Mesafe
TEMMUZ Sayı: 20 - Mart 2018

“mesafelere yol taşıyorum işte
uzak yakına gelebilsin diye”

Beşir Sevim

Elindeki plastik kovayla epeydir sıra bekleyen çocuk, önünde uzayan sırayı sıkkın bir yüz ifadesiyle trene benzetmiş izliyordu. Trenin vagonları çok düzensiz ve hareketliydi. Hâlbuki köyünden geçen trenin hiçbir vagonu böyle huzursuz ve dağınık durmazdı diye düşündü. Çoğunluğu çocuklardan oluşan bu treni vücuda getiren tekdüze ve rutin bir neden vardı. Köyün öte yakasından salınıp her akşamüstü gelen tren böyle miydi oysa? Bazen hasret bazen vuslat; bazen sevinç bazen de hüzün sebebiydi gelişi… Oysa burada sadece gurbet ve yokluk bir araya getiriyordu bunca vagonu. İnsanı mı demeliydi acaba? Tren köye girişinde tek sıra halinde, yavaşlamış ve ritmik bir sesle yılan gibi kıvrılır, yorgun ve mahcup bir misafir edasıyla istasyonda dururdu. Utanıp sıkılan ama ısrarlarla oturan bir misafir gibi. Uzaklardan getirdiği hasretleri ve duaları keskin sesinde taşır. Mesafeler aşıp getirdiği bu yükü inen yolcularla bırakır, ardından el sallayanlara hüzünlü dumanlarını emanet ederek, uzayıp giderdi ağır ağır. O ses köyün her taşına, her çocuğuna ve yaşlısına değmiş, içini dökmedik canlı ve cansız bırakmamıştı; her bir taşa ve insana ayrı ayrı isimsiz hasretler, hüzünlü hikayeler fısıldamış bir sırdaş gibiydi. Trenler acı çığlıklarında çok kederler taşırlar. Köyün istasyona yakın ucundaki büyük çınar ağacının altında misket oynayan çocuklar, trenin gelişine yakın iyice heyecanlanır ve hücrelerine sinen sesi uzaklardan duydukları gibi oyunu tam ortasında bozup ellerine çakıl taşlarını alır heyecanla beklerlerdi. Trenin günlük sesini öyle benimsemişlerdi ki köyde sesinin duyulmadığı günlerde kahvehanedeki adamlar tütünlerini sabırla sararken, tren katarının her gün geldiği yöne tedirgin ve meraklı gözlerle bakar dururlardı. Köyün, köylülerin artık bir parçası ve dokusu gibi olan trenin bir süre gecikmesi, iskemlelerine çökmüş veya masalarına gömülmüş yorgun bedenleri meraklandırması ve bakışlarına, endişenin gelip oturması için yeterdi.

Yerleştikleri bu yeni köy, birbirinin benzeri, cetvelle çizilmiş gibi dizilmiş tek odalı beyaz evlerden oluşmaktaydı. Devasa büyüklükte ama tek tip ve renkte garip bir yerdi. Ninesi, annesi ve küçük kız kardeşleriyle geldikleri bu köyü tanımak için yerleştikten sonra dışarı çıktığı o tedirgin, mahcup ilk hali, komşu çadırlardan çocuklarla tanışıp oyunlarına dahil olunca dağılıvermişti. Acıyı anlamsız kılan çocukça bir dünya kurup, sesleri neşeyle yükselmişti hemen. Küçük yüreğinde taşıdığı çocuksu rahatlık buradaki yeni hayatına alışmasını sağlamış ve yaşadıkları alt üst oluşları hemencecik onarmış, neredeyse her şeyi unutturmuştu. Çocukların büyüklerden daha meziyetli oldukları belki de tek konuydu bu; oyun oynarken etrafta olup biteni unutup, hafızalarının acı dünyasına esir olmamak.

Önünde uzayan düzensiz ve hareketli trenin ise ilk günden beri sesini hiç sevmedi. Bir kere uğultusu vardı mesela. Homurtu dense yeridir. İnsanı huzursuz eden sesler, birbirine çarpıp dağılıyor hiçbir şey anlaşılmıyordu. Ritmik veya melodik hiç değildi. Dolayısıyla bir ahengi yoktu ki fısıltısı ve sırdaşlığı olsun. Dertlerini hafifletsin de yaralarını onarsın. Tek tip sıralı çadırlar arasında yükselen bu homurtulu seste sadece mesafelerin yükü ve asık suratların gerginliği hissediliyordu. İnsanlar başlarını sarhoş vagonlar gibi lokomotife doğru uzatıp bakınca, çocuğun önünde uzayıp giden sıra adeta huzursuz bir yılana dönüyordu. Köylerindeki tren katarıyla tek benzer yanı, bu trenin de çocuğun hayatına her gün uğramasıydı. Ama vuslatları değil mesafeleri pekiştirmekteydi. Burada alışamadığı yeni yaşamında her gün trenin sonuna eklendiği iki öğünde, boğazının ortasına bir sıkıntı aynı zamanda gelip otururdu. Her gün iki öğün, iki uzayan ve sonunda duraksayan zaman dilimine dönerdi. İnsanlardan oluşmuş huzursuz trene bindiği bu anlarda zihninin kıvrımlarında kıvılcımlar çakar, bir o yana bir bu yana salınan vagonlara eşlik eden zihnine, aynı anda tatlı hatıraları hücum ederdi. Kekremsi, acı ve tuhaf bir tat ile zihninde uzayan ve esneyen hatıralar... Zamanın derinliklerinde salınan bu yaşanmışlıklara duyduğu özlem boğazını düğümlemeye yetiyordu. İşte o anlarda en çok da küçük kalbini özlem yorardı. Ona nefes aldıran bir rüyaya dalardı; zamanda yolculuk ederek, köylerinin öte yakasından gelen trene biner, büyük çınar ağacının orda oynaşan arkadaşlarına dâhil olmak için hareket halindeki trenden atlardı. Arkadaşlarının neşesinde kaybolup giderdi.

Akşam çökmek üzereydi. Yerler cıvık çamur deryasına dönmüş ve hava iyice soğumuştu. Acaba ne zaman köyüne dönebileceklerdi? Orada sadece akşama kadar oyun oynar eve uğradığında da annesinin güzel yemeklerini hazır kurulu bulur muydu yine? Buradaki yaşantının önemli bir parçası olan yemek sırasına girmeyi bu nedenle ilkin yadırgamıştı. Annesi hazırlamıyordu artık yemekleri. Annesinin gülmeyen yüzüne ilişince bakışları, bir çocuk tedirginlik kaplardı içini. Çocuklar annelerinin bakışlarından etkilenir en çok. Annesinin burada nedense pek bir sessizleştiğini hatırladı. Çadırın önüne serdiği karton parçasının üstünde sessizce oturan ninesi, dizine dayadığı eliyle ağır ağır tespihini çeker, mırıldanarak arada iç geçirirdi tüm gün. Ne zaman döneceklerdi acaba? Kime sorsa bu soruyu, cevabını alamıyordu kimseden. Bu köy çok çamurluydu hem. Kirlenmeden yemeğe gidip dönmek mümkün değildi. Ama bir şey vardı ki annesi eskiden olduğu gibi kirlenmiş paçalarına kızmıyordu artık.

Dalgınlığını yırtan bir ses onu kendine getirdi. Sıranın en önündeki büyükçe çocuktan gelen sesle irkilmişti;

- Yemek geldiii! Yemek geldiiii!

Bünyamin Sevim Arşivi