1970'ler, Batman. Necma ile Misto.
İkisi de hem “deli” hem “âşık” hem de birbirlerine deliler gibi âşıktılar.
Batman delileriyle övünen, delilerinin heykelini (Brako) diken bir şehirdir.
“akıllılar"ın aşksız bırakıp cehenneme çevirdikleri topraklarımızda
delilik âşık işidir, aşk deli işi!
Çocukluğumda iz bırakan isimlerdendir “Mısto ile Nıcma”. İçinde büyüdüğüm çevrede bu meczup âşıklara dair çokça hikâye dinlerdim. Bu hikâyelerle birlikte bu isimlerin kimi zaman birbirini seven iki insan için kimi zaman ortalığı birbirine katan kavgacı kişiler için de kullanımına şahit olurdum. Günlük hayattaki bu tür benzetmeler dinlediğim anılardaki karakterlerin zihnimde pekişmesini sağlamaktaydı. Bu sıra dışı âşıkların şeklini şemalini zihnimde kurgulayarak büyümüş biri olarak yıllar sonra internette gezinen birkaç fotoğrafın onlara ait olduğunu öğrenince, yıllarca göremediğim aileden birilerini bulmuş gibi çok sevinmiştim. Hatta onlar olduğundan emin olmak için “Kim bu fotoğraftakiler?” diye sorduğumda onları bizzat tanıyan annem, babam ve amcamlar fotoğraflarının bulunmasına çok şaşırmış, mutlu olmuşlardı. Bu sıra dışı âşıkları ailemiz için Batman’a mal olmuş diğer bir çok meczuptan farklı kılan ise dedemin evinde ağırladığı birçok garip ve kimsesizden ikisi olmalarıydı şüphesiz.
Dedem Hacı Mecid, bölgede tanınan ve sözü geçen etkili bir şahsiyetti. Annesi Süryani asıllı olan dedem daha delikanlı çağındayken kuzen ve kardeşlerinden oluşan sekiz yetime babalık; dul iki üvey annesine de sahiplik ederek erken yaşta “büyümek” zorunda kalmıştı. Henüz çocuğu yokken delikanlı çağda babalık sorumluluğunu bu yetimlerle tatmak durumunda kalan dedem ve anneliği tecrübe etmenin zorluğunu 12 yaşında tanıyan Hacı Hano ninem, -ki isminin Hüsna olduğunu nüfus kimliğini okuyabilecek yaşa geldiğimde öğrenecektim- 1940’lı yılların kıtlık ortamında himayelerindeki yetim ve dullara bakmanın tüm zorluklarıyla karşılaşmışlar. Tüm bu yükün üstüne bir insanın tek başına altından kalkmakta zorlanacağı bir dünya ev ve köy işi de cabası. Annesi Ermeni asıllı olan Hacı Hano ninem, henüz kendisi de 12 yaşında bir çocukken en küçüğü birkaç aylık olan 8 yetime annelik etmenin şaşkınlığıyla “Ben bu çocuklara nasıl bakarım?” diyerek, ilk anda yaşadığı şokla oturup çocuk gibi ağladığını sık sık anlatırdı. Ermeni tehcirinde annesinin katledilen kardeşlerinden ayrı tutularak öldürülmeyişini, sonrasında da babasıyla evleninceye değin o yetim Ermeni çocuğun başından geçen hikâyeyi her defasında sıkılmadan ama iç çekişlerle anlatırdı. Yine dedemin 3 yıl 8 ay süren askerliği boyunca tek bir fistan giydiğini, dedem döndüğünde de o tek fistanın asıl kumaşının, yamalardan görünmez hale geldiğini ağlamaklı sesiyle anlatan ninemden tüm bunları kaç defa dinlediğimi hatırlamıyorum.
Sınırın öte tarafından kaçak yollarla getirdiği malları satarak bu kalabalık ailenin iaşesini temin etmeye başlayan Hacı Mecid dedem, askerlerden gizlenerek gecenin ıssızlığında Dicle nehrinin soğuk sularından sessizce geçerken küçük bir poşette çakmaktaşlarını dişleriyle tutar, omuzlarında da gaz yağı tenekesi yüklenmiş halde karşı kıyıya yüzerek geçermiş. Bu kaçakçılık döneminden olsa gerek, dedem iyi bir yüzücüydü. Bu mallarla sınırdan geçtikten sonra güzergâhındaki sıkı ağaçlık olan bazı yerlerde tenekelerin kuru ve sert dallarla delinmesiyle gaz yağı akınca, ağaçların gövdesinden aldığı kıvamlı reçineyi delinen yerlere sıvayarak, malın ziyan olmasına engel olup zorlu yolculuğunu tamamlarmış. Hacı Mecid dedemi zorluklara karşı erkenden olgunlaştırıp kişiliğinde kale gibi sağlam duvarlar ören bu zorlu ve çileli tecrübeler, onun köylüleri sömüren şeyhlere ve ağalara karşı dik durarak, mazlumdan ve haklıdan yana duran etkili bir şahsiyet olmasında pay sahibi olacaktı.
Hacı Mecid dedemin, köyde “koçık” denen köşkünün ana cephesi, meydandaki Ermenilerden kalma ismiyle “Bîra Tavo” denen suyu bereketli kuyuya bakıyordu. Köşk dediğime bakmayın, bildiğiniz iki katlı, alt katı taşlarla, üst katı ise kerpiçle örülmüş olan ana yapıya ek olarak bitişiğinde iki odalı bir ev ve arkasındaki ek küçük oda da yine kerpiçten yapılmış olan bir köy evi aslında. Neden köşk olarak anıldığı kendi şartları düşünüldüğünde anlaşılmaktadır; diğer köy evlerinin aksine iki katlı, yüksek bir yapıda oluşu ve birkaç yapıdan meydana gelmesiyle birlikte sahibinin nüfuzlu biri olması nedenleri bunda etkili olmalı.
Dedemin köşkte, misafir trafiği bitmeyen yoğun bir han gibi sürekli birilerini ağırladığını anne ve babamdan dinleyerek büyüdüm. Dedemin zorlu kıtlık yıllarından sonra yetimlerin bereketiyle ticaret, hayvancılık ve tarımsal birçok alanda ilişkileri gelişince hem geniş bir bölgede nüfuzlu dostlukları hem de maddi olarak imkânları da artacaktır. İlerleyen dönemlerde artık köşkünde dönemin bakanları ve bölgenin nüfuzlu ağaları gibi etkin kişilerle beraber çeşitli nedenlerle mahkumiyet yemiş ve aranan insanları da ağırlayacaktır. Sanırım dedemin saygın-meczup, yoksul-zengin, ağa-gariban ayırmadan evinin kapılarını herkese geniş gönüllülükle açmış olması onun vefatından sonra da çokça hayırla yad edilmesindeki temel faktörlerden biri olacaktı. Mesela Turabidin/Torî bölgesinden gelen kervanlar dinlenmek için uğradıkları köyümüzde, misafirlere kapısı açık evi sorarak, çat kapı geldikleri köşkte yabancı misafir olarak yatıya kalabildiği gibi, hasat vakti zekât toplamak üzere geldikleri köyde aylarca kalan garip, derviş, kimsesiz yoksulların da tereddütsüz çaldıkları kapı olabilmekteydi. Dedemin evinde her bir odanın neredeyse sahibi gibi konaklayan müzmin misafirler, evin halkından daha fazla imkanlardan faydalanır, hatta evin reisi olan dedeme, kendi çocuklarını şikayet edecek kadar evden biri gibi davranırlarmış. Bu müzmin misafirlerin kaldığı veya geldiklerinde kalacakları odaları da belirlenmişti. Misafir trafiğini sorunsuz şekilde taşıyan mütevazı köşkün odaları özellikle her yıl hangi vakitte geleceği önceden bilinen müzmin misafirler tarafından satın alınmışçasına pay edilmişti. Bu misafirler minnetsiz bir konakta kalmanın rahatlığıyla diledikleri zaman gelir, diledikleri kadar kalır ve diledikleri zaman da çıkıp giderlerdi. Özellikle hasat vakti zekatlık ekin dilenmeye veya ekinler orakla biçildikten sonra tarlaya dökülen -Kürtçe “liqat” denen- başakları toplamak üzere köye gelen çok sayıda yoksul ve gezgin olurmuş. Bunlardan âmâ ve gezgin bir yoksul olan Sofi Hesık köye geldiğinde yaz boyunca kalır, gündüz zekât toplayıp akşam da köşkte yemeğini yer ve kendisine ayrılan yerde uyurdu. Sofî Hesık gibi köye zekat toplamaya gelen bir gezgin olan Naifo da aynı şekilde yazın aylarca koçıkta konaklarmış. Hatta bunlardan Sofi Hesık’ın köylülerden topladığı zekatlık buğdayları çuval bulamadığından dolayı eski pantolonlara doldurup, köşkün altındaki küçük ahırda ayakta duran yarım insan gibi dikilmiş halde biriktirdiğini anlatan babam, bedeninin sadece alt yarısı olan canlı insan gibi dikilmiş içi buğday dolu pantolonlardan çocukken nasıl korktuklarını da eklerdi. Yine adını sıkça duyduğum isimlerden biri olan Sılika’nın kaçakçılıkla getirdiği yazma ve örtüleri satmak üzere köye geldiğinde günlerce köşkte yatıya kaldığını büyüklerimden sıkça dinlerdim. İşte bu geniş misafir mozaiğinin sanırım en renkli olanları yaşlı gezgin aşıklar olan Mısto ile Nıcma idi.
Bu karı-koca meczup çift birbirlerinin ellerini hiç bırakmaz veya kol kola olurlarmış. Neredeyse onları ayrı gören olmazmış. Nıcma eşeğin sırtına biner Mısto da görev bilinciyle eşeğin eyerinden tutar öyle gezinip, dilenirlermiş. Hasat dönemi köy köy dolaşıp, zekatlık buğday toplayarak geçimlerini sağlayan bu meczup aşıklar da diğer tüm gezgin gureba gibi, Binatlı köyüne uğradıklarında konak olarak Hacı Mecid dedemin köşkünü seçerlermiş. Asıl adı Mustafa olan Mısto, sessiz ve sakin bir adam… Konuşma hakkının tümünü bir an olsun kolundan çıkmadığı sevdiği eşi Nıcma‘ya vermiş olan Mısto, çalgıcı/mırtıp bir aileden olmasına rağmen düğünlerde çalgıcılık yapmazmış. Nıcma ise (muhtemelen asıl ismi Necmiye olmalı) Mısto’nun aksine çok konuşkan, para karşılığı fal bakan qereçi/Çingene bir kadın… Öyle ki tek saniyesini susarak geçirmeyen Nıcma, sevdiği kocası Mısto’nun dahi konuşmasına fırsat vermeyen bir eski zaman dervişidir. Dilencilikle beraber aileden gelme falcılık “mesleğini” yapan Nıcma’nın fal kehanetleri de çok gerçekçi(!) imiş. Mesela köşkün delikanlılık çağındaki en küçük oğlu olan Şefik amcamın falına bakan Nıcma: “Ya bir işe girip memur olacaksın ya da memur olamayacaksın; ya evleneceksin ya da evlenemeyeceksin” diye olağanüstü (!) kehanetlerde bulunurmuş.
Köşkün hanımı olan Hacı Hano ninem bir gün tandır yakacakken, çakmağı bulamayınca “çakmak kayıp, gören oldu mu?” diye müzmin misafirlerin de olduğu evdekilere sorar. Bunu hırsızlık iması ve ithamı olarak kabul eden Nıcma, “Ben çalmadım” der ve ninemin yanlış anlaşıldığını ifade eden bütün dil dökmelerine rağmen, masumiyetini ispatlamak için anadan üryan soyunacak kadar da sıra dışı bir meczuptur. Yine Kıbrıs savaşı döneminde uyuyamadığı geceler kendisinden yüzlerce kilometre uzaktaki savaşın gürültüsüne (!) sinirlenip, “Kıbrıs savaşının top ve mitralyözleri uyutmuyor beni” diyen bir düş düşkünüdür Nıcma.
İlkin Nıcma ölür, hatta öldüğü anda Mısto o kadar üzülür ki, Nıcma’nın cesedinin yanında uzun bir müddet uzanarak kalır. Bugünlerde insanlığın utanç sayfalarından birinin yaşanmakta olduğu Halep şehrinden gelen keşişler tarafından 457 yılında inşa edilen Mor Kiryakus2 manastırının bulunduğu Ayrancı köyüne defnedilen Nıcma’nın hasretine bir an olsun yanından ayrılmamış olan Mısto, uzun süre dayanamayacak ve o da vefat edip yanına defnedilecektir. Köyümüzün hemen arkasındaki bölgenin en eski yapılarından olan manastırın bulunduğu köyde metfun olan aşık çiftten, yeni neslin haberdar olduğundan pek emin değilim. Batmanla özdeşleşen meczuplardan deli Habib, deli Yılmaz ve Batman’da heykeli dikilen Brako kadar renkli kişilikler olan Mısto ile Nıcma’ya dair tarihe bir kayıt düşmüş olalım.
1- http://denizdenngelenn.tumblr.com/post/143587450542/1970ler-batman-necma-ile-misto-ikisi-de-hem
2- http://www.batmankulturturizm.gov.tr/TR,56612/mor-kiryakus-manastiri.html
