Kızımın Kucağı
TEMMUZ Sayı: 29 - Şubat 2019

Alarmın sesi tüm fabrikayı ayağa kaldırmıştı. Herkes bir yerlere koşuşturuyor, birkaç kişinin de bana doğru koşarak geldiğini görür gibi oluyorum. Alarmın sesi gitgide inceliyor, kulaklarımı tırmalayan tiz bir sese dönüşüyor. Fakat kulaklarım nerede? Onları hissedemiyorum. Onun yerine yanık et kokusu geliyor burnuma. Mangal, evet evet, mangal. En iyisi bu Pazar Gülden’i pikniğe götürmeli diyorum, bebek doğdu doğalı eve tıkılıp kaldım diye şikâyet edip duruyordu.

***

Kolumdaki saate bakıyorum. Vakit çoktan gelmiş, ama mesai bitiminde çalması gereken zil çalmadı henüz? Şefin işçilere bir şeyler söyleyerek yavaş yavaş ilerlediğini görüyorum. Şefin konuştuğu işçilerin yüzlerinde memnuniyetsiz bir ifade oluşuyor. “Yine mi?” diyorum kendi kendime. Bugün üst üste beşinci mesaimiz. Zaten o kadar saat çalışıyoruz. Daha ne diye mesaiye kalmamızı istiyorlar?

Neyse ki, öyle veya böyle geçiyor, zaman doluyor. Vakit iyice ilerlemiş. Servise atlıyorum, benden evvel servise binenler hemen başlarını koyup uyumuşlar bile. Şaşırıyorum. Şimdi, horlayarak uyuyan işçilerden birisi henüz birkaç dakika evvel, servisin önünde sigara içiyordu. Ben de başımı yaslayıp uykuya dalıyorum. Gözümün önüne kızımın yüzü geliyor. Henüz konuşmaya başlamadı kerata ama, “Baba” dediğini işitir gibi oluyorum.

Servis şoförünün beni sarsmasıyla uyanıyorum, “Gidin evinizde uyuyun kardeşim ya! Yatak odanız mı burası?” Gözlerimi ovuşturuyorum. Etrafıma bakıyorum, serviste kimse kalmamış. İniyorum. İneceğim yeri kaçırmışım. “Ee, burası benim evime çok uzak!” diyorum. “Bana ne kardeşim, uyumasaydın!” diyor. Telefonumu çıkartıyorum, şarjı bitmiş. Zaten uzun zamandır kullanmak nasip olmadı kendisini, şarj kablosunu çektiğimiz an kapanıyor. Yeni telefon almalıyım diye düşünüyorum. Servis şoförüne bakıyorum, ortadan çoktan kaybolmuş bile. Çaresiz yürüyorum.

Yaklaşık bir saat kadar yürüdükten sonra evime ulaşıyorum. Vakit gece yarısı. Geçtiğim mahalle arası yollarda sokak lambaları hariç başka ışık gözükmüyor. Nihayet evime geldiğimde, kendi evimin ışıklarının halen yandığını fark ediyorum. “Uyumamış benim kerata” diye seviniyorum, kaç gündür sesine hasret kalmışım. Gidip biraz mıncıklamak istiyorum. Adımlarımı hızlandırıyorum. Anahtarı kilide sokup sola çeviriyorum, kapıyı itip içeri giriyorum. O da ne? Kızımın sesi bu, ağlıyor. Gülden de kızımın başında. Yanına küçük bir leğen koymuş, içi su dolu. Elindeki ıslak bezle bebeğin vücudunu siliyor. “Ne oldu?” diyorum, “Ateşler içinde çocuk, yanıyor!” diyor Gülden. “Ee, hemen hastaneye gidelim” deyip hemen ekliyorum; “Ben hemen taksi çağırayım, telefonun nerde?”

Taksiye atlayıp hastaneye gidiyoruz. Gecenin bir vakti ama acilde adım atacak yer yok. Kızım kucağımda bir süre bekledikten sonra nihayet bir doktor bizimle ilgileniyor. Onlar da haklı, her yer hasta. Saate ilişiyor gözüm. Saat gece üçü bulmuş. Doktor, kızımızın bu gece müşahede altında kalması gerektiğini, korkulacak bir şey olmadığını söylüyor.

***

Kendimi hastane koridorunda, sandalyelerden birisinin üzerinde, başımı duvara yaslamış uyur bir şekilde buluyorum. Önümden bir hemşire hızla geçiyor. Acil girişini yarım yamalak görüyorum, kalabalık sedyenin etrafında toplanmış, sedyenin üzerinde bir adam var. Üzerindeki elbiselere bakılırsa bizim fabrikadan geliyor, gece vardiyasından olmalı. Saate bakıyorum, beş buçuk olmuş.

***

Gülden’in beni sarsmasıyla uyanıyorum. “İşe gitmeyecek misin?” “Gitmem bugün, birazdan arar durumu anlatırım”

***

“Şefim, hastanedeyim hastanede! Kızım hasta diyorum, nasıl hemen geleyim?”

Fabrika çok sıkıntılı günlerden geçiyormuş, işçilere hiçbir şekilde izin verilmeyecekmiş. Mecbur, bir taksiye atlayıp işe gidiyorum. Şu lanet fabrikaya…

***

Arif yanımdan geçerken bana çatıyor. “Ayakta uyuyorsun be Kemal!” “Biraz yorgunum da” “Ne oldu, gece uyuyamadın mı?” “Benim kız hastalandı, sabaha kadar acildeydik” “Yok ya bir şey inşallah?” “Yok yok, önemli bir şeyi yok”. Şefin sesini duyuyoruz “Herkes işinin başına!”

***

Pres makinesi, ritmini biraz arttırdı gibi. Sanki daha seri inip kalkıyor. Zor yetişiyorum. Az evvel neredeyse elim altında kalacaktı.

Kızımın yüzü hâlâ gözümün önünde. Hele bir de onu ilk elime verdikleri gün yok mu? Hiç çıkmıyor aklımdan! Fabrikadaydım yine o gün. Gülden’in kardeşi aradı, ablamı doğuma aldılar diye. O sıralarda da yine fabrika yoğun çalışıyordu. Gerçi, her zaman böyle, işe girdim gireli, üç senedir, yoğun olmayan bir dönemine rastlamadım nedense. Bana haber gelince şefe koşturdum hemen, izin alıp gideceğim hastaneye. Ama izin vermedi. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Sahi ya! Ne çok şey kaçırdım şu iş yüzünden. Hayatı kazanmak için, hayattan vazgeçiyoruz. Sevinçlerimizden, hüzünlerimizden satıp, ekmek alıyoruz. Çocuklarımızın sevgi ihtiyaçlarından kısıp, onlara mama alıyoruz, bez alıyoruz; onlarla ilgilen/e/meden, onlar için bir gelecek kuruyoruz…

İş çıkışı doğruca hastaneye koşuyorum. Gülden’in doğumu biraz riskli geçmiş. Bana kızıyor, nerde kaldın diyor. Haklı. Susuyorum. Neyse ki bugün mutlu günümüz. Kızımızı kucağıma veriyorlar. Gözlerim kısılıyor, kapanmaması için, açık tutabilmek için çabalıyorum. Kızım, kucağımda; iri, masmavi gözleriyle bana bakıyor, dudaklarıyla sanki şarkı söylüyormuş gibi, elleriyle bana uzanmak ister gibi çırpınıyor. Sonra cıyaklamaya başlıyor, normalde olsa pek hoşlanmayacağım bir ses ama bana ninni gibi geliyor. Yanağımı, yanağına yaklaştırıyorum. Yüzü sımsıcak, gözlerimi kapatıyorum.

Bebeğimin ağlama sesi, fabrikanın sinir bozucu alarm sesine karışıyor. Ben uyuyakalıyorum, kızımın kucağında…

Ahmet Yetik Arşivi
29 Sayı: 29 - Şubat 2019 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler