum. Boncuğu nereden bulduğunu da bilmiyorum. Annemi inandıramadım bir türlü. Gerçekten o boncuğu yutmasına engel olamadım. Bir de boncuk boncuk akan gözyaşlarıma…Oyuna dalmışım, Mustafa ve Nihat’la. O yaşımda nasıl bilebilirdim ki bir boncuğun nefes borusuna kaçabileceğini? Kaçıyormuş meğer, hem de bir çocuğu çırpınarak öldürüyormuş… Gerçekten laf anlamaz bir çocuktu. Ama çok küçüktü aslında, lafı nasıl anlasındı? Canım kardeşim, yavrum! Allah’ım ne yapsam da söküp atsam o günü hafızamdan. La havle vela kuvvete… Bir iç daha geçirdi derince, bir iç daha…

“Ne yapsam da sustursam artık bu buyurgan ve inatçı sesi?” dedi yutkunarak. Boğazı kurumuştu. Uzun mesafe maraton koşmuş ama finali görememiş bir atlet gibiydi. Sonu gelmiyordu bu koşturmacanın… “Değiştiremediğim şeylere karşı teslim olup, güçlü olmam gerek” dedi kendi kendine kararlı ama titreyen bir sesle. Cevabı verilmiş, mazereti belirlenmiş de olsa her yaşanmışlığın, boynuna atılmış kalıcı bir kement olduğunu hissetti, çaresizce. Omuzları düştü bu düşünceyle. Kendini çaresizlik ummanında kaygıların yetim çocuğu gibi hissetti.

Bünyamin Sevim Arşivi